2. BÖLÜM “SESSİZ OKULUN SESİ”

907 Kelimeler
Lojmanın kapısında durdum. Paslı tokmağı elimde tartarken, içimi diken diken eden bir sessizlik çöktü üzerime. Bu kapı bana yeni bir başlangıcı değil, eski bir vedayı hatırlatıyordu. O günü. Henüz üç yaşındaydım. Hatırladığım her şey parçalı, puslu ve eksikti ama… o günü hiçbir zaman unutmadım. Annemle babam öğretmendi. İkisi de aynı okulda görev yapıyordu. Dağların ardındaki bu uzak köyde, çocuklara harf öğretiyorlardı. Ben onların yanındaydım; küçüktüm ama okula birlikte gider, onların kucağında uyurdum çoğu zaman. O gün okullar tatil olmuştu. Anneannem ve dedem beni görmek istiyordu, aylar sonra… Onların yanına gidecektik. Babamın arabasına valizler yüklendi. Annem beni kucağına almış, şarkı söylüyordu. Arabanın içinde huzur vardı. Oysa dışarısı sessizdi. Fazla sessiz. Yol kenarında bir tümsekten geçerken… Her şey bitti. Kulaklarımda hâlâ o patlamanın yankısı… Sarsıldım. Arabadan fırlamışım muhtemelen, vücudumun bir kısmı paramparça camların içinde kalmış. Küçük bedenimle yerde yatarken, bir çift güçlü el beni yerden kaldırdı. “Çocuk yaşıyor!” diye bağırdı askerlerden biri. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Sadece sessizlik. Ve sonra… Siren sesleri. Tabutlar. Bayrağa sarılı iki beden. Gözyaşları. Ve sessizce büyüyen ben. Ben hayatta kaldım. Onlar gitmişti. Üç yaşında bir çocuğun hafızasında bile kalan şey, o patlamanın yarattığı boşluk oldu. Şimdi… Yıllar sonra, aynı topraklardayım. Onların uğruna can verdiği çocuklara, kalem tutmayı öğretmeye geldim. Anahtarı çevirdim. Lojmanın kapısını açtım. Soğuk bir oda, karanlık bir geçmiş… Ama artık ben vardım. Ellerimde yalnızca valizler değil, onlardan kalan emanet vardı. “Buradayım…” dedim. “Bu kez gitmeye değil, kalmaya geldim.” Kapıyı açtığımda, karşımda duranı beklememiştim. Gıcırdayarak açılan kapının ardından, loş bir karanlık ve yıllardır dokunulmamış gibi duran bir oda çıktı karşıma. Toz. Nem kokusu. Ve yalnızlık. İçeri adımımı attığımda taban tahtaları inledi. Duvarlar dökülüyordu. Soba paslanmıştı, pencere camlarının birinde çatlak, diğerinde tamamen eksik bir parça vardı. Eski bir masa eğri büğrü duruyordu, üzerindeki örtü sararmıştı. Yatak odasına yöneldim. Yatak diye bıraktıkları şey, yayları fırlamış, üzeri lekelerle dolu eski bir şilteden ibaretti. Buz gibiydi her yer. Bir an nefesim kesildi. Böylesine terk edilmiş bir yerin, bir öğretmeni karşılayacak tek “hazırlığı” bu mu olmalıydı? Çantamı yere bıraktım, valizimin tokasını açmadan yere çöküp başımı ellerimin arasına aldım. Yorulmuştum. Yol yorgunluğu değil… hayal kırıklığının ağırlığı çökmüştü omzuma. Bunca yıl sonra geldiğim yerde, beni karşılayan bu duvarlar değil, sanki geçmişim olmuştu. “Annem… Babam… Siz de böyle mi başlamıştınız?” diye fısıldadım. Sonra ayağa kalktım. Gözlerim doluydu ama ağlamadım. Onlar bu uğurda can vermişti. Soba yerli yerinde duruyordu, ama pas içinde… Kapağını açtım, içi küllerle doluydu. Kömür torbasını gördüm, bir köşeye sıkıştırılmıştı. Yanında birkaç odun parçası ve eski bir çakmak duruyordu. Eğildim, baktım… ama hiçbir fikrim yoktu nasıl yakılacağına dair. “Bunu… yapamam,” dedim kendi kendime, hafifçe gülümseyerek. “Ama başka bir şey yapabilirim.” Çantamı yere bıraktım. Üzerimdeki tezekli kıyafetleri çıkarıp valizimden bir eşofman takımı aldım. Lavaboya gittim. Soğuk suya rağmen, yüzümü, ellerimi, saç diplerimi arıtmaya çalıştım. Kıyafetlerimi çıkarıp kenara bırakırken gülümsedim hâlâ dağ köyünün çamuruyla konuşuyordu ama en azından üzerime giydiklerim temizdi. Yatak odasına geçtiğimde, manzara daha da iç karartıcıydı. Yayları dışarı fırlamış, kumaşı lekelenmiş bir yatak. Ama ayakta duracak hâlim kalmamıştı. Yastık yerine sırt çantamı başımın altına yerleştirdim. İnce bir şalımı üstüme aldım. “Bu gece burada, ama yarın bambaşka bir başlangıçta uyanacağım,” dedim içimden. Gözlerim kapandı. Karanlık bir odada, sobasız bir gecede, içimde sadece annemin sesi yankılanıyordu. “Kızım güçlüdür… Ayakta kalır.” Ve ben, harabe bir odada, geçmişin gölgesiyle ilk uykuma daldım. Sabah soğuktan titreyerek uyandım. Sobasız geçen ilk gecemdi. Odanın içi hâlâ nemliydi, duvarlardan sarkan örümcek ağları sabahın ilk ışığıyla dans ediyordu. Başımı kaldırıp doğrulmaya çalışırken dış kapının tokmağı vuruldu. “Tık tık tık…” Bir anlık ürkeklikle irkildim. Ardından aynı ses bir kez daha tekrarlandı. “Buyurun?” diye seslendim, kapıya yaklaşırken. Kapıyı açtığımda, karşımda orta yaşlı, sevecen yüzlü bir kadın ile yanındaki tıknaz, çatık kaşlı ama babacan bakışlı bir adam duruyordu. Kadın hemen söze girdi: “Hoş geldin kızım! Ben muhtarın hanımı, adım Zehra. Bu da eşim, köyümüzün muhtarı Hüseyin.” Muhtar başını hafifçe eğerek konuştu: “Hoş geldin öğretmen hanım. Kusura bakmayın, lojman pek iyi durumda değil. Biz de biraz kahvaltılık getirelim dedik, ayakta kalmayasın.” Zehra teyze elindeki örtüye sarılı sepeti bana uzattı. İçinde taze ekmek, beyaz peynir, zeytin, bal, domates vardı. Bir de ince belli bardakta hâlâ dumanı tüten çay termosu… “Teşekkür ederim, çok naziksiniz,” dedim boğazımdaki düğümle. İçeri buyur ettim ama utanıyordum. Evi göstermek istemiyordum. Zehra teyse hemen anladı, “Sen hiç üzülme. Bu ev, senin elinle yeniden can bulur. Gençsin, yeteneklisin, hepsi olur. Bak, biz de ne lazımsa koşarız.” Muhtar araya girdi: “Vaktin varsa birazdan okula da gideriz, istersen.” Başımı salladım. “Hazırlanayım hemen,” dedim. Valizimin içinden ütülü bir elbise seçtim. Diz hizasında lacivert, kemerli, sade ama zarif bir elbise… Altına topuklu botlarımı giydim. Saçlarımı topladım. Yüzümde yorgunluğu gizleyemediğim halde, gözlerimde yeni bir günün cesareti vardı. Muhtarla birlikte yola çıktık. Köyün taş yollarında ilerlerken, etraftaki çocukların bana şaşkın bakışlarını fark ettim. Kadınlar kapı önlerinde durmuş fısıldaşıyordu. Erkeklerse kahvenin önünde oturmuş, beni süzüyordu. Ama ben başımı eğmedim. Gözlerimle selam verdim, dudaklarımı hafifçe gülümsettim. Okula vardığımızda, gözlerime inanamadım. Binanın sıvaları dökülmüştü. Pencerelerin çoğu kırık, bahçesi otlarla kaplıydı. Kapıyı iterek içeri girdim. Toz. Çürümüş tahta kokusu. Kararmış duvarlar. Küçük sıralar yer yer devrilmişti. Tahtada hâlâ silinmemiş bir cümle vardı: “Okul kapanıyor, çocuklar…” Muhtar arkadan seslendi: “Beş yıldır öğretmen gelmiyor buraya. Son gelen de doğu görevini saydırmak için üç ay kalıp gitti.” Ellerimi cebime soktum. Bir adım attım tahtaya doğru. Parmak uçlarımla tozu sildim. “Şimdi… yeniden başlıyoruz,” dedim içimden.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE