6. Bölüm

2017 Kelimeler
Kalabalık bir bahçenin tek tük ağaçlarından birine yaslanmış, güneşin yakıcı ve bunaltıcı ışınlarından saklanıyordum. Gölgesi üzerime düşen yapraklar asla hissetmediğim bir esintiyle hışırdıyorken az ötemdeki insanlar durmadan sarılıyor, fotoğraf çekiliyor ve inşallah görüşürüz derken içten içe inşallah görüşmeyiz diyerek birbirlerini çok özleyeceklerini söylüyorlardı. Balıksırtı ördüğüm saçımı sol omzumdan sallandırıp acıkan karnımı tutarak yemek yeme düşüncesinin içimde oluşturduğu tarifsiz hazzı düşlüyordum. Gözlerim karşımda fotoğraf çektiren aileme döndüğünde kendimi onlara ait ama bir o kadar da yabancı hissettim. Görüş açıma inen karanlık ile irkilsem de saniyeler içinde ciğerlerime dolan losyon kokusu ile sakinleşerek yaslandığım ağaçtan ayrıldım ve yüzümdeki ellere dokundum. Kemikli parmaklarına yerleşmiş nasırları hissettiğimde dudaklarıma sakin bir gülümseme yerleşmişti. "Buradasın." "Buradayım.” Tenimiz buluştuğunda hafif bir elektrik çarpmıştı elimi. Kıkırdayarak bileğini tuttum ve ellerini indirerek sahibine döndüm. Güneş gözlerime çarptığı için yüzü karanlıkta kalıyordu ama tuhaftır ki gülümsemesini çok rahat bir şekilde görebiliyordum. Gözlerini görmek için elimi gözüme siper ettiğim anda, bedeni toz bulutuna dönüşmüş ve ellerimin arasında kaybolmuştu. Bir saniye önce buradayken, şimdi hiçliğin ortasında bir hiçti. Etrafımdaki herkes yavaşça yok oluyordu. Silinen bedenlere korkuyla bakarken karşıma geçen babamın nefret dolu bakışlarına karşı yalvarmak istedim, o ise dudaklarından beni mahvedecek o cümleyi çıkarıverdi hiç acımadan. “Senden nefret ediyorum,” dedi ve hiç düşünmeden yok oldu diğer herkes gibi. Yok olmuş insanların zerreleri arasında bir başıma kalakalmıştım. Kalbim deli gibi çarpıyor, kulaklarım uğulduyordu. Binlerce sinek tarafından istilaya uğramıştı atmosfer, ne kadar kovmaya çalışırsam çalışayım asla kurtulamıyordum. Tüm bu karmaşanın içinde duyduğum bir başka ses, yaşadıklarımın rüyadan ibaret olduğunu kanıtlıyordu. Rüya olması, korkmamam gerektiği anlamına gelmiyordu ki. Oldukça gerçekçi ve yalnız hissettirmişti. Hemşirenin sinir bozucu ses tonuna karışan, babaannemin ağlama sesi gözlerimi aralamamı sağlamıştı. Ellerimi sımsıkı tutmuş olan babaannem öldüğümü zannettiği için ağıt yakmaya başlamak üzereydi büyük ihtimalle. "Anne yeter, ağlama." "Babaanne ölmedim," dedim içime kaçmış sesimi bulup yeni açtığım gözlerimi devirerek. Hayır, bu kadar hırpalanmaya ne gerek var yani? Alt tarafı bayıldık, komaya yatmadık ya. "Uy uyandı!" Elinin tersiyle yaşlı yanaklarını silerken yaşlı belini doğrultup yüzüme baktı abartılı bir heyecanla. "He uyandım." Uyanarak işlediğim marifeti büyük bir başarı hikâyesi tadında kutlamamıza az kalmıştı. Tebrikler, uyandınız, bizden üç kilo bal kazandınız. Biz bu abartıcılıkla çok yaşayamayız söyleyeyim size, kalp dayanmaz bu kadar heyecana. "Çok korktuk e kız aklımızı başımızdan aldın. Aradılar bizi, Alarçin bayıldı yetişin, koşun, dediler.” Öyle dememişlerdir canım, Alarçin Barut hastanemizde bir kişi yanına gelsin, demişlerdir. Tüm sülaleyi topla, bu kız ölüm döşeğinde dememişlerdir. “Nasıl geldik hastaneye anlayamadım. Allah'tan meydanda bayıldın da hemen acile getirildin." Bayılmama duyduğu üzüntü, meydanda bayılmama duyduğu sevinçle yarışırdı kesinlikle. Başından kaymış yaşmağını düzelttiğinde odanın kapısı açıldı ve iki kişilik hastane odası anında doldu. Koridorun halini düşünebiliyor musunuz yoldaşlarım? Neyiz biz, aşiret falan mı? "Kız çok korktuk, bir şey oldu sandık." "Yolladın bizi eve, yarım saat geçmeden haberin geldi." Dedem elindeki pembe poşetle birlikte kızları aşıp yatağıma yaklaştığında yattığım yerden doğruldum. "Bunlar hep vitaminsizlikten, hep! Bakmıyorsunuz ki kendinize. Sana turunç aldım, al uşuğum ye." Turunç dediği ama içinde sadece limon ve portakal olan poşeti açıp limonu elime tutuşturdu hızlıca. Yemem mi gerekiyordu şimdi? Yıkamadan, soymadan herkesin önünde dişleyerek yememi istemiyorsun herhalde dedeciğim, inşallah istemiyorsundur. "Şimdi mi?" "Başka ne zaman olacak? Şimdi yiyeceksin." Yanımdaki boş yatağa dizilmiş kuzenlerime çaresiz bir bakış atıp limonu aldım ve dişledim. Ağzıma yayılan ekşi tatla yüzüm buruşurken halime acıyan gözlerle bakan aile fertlerime beni kurtarın diye yalvarmak istiyordum ama yalvaramıyordum çünkü babamın gözleri üzerimdeydi ve yapacağım herhangi bir mimik hastane odasını yoğun bakıma çevirebilirdi. Ben limonun yarısına inemeden hemşire odaya girmiş ve midemin geleceğini kurtarmıştı. Hemşirenin ardından odaya giren yakışıklı doktor, hafızamın derinliklerindeki ‘yakışıklı dolmuş adam’ ile eşleşirken şaşkınlık içinde yattığım yerde doğrulup ne halde olduğunu bilmediğim saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Başarılı olmadığıma emindim ama umut fakirin ekmeğiydi sonuçta. "Öncelikle tekrar geçmiş olsun." "Teşekkür ederim," dedim oldukça nazik ve ince bir sesle. Kibarlığım gözlerinizi yaşarttı değil mi? Alışkın değilsiniz tabii bu hallerime, ben bile değilim siz nasıl olacaksınız? "Neyi var kızımın doktor bey?" Biri annemi durdurabilir mi artık? İçine kaçmış olan Yeşilçam kadınına kalsa, araba çarptı kör oldum zannedersiniz. Sadece bayıldım, basit sıradan bir bayılma, abartılacak bir şey yok. “Tahlillerinizde bayılmanızı gerektirecek önemli bir şey çıkmadı," dedi yakışıklı doktor direk bana hitaben. Belgelerimde yirmi altı yaşında olduğumu görünce direk benimle muhatap olmayı seçmişti. Eh, mantıklı olan da buydu zaten. "Neden bayıldı o zaman?" Babam doktorun ilgisini üzerine çekmek için araya girdiğinde göz devirmemek için kendimle savaştım. Celal Barut, asla geri planda kalamazdı. "Geçmiş raporlarınızı inceledim, nörolojik olarak kontrol etmekte fayda var. Tomografi ile daha hızlı sonuç alırız ama her ihtimale karşı Mr çektirmeniz gerekiyor." "Nörolojik mi?" Annem sorusunun ardından bir anda bayılınca yataktan kalktım ve hasta olan ben değilmişim gibi onun başına toplandık. Pireyi deve yapıp kendini bayıltmayı başarmış, yan yatağa yerleşmişti nihayet. "Ne oldu hepinize birden?” dedi babam yatakta baygın yatan anneme ve bana bakarak sinirle. "Çok korktu ondan bayıldı sanırım." "Dur dur, siz yine bir tahlil yapın. Tansiyonu falan düşmüştür belki." Tahlil yapmayla tansiyonun ne alakası var diye sorarsanız bilmiyoruz, İsviçreli bilim adamları bile bu iki sorunu bir ara kullanmıyordur ama babaannem biliyor bu işi. Bir tahlil ile her şey öğrenilebilir, aklınızda bulunsun! Bu gece hastaneden çıkamayacağımıza kanaat getiren hemşire annemin tansiyonunu ölçüp tahlil için kanını almış ve kalabalık odadan çıkarak bizi kendi kendimize bırakmıştı. Kimsede aman eve gideyim, kalabalık olmasın demiyordu. Herkes bir tarafa dağılmıştı. Babamlar hastanenin kafeteryasında, kızlar yatağımın dibinde, babaannem annemin tarafındaki tek kişilik koltuğu açmış ayaklarını uzatırken yengem diğer koltukta oturuyordu. Kabarmış saçlarım ne kadar karışık görünüyorsa oturduğu yerden kalkıp arkama geçerek örmeye başlamıştı. Odayı işgal ettiğimiz bir gerçekti evet, babam normalde olsa kızar hepimizi eve yollardı ama hastaneye iki kişi için dünyanın parasını ödeyeceğini bildiğinden iliklerine kadar sömürmemizi istiyordu. Her an yere bir yatak attırabilirdi.  "Yenge, beni hastaneye kim getirdi?" Bayılmadan önce, kolunun üzerine çıktığımda görmüş olduğum adamları unutmuş olduğumu düşünmeyin sakın. Öncesinde gözlerini gördüğüme, seslerini duyduğuma emindim. Ayrıca çalan şarkı da hala daha kulaklarımda yankılanıyordu. İnsan iyi miyim diye merak eder, beklerdi. Yok arkadaşım, insanlık kalmamış kimsede! Gözlerinizin önünde yere yapıştım kene gibi, insan acır merak eder öldü mü kaldı mı, bu kıza ne oldu? Örmeyi bıraktığında merakla ona bakmaya çalıştım ama saçlarımı çekerek önüme dönmemi sağladı. "Niye durdun?" "Niye duracağım," dedi duraksamanın ardından örmeye devam ederken. “Saçların birbirine girmiş!” "Patronumda oradaydı, görmediniz mi?" Konuyu değiştiremezsin Berrin Hanım, yemezler! "Hayır. Bizi hastaneden aradılar işte, geldiğimizde kimse yoktu." İnanmalı mıydım? İyi de onları gördüğüme emindim, kahverengi ve mavi. Birbirinize zıt iki farklı göz direk tepemdeydi ve bana bakıyorlardı. "Kimse yoktu yani?" "Yoktu." Hayal görmüş olma olasılığımı hesaplamaya çalışıyordum. Gördüklerim, zihnimin bana oynadığı bir oyun muydu yani? Şizofren mi oldum? Anne şimdi bayılabilirsin işte, kızın delirdi. Hayırlı uğurlu olsun… Yarım saat sonra yenide gelen hemşire peşinde getirdiği tekerlekli sandalyeye oturmam konusunda ısrar ediyordu. Halsizdim ama yürüyemeyecek kadar değildim şükür. İnsanların meraklı bakışları eşliğinde radyoloji bölümüne indiğimde üzerimdeki tüm metalleri çıkarmam gerekmişti. Kulağımdaki top küpeleri, sutyenimi, kemerimi ve son olarak bileğimdeki ince zinciri de çıkartacaktım ama bileğimde değildi. Alıştığım bir şeyden ayrılmam çok zordu, bu zincir yıllardır bileğimdeydi, öyle ki bileğimde izi çıkmıştı ama şimdi yoktu ve yokluğu nedensiz bir yalnızlık oluşturmuştu etrafımda. Bayıldığım esnada mı kopmuştu acaba? Değeri de yoktu, çalınsa bir işe yaramazdı yani. Hemşireye sormayı beynime not edip kabinden çıktım ve yönlendirdikleri kapıdan içeri girdim. Hemşirenin uzanmamı söylediği yere uzanıp başımı iki yanı süngerli sert bir yastığa koydum. Üzerine kafes gibi bir şey örttü ve ellerimi iki yanımda sabitleyip, kıpırdamamı tembihleyerek gitti. Beni yapayalnız bırakmıştı resmen! Geçmişim sağ olsun birçok kez bu koca girdabın içine çekilmem gerekmişti. Çoğunda uyuyor olsam da iyi hissettirdiği söylenemezdi. Tabut hissi veriyor, kulağının dibinden gelen sesler ise korkup kaçmanı sağlıyordu. Kafesim sağ olsun hareket edemiyordum bile, nasıl kaçacaksam? Yavaşça içeri doğru çekilmeye başladım. Fabrikalarda, seri üretim sağlayan tezgâhlardaydım sanki biraz sonra paketleme bölümüne geçecek ve kefene sarılarak toprağa kavuşacaktım. Sonu yokmuş gibi en dibe kadar gidiyordum ve beynimin içini ele geçiren gürültülü ses sinirlerimi bozuyordu. Kafamın üzerindeki kafes yüzünden nefes alıp verme şeklim değişmişti. Şimdi çıkarsam, tamamlanmadığı için bir kere daha çekilmem gerektiğini söyleyecekler diye kıpırdayamıyordum da. Burada olduğumu unuturum diye gözlerimi kapatıp derin derin nefesler almaya çalıştım. Beş dakika sürmeyecek miydi bu ya? Sanki saatlerdir buradaydım. Unutulmuş muydum yoksa? Kızıl bir karanlık görüşümü sardığında gürültü azalmış yerini soğuk bir sessizlik kaplamıştı. Birkaç saniye sonra kızıllık yerini karanlığa bırakmıştı. Soğuk, çok soğuktu. İliklerime kadar hissettiğim, yüreğimi donduran bir soğukluk vardı havada. Üzerimdeki ince bezin ısınmama bir yararı yoktu ve örtünün altında anadan doğma çıplak olduğuma emindim. Nefes alamıyordum, almak için dudaklarımı bile aralayamıyordum. Sanki tüm gücüm parmaklarımın arasından sessizce süzülüp gidiyordu. Her şey tek bir hamlede silinip gitmiş bende o silinenlerin arasında sessizce köşeme çekilerek olacakları izliyordum. Anımsanamayan bir sürü anım vardı. Dejavu olarak gördüğüm, saniyelik benzerlikler. Beni buhrana sokan ve gerçeklerden uzaklaştıran acılarım vardı zihnimin karanlık sokaklarında. Üşüyordum ama kimse sarmıyordu ruhumu. Yalnızlığımı kanımın son damlasına kadar hissederken, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir ses zihnimde yankılandı; döndü, dolandı tam kalbimin üzerine çarpıp durdu. “Güzelim,” dedi içinde binlerce titreme barındıran ses. “Uyan hadi, uyan gidelim buradan. Soğuk burası, üşürsün sen.” Evet, çok üşüyordum. Titremek istiyordum ama onu bile beceremiyordum. “Ben buradayım Alarçin, ben buradayım sen neredesin?” Gözlerimi açmak, sesin sahibine bakmak istedim. Uyanmak, ellerimin üzerindeki elin sahibini tanımak istedim. Felç olmuş gibi tek bir yerim bile kıpırdamıyordu. “Özür dilerim. Özür dilerim. Seni koruyamadım. Seni koruyamadım Alarçin. Yanında olamadım.” Buradayım, bende buradayım. Duy beni ben buradayım, gör beni ben buradayım!  O konuştu, ben dinledim, o ağladı, ben dinledim. Acı çekişini dinledim, tenimde sıcaklığını hissettim. Veda edişine tanık oldum. Gitme demek istedim, diyemedim. Yabancı gitti. Ellerimi ellerinden zor ayırdı ama yine de gitti ve ben gücümü bulup da gitme diyemedim. Gözlerim, başımı şişiren sesin kesilmesiyle açtım. Uzun süre açık kalan davlumbaz kapandığında ne çok ses yaptığını ortama çöken sessizlikle anlarsınız ya, işte o rahatsız edici ses gittiğinde de böyle olmuştu. Ses susmuş ve ben içine düştüğüm tuhaf kâbustan gözlerimden sızan su damlaları eşliğinde uyanmıştım. Hemşire kafesi kaldırıp ellerimi tutarak kalkmamı sağlarken ben afallayarak etrafa bakıyordum. Ses yoktu, hava normaldi, en azından titretmiyordu ve ben hareket edebiliyordum. Yine aynı değişik rüyalardan birini görmüş olmalıydım. Rüya görmeyi seviyorum. Bazen bilinçaltım ruhumu ele geçirip zincirleri kontrol etmeye çalışsa da yön verip kendi isteğim gibi değiştirmeyi başarabiliyordum. Rüyalar, gerçeklerden kaçış noktalarımızdı ve onlar olmadığı müddetçe dünyayla yalnız başımıza savaşmak zorunda kalıyorduk. Rüyaları ne kadar seviyorsam kâbuslarımda bir o kadar ürküyor ve geriliyordum. Hele az önce gördüğüm belirsizlik, karabasan gibi üzerime çöküyordu. Islanan yanaklarımı parmaklarımla sildim. Elime bulaşmış ıslaklığa dalmışken hemşirenin sesiyle kendime geldim. “Çok korkmuş olmalısın ama iyi dayandın, beş dakika bile sürmedi sayende hızlıca bitti.” Hızlıca mı? Ben on yıldır içerideydim, sen beş dakikada bitti diyorsun! Cevap veremeyecek kadar yorgun olduğumdan kabine girip hazırlandım ve gelişimin aksine isteyerek sandalyeye oturdum. Odaya geri döndüğümde bıraktığımın aksine kişi sayısında noksanlık vardı. Nihayet çocuklar eve yollanmıştı. Para veriyoruz diye yere döşek atıp otel diye kullanacağız diye korkuyordum. İşin tuhaf tarafı şu ki kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bir arada olup konuşmuyor olmaları oldukça tehlikeli ve garipti. "Ne bu haliniz? Yüzleriniz kireç satıyor." Annemin yüzü düşmüş, gözlerinin feri sönmüştü. Boş bakışlarla yere bakıyordu. Güzel kadındı benim annem. Gözlerimi ve saçlarımı ondan almıştım. Beş erkekli evin içinde iki hemcins ayakta kalmaya çalışıyorduk, yaşama direnmek gibi bir şeydi bu bizim için. Çok genç yaşta ailesinin zoruyla evlenmişti ve bir sene sonra yani on yedi yaşında Ferit abimi, yirmi yaşında Çınar abimi, yirmi üç yaşında da beni almıştı kucağına. Genç yaşta erkenden anne olmuştu ve dünyanın en güçlü annesiydi. Otuz beş yaşındayken Fatih'i doğurmuş, bu kadar çocuk yetmedi diyerek kırk üç yaşında Mehmet’i doğurmuştu ve kocaman bir aileye dönüşüvermiştik. Bunca erkeğin içinde iki kadın olarak yaşamak çok zordu ama bir şekilde beceriyorduk. Her zaman genç duruyordu annem. Neşeliydi, güler yüzlüydü, iyi kalpliydi. İnsanlar onu seviyordu, üstelik lise mezunu olmamasına rağmen herkesten daha kültürlüydü. "Anne ne oldu?" diye sordum endişeyle. Sandalyeden kalkıp karşısına dikildim ve aynı şekilde bakan diğerlerine baktım. Yoksa annem ölümcül bir hastalığa mı yakalanmıştı? Ben hastaneye kaldırılmasaydım her şey için daha geç olacaktı. Ya hala çok geçse, tedavi mümkün değilse? O yüzden mi bu kadar mutsuzlar? "Alarçin," dedi Tuğba sonunda bana görünmez olmadığımı kanıtlayarak. Ona döndüm yaşlarım akmasın diye kaşlarımı kaldırarak. "Söylesene artık, ne oldu?" "Alarçin yengem," dedi bir an anneme bakıp ve devam etti. "Hamile." *
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE