5. Bölüm

4260 Kelimeler
Her gece ağlayarak uyuyordum. Bu ruh sağlımı derinden sarsıyor, mutsuz yumduğum gözlerimi mutlu açıyordum. Büyük bir heyecanla kalkıyor, kahvaltı yaparken anneme eşlik ediyor, babaannemle televizyon izliyor ve saat geldiğinde hazırlanarak işime gidiyordum. Sanki gece litrelerce yaş dökmemiş gibi gündüzleri neşe saçarak geçiriyordum. Bugüne kadar her günüm böyle geçmişti ancak bu sabah gözlerimi griliğe açmış, yorgunlukla kalkmıştım. Ağzıma attıklarımın tadı yoktu, canım çok sıkılıyordu, gün hemen bitsin ve uyuyayım istiyordum. Derse hızlı başlamış, iki saatlik çalışmanın ardından mola için bir köşeye çökmüştüm. Saçlarımı sıkıca yandan örerek kızarmış yüzümü sakinleştirdiğim esnada, yardımcı Fatma'nın getirdiği limonatayı pipetine işkence ede ede içiyordum. Karşımda getirdiğim çıtır kurabiyeleri kemiren on fareye yorgun bir bakış attım ve ayaklarımı kimsenin olmamasının verdiği rahatlıkla orta sehpaya uzattım. İki saat boyunca çocukların ayaklarını koymamaları gereken yerleri düzeltmeye çalışmış, Betül denen kızın mızmızlanmalarını dinlemiştim ve şimdi ayaklarını koymaması gereken yere koyacak olan bendim! "Kollarıma bir şey oldu." Sevdiğim sakin öğrencim Nur küçük ince kollarını öne uzatıp dudaklarını büzmüştü. Ağzıma doldurduğum limonatayı geçtiği yerleri ferahlatarak mideme yollarken yutkundum. "Et kesiği olmuşsundur, önemli bir şey değil." Hepsinin gözleri kocaman olurken, halsizce güldüm. Çocuk masumiyeti, kim bilir kafalarından ne geçiyordu? "Nur'un etini mi kestiler?" "Niye kan akmıyor?" "Çok acıyor mu?" "Doktora gitsene, babam doktor bakar sana," laflara, saflığa bak Allah aşkına ben sizi ısırır ısırır yerim. Kıkırdamamı engelleyemezken yattığım yerde biraz daha yayıldım. "Bundan sonra her gün yarım saat ısınacağız." Bunu gerçekten ben mi söyledim yoksa halsizliğimin verdiği sarsıntı mı söyletti? Çalışmaya alışık olmayan bünyem ikinci haftanın sonunda kendini kaybetmişti. İstifa edeceğim sanırım. Paran yok, saçmalama. Özgürlük için paraya ihtiyacın var. "Bizim ev zaten sıcak ısınmaya gerek yok.” Sarı cadı Betül burnunu kıvırarak lafa atlarken göz devirdim bıkkınlıkla. Her şeye de muhalefet olunmaz ama azıcık yaşını bileceksin! "Isınmaktan kastım koşmak, spor hareketleri falan, kaslarınızı harekete alıştırmak için." Alıştırmak derken iki tur koşarsın, kültürfizik hareketleri yaparsın o kadar. Benim spor anlayışım bu kadar. Hepsi kurabiyelerini yemeye geri dönünce, bende limonatamı içmeye devam ettim. Koltuğun yumuşak yastıklarına gömülmüş üzerimdeki üşengeçliğin oluşturduğu yorgunlukla kafamda eve gitme planları kurarken kendimi kaptırmış bir vaziyette çocukların açtığı animasyonu izliyordum. "Şu fındık kadar sevilmedik be!" Sincap mı, fare mi anlamlandıramadığım hayvan, fındığın peşinden çığlık atarken iç çektim sesli bir şekilde. "Hayır, bir de o buzlu kıtada fındığı nereden buldun sen? Biz bu sene becerip dalda bulamadık." Animasyonla konuşuyordum resmen, o kadar uçtum siz düşünün. "Vay be, demek zürafaların boyu bu yüzden uzun. İlginç, acaba turuncu saçlı insanlar da portakalı fazla yedikleri için mi turuncu? Annem o son mandalinayı yemeseydi çillerim olmayacaktı belki de..." İşaret parmağımla dişimde kalan limonatanın içindeki nanenin parçasını kazırken popom yavaşça koltuktan dışarı kayıyordu. Elimde olsa pijamalarımla gelecektim de annem saçmalamamam gerektiğini söyleyip pijamalarımı üzerimden zorla çıkartmıştı. Patronumun, kendini evinde hisset lafını çok yanlış anlamış olmalıydım. Yüz verilmişti bende astarından pijama dikmeye çalışmıştım. Yine tüm bu düşüncelerime rağmen, animasyondaki peltek karaktere gülmekten kendimi alıkoyamıyordum. Yayıldığım koltuk o kadar yumuşaktı ki beni buradan on yıl kaldıramaz, on yılın sonunda kazımak zorunda kalırdınız. Ellerim gayriihtiyari karnımın üzerindeki turuncu saç yumağıyla oynamaya başladığında genişçe esnedim. Kaşla göz arasında başını karnıma koymayı başaran Can’ın kısa turuncu saçlarını sevmek ve animasyona gülmek dışında yapmak istediğim hiçbir şey yoktu. "Dersiniz bitti sanırım." Poyraz’ın kapı eşiğinde dikilen bedeni, yapmak istediklerimin üzerine buzlu su devirmişti. Dilimle dişimde kalan nane parçasını çıkarmaya çalışırken ona döndüm. Adam ders yapmak yerine çocuklarla animasyon izlediğimi görünce verdiği tavizleri fazlasıyla kullandığımı düşünerek katı kurallar koymayı düşünecekti kesin. Katı kuralları sevmediğim için Can'ın turuncu kafasını aşağı bastırıp karnımdan koltuğa nakil olmasını sağlarken, yayıldığım yerden kalkmak umuduyla öne uzattığım ayaklarımı sehpanın üzerindeki vazoya çarptım. Aceleyle yerimde ters dönüp dizlerim üzerinde oturarak yere yayılan su ve dal parçalarını toplamaya çalıştım. Üst üste gelen sakarlığım çocukların kıkır gülmelerini sağlamıştı ve bu, haftaya yatıracağım sporun zorluk derecesini arttırmak dışında bir işe yaramıyordu. Yanaklarım saçlarımla doğru orantıda kızarırken, sehpadan süzülen su damlalarına karışmak istiyordum. Neden bu adama sürekli rezil olduğumu biri bana açıklayabilir mi? Ben hala çözemiyorum çünkü! Onu her gördüğümde istemsizce elim ayağıma dolanıyordu ve bu gerçekten sinir bozucu olmaya başlamıştı. "Alarçin?" "Evet, benim."  "Her şey yolunda mı?" Sence? Adımı söyledin, evet benim, dedim. Sence her şey yolunda mı? "Evet.” Ne sorunu olabilir canım, sende! Ensemi kaşıyıp saçımı düzelttim ve ayağa kalktım. Fatma çıkan gürültüye bakmak için oturma odasına girdiğinde gördüğü manzarayla küçük çaplı bir sinir krizi geçirmiş ama patronu burada olduğu için sesini çıkaramamıştı. İçeriden alıp geldiği malzemelerle bir yandan homurdanıp bir yandan ‘senden nefret ediyorum, sadece pislik yapıyorsun burada ne işin var’ diyen bakışlarla bakarken sehpaya ve yere dökülen suları temizliyordu. Ona özür dileyerek bakarken çalmaya başlayan telefonum acınası dakikalarımı kurtarmıştı. Yere atılmış minderlerin üzerine basmamak için zıplayarak eşyalarımın olduğu koltuğa koştum ve Shakira bezlerinin altında kaybolmuş telefonumu bulup açtım. "Karar veremiyorum!" Telefonu açtığım gibi alo bile demeden patlayıveren Çınar abimin çaresiz yakarışı kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu. Ne oldu yine bu deliye? "Ne?" "Sence begonvil mi papatya mı?" Telefonumu kulağımdan çekip sesi doğru anlayıp anlamadığımı kontrol etmek için ekrana baktım. Sonra emin olamadım, sordum.  "Çınar?" "Evlen benimle." “Ne diyorsun ya?” Gerçekten dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Normalde olsa Çınar abimin bu halleri bana ultra eğlenceli gelir, telefonun ucunda kıvranmasını sağlardım ama bugün beynim düşünmeyi reddedecek kadar durmuştu. “Prova yapıyorum geri zekâlı!" "Ne provası?" Üzerimdeki bakışların ağırlığından utanıp, uzayacak muhabbet yüzünden rezil olmamak için donmayı göze alarak bahçeye çıktım. Ailem için yaptığım fedakârlıkları görüyor musunuz yoldaşlarım? "Evlenme teklifi." Susup tepki vermemi bekledi ama istediği tepkiyi veremeyecek kadar alıktım o anda. Sözcükler ağzında oldukça uzak ve yabancı duruyordu, bende birleştirip anlamlandıramayacak kadar yorgundum. "Alarçin, orada mısın?” “Buradayım.” “İyi misin sen, Neden tepki vermiyorsun? Çığlık atıp sorular sorman gerekmiyor mu?” Gözlerimi devirip havaya soğuk, buharlı bir nefes bıraktım. Eskiden soğuk havalarda tuzlu çubuğu sigara niyetine içer, duman diye nefesimizi bırakırdık havaya. "Kız arkadaşına evlenme teklifi edeceğini karar veremediğin anda söyleyen sensin, sonra gelmiş bana hesap soruyorsun. Kalleşliği yapan sensin, tepki vermediğim içi garipsemen anormal.” "Uzatma da neredesin onu söyle.” "Bahçedeyim,” dedim sanki konumum çok normalmiş gibi. Her zaman bahçede durum ben, bilen bilir bilmeyen ‘atma Recep’ der. "Hangi bahçede?" Isınma amacıyla elimle ensemi ovuşturdum. Ensesinden soğuk kapıp geberene kadar hasta olan bir ben varımdır her halde. Bu yüzden saçlarım ensemi hep örter, virüslerden uzak durmamı sağlar. Kurda sormuşlar ensen neden kalın, çünkü kendi işimi kendim yaparım, demiş. Konuyla ne alakası var, hiçbir fikrim yok. "Beyaz Sarayın bahçesi! Hangi bahçede olabilirim abi? Çalıştığım yerin bahçesindeyim ve donarak ölmek üzereyim, ne isteyeceksen çabuk iste yoksa çenem donacak!" "Gel yanıma, bana yardım et. Yüzük falan seçmem lazım, abim hiçbir şey anlamıyor her şeye olur diyor.” “Suat nerede? O sever insanların işine burnunu sokmayı kesin yardım eder sana.” “Ya bırak şunu! Ne tuttuysam dalga geçti, sürekli espri yaptı dayanamadım kovdum.” "Ha bana mecbur kaldın yani, yalvar! Yalvarırsan belki gelirim." Şurada donuyorum, yine gıcığım, yine sinir bozuyorum. Bedenim beş dakika sonra soğuktan donacak ve yüz yıl sonra bulunduğunda bu asrın insanlık örneği olarak sergilenecekti. Keşke daha güzel giyinseydim, tasarladığım kıyafetleri giyinseydim insanlar Retro olarak giyinmeyi tercih ederdi. Biliyorsunuz, moda antik kuntik şeylerin bir ara getirilmesiyle oluşur.  "Alarçin," dedi sabır dileyen bir sesle. Gerçekten bana muhtaç olmasaydı hemen telefonu kapatırdı, demek ki ciddi. "Beni deli etmeden Foruma gelecek misin, yoksa ben gelip seni yalvartayım mı?" Titreyerek kazağımın içine gömüldüm ve pes ettim. Buna bile halim yoktu, enerjimi alışverişe saklamalıydım. "Tamam," dedim bıkkın bir nefesle. “Gelirim hallederiz ağlama.” "İyi, çabuk ol. Bu arada, Aynur'u arayıp bir şey söyleme sakın." Üstüme iyilik sağlık, ben ne zaman duyduğum bir şeyi, bir başkasına söylemişim? "Bana ihtiyacın olduğunu hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum?" Telefonu kapattığım gibi rehberime girip Tuğba ile Kübra'yı aradım, sonuçta aramamı istemediği Aynur’du, kızları dâhil etmemişti. Onlara bu bomba haberi verdikten sonra, burnumun içinden gelen tıkırtılarla bahçe kapısını açtım ve kendimi içeri atıp kalorifere yapıştım. "Dışarısı ne kadar soğukmuş ya! Kutupta mıyız ne?" Fatma çubukları vazoya yerleştirirken bana ters bir bakış atıp içeri geçti. Bu kız beni işten kovdurmazsa, benim adım da Alarçin değil! Resmen bakışlarıyla dövüyor, yeriyor ve beni istemediğini hal ve davranışlarıyla belli etmekten gocunmuyordu. "Bugünlük dersimiz bitti," dedim ısınıp konuşabilme yetimi kazandığımda doğrularak. Poyraz elindeki dosyayı sinirle masaya bıraktığında çocuklara izinsiz animasyon açıp ders yapmak yerine onlarla birlikte izlediğim için sinirlendiğini sansam da öfkeli gözleri dosyadaydı, yani benle alakası yoktu. Yani umarım yoktur. "Peki," dedi bana bakmadan başını sallayarak. Sesimi çıkarmadan etraftaki eşyaları poşete doldurup her gelişimde taşımamam için ayarladıkları dolaba koydum, saçlarımı yeniden ördüm ve çantamı alıp çocuklara görüşürüz dedim. Animasyona odaklandıkları için beni umursamamıştı küçük nankörler. Kapının eşiğinde duran Poyraz, sinirli gözlerini dosyadan duvara çevirmişti ve dışarı çıkmamı engelliyordu. Hedefe ulaşmam için bu engeli geçmem gerekiyordu ama adam o kadar değişik bir ruh hali içerisindeydi ki dokunsam ya da iki kelime etsem sinirle bana parlayacakmış gibi hissediyordum. "Poyraz Bey,” dedim içime kaçmış sesimle. Yutkunup boğazımdaki hissi geçirmeye çalışırken kahve gözlerini bana çevirdi. Gerilmedim, gerilmedim her şey yolunda sakın gözlerini kaçırma. “Geçebilir miyim?" Adam o kadar genişti ki yan dönüp içime çekilsem bile ona değmeden çıkamazdım. Sessizce kenara çekilip geçmeme izin verdi. Askılıktaki montumu giyinip kırmızı atkımı boynuma doladım ve gugulumu kafama takarken beynimdeki meraklı hücrelerin sakinleşerek sessiz olmasını bekledim ama dayanamadım. Kendim hakkında sevmediğim bir özelliğim de çok, çok meraklı olmamdır. Aklıma geleni sormazsam, kendi içimden saçma sapan düşüncelere kapılırım ve ipin ucunu bir daha bulamayız. Merakımı gidermek için Poyraz’a döndüğüm esnada bana dönmesi ile irkildim ama çaktırmadım. Aynı anda dönmemiz yetmezmiş gibi dudaklarımızda konuşmak amacıyla açılmıştı. Beni mi bekliyordun be adam? Sinirli olmasına rağmen çok kibar bir insan olduğu için "Önce sen,” dedi eliyle beni göstererek. Derin bir nefes aldım, iyi ki sırayı bana vermişti yoksa dayanamayacaktım. "Bir sorun mu var?" Varsa bilelim koçum, belki yardımımız dokunur elim uzundur bilesin. "Hayır,” dedi hiç düşünmeden. Olsa bile bana neden söylesindi ki? Merakımı gidermemişti, yine de üstelemeye çalışmadım. Yüzüme kilitlenmiş gözleri, içimde bir dert var, diye bas bas bağırıyordu ama yapacak hiçbir şeyim yoktu. “Siz ne söyleyecektiniz?” "Meydana gidiyordum, bırakmamı ister misin?" Adam bunu huy haline getirmişti resmen. Haftada üç kere geliyorum, iki kere meydana bırakıyor. Elinde olsa evime bırakacakta, izin vermiyorum ben o strese bir kere daha girer miyim be? Eve gidene kadar kalp krizinden ölecektim neredeyse. "Arabanıza her bindiğimde, patronum değil de şoförümmüşsünüz gibi hissediyorum." Gözlerim yana kayarken yarım ağız güldüm. Yalan yok, arabası çok güzeldi ve koltuklara oturduğumda o kadar rahat oluyordum ki arabanın benim olduğunu sanabilirsiniz. Çizgi halindeki dudakları kıvrıldığında aniden gelen tuhaf hisle ne yapacağımı bilmediğimden yanağımı kaşıdım. "Bunun patronlukla ilgisi yok ki, sadece ulaşımını rahatlatıyorum. Ayrıca bey demene gerek yok. Arkadaşının yeğenine ve arkadaşlarına dans öğretiyorsun." "Kuzenimin arkadaşının yeğeninin arkadaşlarına dans öğretiyorum demek daha doğru. Bu annemin eltisinin kayınbiraderine baba demem gibi bir şey oldu." Beklemediğim bir gülümseme dudaklarına yerleşirken yanağında beliren gamze karşısında ne yapacağımı şaşırmış, resmen gafil avlanmıştım. “Arkadaş olabileceğimizi düşünüyordum,” başını yana eğip gözlerini kıstı, “olamaz mıyız?” Olabilir miyiz? Bir dakika şu an beynim pek rahat çalışmıyor, düşünme izni alabilir miyim? "Bakın, size tuhaf gelebilir belki ama önümde erkeklere karşı oldukça büyük bir duvar var çünkü böyle yetiştirildim. Yani demem o ki işçi patron mesafesinden çıkmasak iyi olur. İkimiz içinde." Karşılaşma ihtimalimin olduğu her türlü yanlış anlamadan uzak durmak istiyordum. Bir sülale düşünün ki kurduğunuz arkadaşlıkların üzerinde etkisi olsun. Kollarını göğsünde bağlamıştı. "Kaç yaşındasın Alarçin?" Sorusu ve rahatlığı karşısında kaşlarım çatılmıştı. Yaşım ne alaka şimdi ya! Kadınlara yaş sorulmaz ayrıca! "Neden?" Bu soruya verilecek en güzel  cevap bu olurdu çünkü. "Nedeni yok, sadece kaç yaşında olduğunu merak ediyorum." "Yirmi altı," dedim dudaklarımın arasında kaybolmasını umduğum sesimle lakin dilediğim olmadı, havada kaptı cevabımı. En azından iki üç ay daha yirmi altı yaşındayım, yirmi yedi demeye gerek yok. "Yirmi altı yaşındasın ve hala ailenin arkadaşların üzerinde söz sahibi olabileceğini mi düşünüyorsun?” Normal bir ailede on sekiz yaş özgürlük, reşitlik demektir. Bizim ailemiz hariç, yirmi altı yaşındayım ama hala evden her çıktığımda markete bile gitsem anneme hesap veriyorum, siz düşünün gerisini. Yine de arkadaşlık ilişkilerim benim kişiliğimle alakalıydı, ailemle yakından ilgisi yoktu, sadece uzaktan. "Bu ailemle değil, benimle ilgili. Sizinle arkadaş olabilmem için, aramızda çok uzun bir geçmişten tanıdıklık olması gerekiyor. Yeni tanıdığım biriyle arkadaş olamam ben." Huyunu suyunu bilmeden hayatıma alamazdım. Önce tanımam, ısınmam gerek. Katil olmadığına emin olmalıyım. Bu kadar açık sözlü olmamdan alınmamış gibiydi ama dudaklarındaki gülümseme bir anlığına kaybolacak gibi olmuştu. "Tanımaya çalışmazsan arkadaş olamazsın ki, önce tanımalısın sonra düşünürsün arkadaş olup olmayacağını." Belki ben arkadaş olmak istemiyorum? Tamam, öyle bir düşüncem yok  ama olsun. Size şaka gibi gelebilir ama lise hayatım boyunca erkekler yanıma yaklaşacak kadar cesaretli olamamışlardı. Yani fazla yaramaz, hareketli, insanlarla oynamayı seven biriydim ama erkeklerle değil kızlarla takılırdım. Lütfen, ben geride durmayı seçip Kaan'la bir şansım olma olasılığımı hiçe atmış, aşkımı içime gömmeyi tercih etmiş bir kızım. Kimse erkek düşmanlığımı sorgulamasın. Derin bir nefes aldım, zaten içimde bir huzursuzluk var. Sabahtan beri bir köşeye kıvrılıp uyumayı bekliyorum, bir de karşıma çıkana bakın. Hayır demem gerektiğini düşündüğüm ama asla hayır dememem gerektiğini hisseden bir surat karşımda beni bekliyordu. İçimde cılız bir ateş oluşmuştu, vereceğim cevaba göre harlanacak veyahut sönecekti. "Merhaba,” dedim en sonunda ve elimi uzattım. “Ben Alarçin." Elime bakıp başını iki yana salladı ve büyük eli ile küçük elimi tuttu. “Merhaba Alarçin, ben de Poyraz." Elinin sıcağı soğukluğuma karışırken o küçük ateşin harlandığına emindim. Kalbim yerinden çıkmak isteyecek kadar hızlı atıyordu. Heyecan yanaklarıma kan pompalamıştı, saçlarımın rengi yüzüme yansıyordu sanki. Buz koysanız erimesi saniyeler sürerdi. "Tanıştığıma memnun oldum Poyraz." "Bende. Bende memnun oldum." Ellerimiz birlikteyken ve gözlerimiz gözlerimizden ayrılmazken arkadaşlığımızın sorun çıkaracağını düşünmüyordum. Oysa küçük bir ateşin ne kadar büyük bir yangın oluşturacağından habersizdim. * "I-ıh bu değil." "Ay bu hiç olmaz. İmkânsız yani!" "Kusup önüne atsan daha çok sever." "Ne o? Bülent Ersoy'a mı edeceksin teklifi?" "O öyle seçilmez yalnız çekil!" "Ay ne beceriksizsin Çınar! Aynur seninle ne yapacak?" "Zevksizsin yeminle, insanda azcık göz estetiği olur be!" Çınar abim, bizim susmayan çenemize ve bitmeyen eleştirilerimize daha fazla dayanamayacaktı, bunu görebiliyordum ama nasıl olduysa Poyraz’ın yanından ayrıldığım andan beri içimdeki şeytan sağ olsun susmuyor, susamıyordum. Kızlar da sağ olsunlar asla beni yalnız bırakmıyorlar ve yorumlarıma eşlik ediyorlardı. Bir saat geçmesine rağmen yüzüğü hala alamamıştık, abimin halini siz düşünün. "Yeter ulan!" Kuyumcuyla içerideki diğer müşterileri yerinden zıplatan ve bizi ipe dizen bir gürlemeyle tezgâha dizili yüzüklerden bize döndü sinirle. Yüzü kızarmış, yumruk yaptığı elini sıkıp gevşeterek sakinleşmeye çalışıyordu. Ayol bizim ailede var bu, sinirlenince kan gitmiyor beynimize direk yüzümüze toplanıyor, genetik yani.  "Seçin şuradan bir yüzük gidelim artık!" Müşteriler abime Tarzan’ı ilk defa görmüş Jane gibi bakıyordu. Ormanda büyümüş olan Çınar, insanlar tarafından dürtülmediği sürece fazla sinirlenmezdi ama biz biraz tekmelemiştik onu galiba. "Tamam be! Ne bağırıyorsun, sus konuşma abi! Hem bizi çağırıp korkunç zevkinle baş başa bırakıyorsun, hem de azarlıyorsun! Yüzüğü takacak olan senin sevgilin bilmem farkında mısın?" Tuğba'da öne çıkıp elleri belinde saldırma pozisyonuna geçince kızaran yüzünün rengi iyice atmıştı. "Ay bir de efeleniyor bize! Pardon canım, biz olmasak kimle yapacaktın bu işleri? Suat ve Ferit odunlarıyla mı?" "Aman kızlar, boş verin haydi gidelim. Acıktım zaten, burada bu dağ ayısıyla yüzük bakacağıma gider bir buçuk İskender yer Aynur'un kaderine ağlarım daha iyi!" Kübra'da son golü atınca gülmemek için kendimizi kasarak kol kola girdik ve arkamızı dönüp çıkışa yöneldik ki yalnız başına halledemeyeceğini çok iyi bildiğinden pes etti. "Tamam, sülalenin belaları tamam!" İşte canım abim, yeniden bizimle birlikte. "Şu işi halledelim gidip size iki porsiyon İskender yedireceğim. Hadi çabuk olmamız gerekiyor az kaldı, daha mekânı ayarlayacağım, lütfen!" "Pardon?" Kulağımı örten saçlarımı çekip ona yaklaştırdım. "Duyamadım, ne dedin az önce? Siz duydunuz mu kızlar?" "Kız yok ne duyacağım, vızıltı gibi uçtu gitti." "Devir değişti arkadaş, insanlarda naziklik kalmadı." Hele Çınar’da hiç kalmadı! "Bende de akıl kalmadı!" Dediğini duymamış gibi kaşlarımı çattım. "Bir şey mi diyorsun canım?" Dans derslerimin yanında insan sabrı nasıl sınanır dersi verebilirim ama pahalıya çalışırım, ona göre. Gözlerini devirip damağını ısırdı ve sakinleştiğini hissedince hafif yüksek sesle, "lütfen," dedi. Lütfen der de yapmaz mıyız? Hemen geçtik tezgâhın başına, az önceki olaya şahit olmak zorunda kalan satıcının bakışları eşliğinde nazik ve güzel bir yüzük seçip nihayet kuyumcudan ayrıldık. Sıradaki görevimiz çiçek almaktı. Teklifi nasıl edeceksin diye sorduğumuzda cevap vermeye tenezzül etmeden bizden iki adım önde yürümeye devam etmişti pislik. Bunlara iyilik yapanda suç, şeytan diyor bırak şu suratsızı evine git ama işte şefkatli yüreğim izin vermiyor. Birbirinden farklı renklere sahip çiçeklerin arasında dolanırken karar vermek oldukça zordu. Hatta yüzük seçmekten daha yorucu diyebilirdik.   "Mavi mi olsun, kırmızı mı?" "Mavi olsa güzel olurdu ama kırmızı daha anlamlı sanki." "Bence gülkurusu olsun. Tozpembe. Saf, masum ve şirin." "Aynur'da Barbie'ydi zaten. Ne pembesi, klasik kırmızı alalım işte." Klişelerin zevksiz kralı Çınar haddini bilmeden konuşmaya tenezzül etmişti yine. Karşı çıkıp onu susturmak için ağzımı açtığımda elini kaldırarak beni susturdu. "Hayır, kırmızı olacak. Bizim için bir anlamı olmasa, kırmızı istemezdim ama kırmızı olacak." O an, Çınar abimin söylediği içimde tuhaf bir delik açmıştı. Aynı evin içinde yaşıyorduk ama birbirimize anlatmadığımız, bambaşka hikâyelere sahiptik. Yollarımızı ve kardeşlik bağımızı ayıran nokta işte tam da burasıydı. Başladığımız, yarıladığımız veyahut sonuna yaklaştığımız hikâyelerin içindeydik. İşin komik yanı ne biliyor musunuz? Ben hikâyemin neresinde olduğumu inanın bilmiyorum. "Peki, sen bilirsin." Tabii ki o bilecek. Ben nereden bilebilirim Aynur ile arasında geçenleri? Nasıl tanıştıklarını, aralarında ne olduğunu nasıl bilebilirim? Kırmızı güller arabanın arkasına ezilmelerinden korkarak yerleştirildi. İçimden sürekli her şeyin yolunda gitmesini diliyordum, eğer ufak bir sıkıntı çıkarsa abim her şeyi başımıza çalardı. Uzun Sokak'taki bir mağazanın kabininde abim aldığımız takımı giyinirken ufak eksikleri tamamlamıştık. Mekânı süslemeye giderken her şey güzel ve sakin ilerliyordu. "Bizde arkadan gizlice izleyebilir miyiz?" Bir umut uslu kız sesimi kullanarak sormuştum çünkü kendisi mahremiyete önem gösteren gizemlinin tekiydi. Kesin hayır diyecek, diye düşünürken, "bakarız,” demesiyle heyecanla yerimde dikleştim. Bakarız, olma olasılığı yüzde kırk demekti. Yani her şeyi hazırladıktan sonra eve postalanmayacaktık. Tuğba ile ben ilk defa evlenme teklifi göreceğimiz için çok heyecanlanmıştık. Bizim aksimize Kübra evlilik teklifi almış, nişanlı bir insandı bu yüzden pek tepki vermemişti. Her şey güzel giderse bir yerde illa ki sorun çıkardı. Halk arasında buna nazar diyoruz yoldaşlarım, aman siz siz olun maşallah demeyi unutmayın. Mevsim hiçte evlenme teklifi etmeye uygun bir mevsim değildi. Sonbaharda Trabzon’dayız, bir günde dört mevsim yaşıyoruz biz lütfen. Yağmur beklemediğimiz bir anda yağmaya başladığında, alayına isyancı Çınar'ı kudurtmaya yetmişti. Coştu hayvan coştu. Saatlerce saydırıp durdu. Planlarını bilmediğimiz için neden sinirlendiğini anlamadık haliyle. Arabanın içinde, yağmurun şarıltılarını ve onun sinirini dinledik bir süre. Ardından sustu, sakinleşmeye çalıştı, tam duruldu dediğimde kafasını direksiyona vurmuştu, korkuyla irkilip koltuğumdan kapıya doğru kayarak uzaklaştım. Beyin hücreleri yüksek ihtimalle ölmüştü ama gelin görün ki umursadığı söylenemezdi. Tam deli tam! "Ne oldu ya? Vurup durma kafanı insanları rahatsız ediyorsun!" Kafasını direksiyona vurdukça kornaya basıyordu ve bu özellikle beynime işkence gibi geliyordu. Trabzon insanının kronik sorunu buydu. En ufak trafik sıkışıklığında korna çalarak kavga başlatmaya bayılıyorlardı. Bundan olumsuz etkilenen tek insan evladı biz kadınlardık. Ses kirliliğinden ziyade sinirlerimizi bozarak bizi de çileden çıkarıyorlardı ama umurlarında bile değildik! Basma canım kornaya, yanlış yaptıysa yaptı, illa kornayla kulaklarımıza hakaret etmen mi gerek? Abim sözlerimizin hiçbirine kulak asmadan arabadan indiğinde şaşkınlık içerisindeydik. Yağmur yağdığının farkında mıydı? Sence neden sinirlendi geri zekâlı? "Ne oldu yağmur yağıyorsa? Allah'ın işine karışılır mı? Gider başka şekilde eder teklifi, Aynur kaçmıyor ya. Sinir küpü bunlar sinir, bir gün patlayacak, başlarına bela alacaklar." Tuğba’ya hak vermek dışında diyeceğim bir şey yoktu. Sinir, öfke, asabilik bunların hepsi şeytanın huylarıydı ve ne tesadüf ki onlarda bu özelliklerden bol bol vardı. "Hep ıslandı geri zekâlı, inip bakayım şuna." Sağanak yağmurun altında durmuş bagaja bakan abimin yanına gittiğim anda sırılsıklam olmuştum. Havanın soğukluğu yetmiyormuş gibi yağmur damlaları da üşütüyordu fakat beni üşüten abimin gözlerindeki hüzündü. "Abi?" "Güller,” dedi sadece. Başımı çevirip kapağı açık bagaja baktım ve ıslanıp rüzgâr ile dağılmış güllere baktım üzüntüyle. "Nasıl oldu bu?" "Bagajı kapatmayı unutmuşum, yağmur içine yağmış. Sahildeki kafenin bahçesine koyacaktım bunları, mumlarda etrafta olacak ve karanlığı aydınlatacaktı tıpkı içimdeki tüm karanlığı gülüşüyle aydınlattığı gibi… Onu ilk gördüğümde kendine kırmızı gül alıyordu. Seviyor kırmızı gülü. Anneme aldığım gül vardı ya, ilk tanıştığımızda onun için kavga etmiş ve iddiaya girmiştik. Gülle girdi hayatıma ve ben geri kalan hayatımda yanımda olmasını istiyorum." "Bu yüzden mi her buluşmada gül alıyorsun ona?" Hafifçe başını salladı. Benim odun abim esasında yumuşak bir çalıydı anlaşılan. Bir şey demeden bagajın içine eğildim ve ıslanmış gülleri karıştırarak, sağlam bir tane bulmaya çalıştım. Sonunda en dipte kalmış yapraklarından üç beş tane kopmuş olsa da sağlam görünen bir gül buldum ve ona uzattım. "Al bunu. Önünüzde gül alabileceğin bir sürü gün var. Umudunu yitirip vazgeçersen, geç olabilir. Odunsun ama güzel seviyorsun ve Aynur seni hak ediyor abi." "Git diyorsun yani?" Feri sönmüş gözleri ışıldarken gülerek başımı salladım. "Eğer şimdi gitmezsen bu gülü de kaybedeceğiz." Güle baktı, algılamaya çalıştı ve ıslanmasın diye ceketinin iç cebine yerleştirdi. Sonra hiç beklemediğim bir anda bana sarıldı. Biz sevgimizi kavga ederek gösterebilen kardeşlerdik. Sarılmak, sevgi sözcükleri söylemek bizlik değildi. Oysa şimdi Çınar abim bana sarılıyordu ve ben nedensizce ağlamak istiyordum. "Özür dilerim Alarçin." Sarılmasından garip olan bir şey varsa o da benden durduk yere özür dilemesiydi. Taşmak üzere olan gözyaşlarım kaşlarımın çatılışıyla dağılmıştı. Neden özür dilediğini kesinlikle anlamamıştım.  "Yaptığım her şey için özür dilerim." "Neden özür diliyorsun ki?" Geri çekilip gözlerime bakarken titrediğimin farkında değildim. Uzanıp saçlarımdan öptüğünde ise kafam iyice karışmıştı. Öyle değişik bakıyordu ki anlamını çözebilmem için müneccim olmam gerekiyordu. Heyecandan duygusallaşmış olmalıydı, yoksa neden böyle baksındı ki? Yeniden arabaya binip son hızla Aynur’un evine giderken zihnimdeki soruları unutmaya çalışıyor, heyecanıma karışan yersiz korkuları bastırmakla uğraşıyordum. Neyse ki evin önünde durmuştuk da bütün ilgimi arabadan inerek telefonla aradığı Aynur’a ulaşmaya çalışan abime verdim. Apartmanın ışığı yandığında önce kapı açıldı, ardından üzerinde kırmızı elbisesiyle Aynur dışarı çıktı. Şaşkınlıkla abime bakıp camları indirmiş meraklı keneler gibi onları izleyen bize baktı. Üzerindeki gri hırka ve ayağındaki koca karı terlikleri olmasa elbisesi çok şıktı. "Çınar bu halin ne? Daha erken değil mi?" "Hayır, aslında geç olmaya başladı." Kaşlarını çattı Aynur. Babası üstten izlediği için fazla tepki veremiyor olmalıydı. Benim kapıma bir erkek dadansa ve evlenme teklifi etmeye kalksa 'benimle' diyemeden vurulurdu. Adamdaki genişlik kimsede yoktu anladığım kadarıyla. "Ne diyorsun anlamıyorum. Sırılsıklamsın, birine bir şey mi oldu?" "Oldu... Ama bana oldu. Ben âşık oldum." Bu fasılları geçmediler mi ya? Âşık olmasalar niye birlikte olsunlar ki? "Onu biliyoruz! Ama bu halini açıklamıyor maalesef." "Aynur," dedi abim sakince. Sonra ceketinin içinde olan, yok olmamak için direnen gülü hatırladı ve çıkartıp bir odun gibi kıza uzattı. "Benimle evlensene." Bana söylediği sözleri unutmuş olmalıydı çünkü o dramatik romantikle şimdiki odun arasında yüzlerce fark vardı. "Ha?" Odun bir çifti daha mutluluğa giden yolda iğrentiyle izliyordum. Adam sana evlenme teklifi ediyor, verdiğin tepkiye bak ayıp ayıp. Görümceliğe hemen başladın bakıyorum. "Evlen benimle. Mutlu olalım." Yüzümdeki gülümseme abimin sözleri ile durulmuştu. Kalbimin hızı yavaşça düşerken ensemde tuhaf bir karıncalanma hissettim. Yersiz bir aşinalık kulaklarıma doldu, çok kısa bir an ne yapacağımı şaşırdım. "Bunun için mi bu kadar ıslandın?" Aynur'un sorusu kalbimi eski hızına kavuşturmuştu. "Evet. Aslında daha güzel bir şey yapacaktım ama yağmur yağdı hazırlıksız yakalandım." "Trabzon'da sonbahar farkında mısın? Yağmurlu olmaması mucize." "Şu an ıslandığımın farkındasındır umarım. Cevap versen?" "İyi," dedi omuz silkerek. Bunlar harbi manyak. "Evleneyim bari. Kabul ettim." "Allah razı olsun." "Senden de razı olsun." Yuh ama! Ben romantik olsun diye bu kadar uğraşıp sonunu odunluğa bağlayan ilk bunları gördüm. Abim yüzüğü parmağına takarken gülü eline verdi ve basamakları çıkıp Aynur'a sarıldı. Biz de arkada deliler gibi alkışlayıp ıslık çalıyorduk. Abim taze nişanlısı ile yemeğe gitmek için bizi meydana bırakmış ve yoluna devam etmişti. Eve çıkmak için dolmuş beklerken son anda almam gereken bir şeyi hatırladım ve kızları ısrarlarına rağmen eve yollayıp Uzun Sokağa girdim alacağım şeyi düşünerek. Beş saniye önce aklımda olan şeyi unutmam gerçekten ironiydi. Hatırlamaya çalışırken alnımı kaşıdım yüzümü buruşturarak. Kendime gerçekten inanamıyorum, gerçekten! Bir tek Alzheimer olmadığın kalmıştı Alarçin! Sabah yağmur yağmadığı için şapkasız bir ceket giyinmiştim maalesef ve bu berenin saçlarımı korumasını engelliyordu. Ellerimi ceplerime koyup biraz saçak altlarında yürüdüm, sonra şeker olmadığıma kanaat getirip açıkta yürümeye devam ettim. Yağmurun kokusunu aldıkları gibi şemsiyelerini kucaklayarak ortaya çıkan satıcıların şemsiye satma çabalarına asla yüz vermedim. Evde kırk tane şemsiyem var, otuz dokuzu yırtık bir tanesini dün aldığım için sağlam ama iki güne yırtılır merak etmeyin. Adımlarımı rastgele bir yöne çevirdiğimde ne almam gerektiğini hatırlamıştım. Haftaya ısınmaya başlayacağımız için düdüğe ihtiyacım vardı. Ayrıca hep düdükleri yüzünden beden hocalarıma imrenmişimdir. Çok havalı ve otoriter duruyorlar bence. Dizim yol üzerindeki küçük kolona çarpınca istemsizce durdum ve hafifçe eğilip bacağıma baktım, pantolonum çizilmişti ama kumaş kalemiyle düzeltebilirdim. Yağmura aldırmadan gezmeye devam eden insanlar yanımdan gelip geçerken az ileride bir adam eski bir binanın altına sığınmış istifini bozmadan gitar çalıyor ve Sarı Laleleri söylüyordu. “Uykulu gözlerle, döndüm rüyamdan. Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından.”   Dizimin acısı yüzünden kaşlarımı çatmışken beremden çıkmış ıslak saçlarımı yüzümden ittim ve başımı kaldırdım.   "Sen olmasan buralara, gelemezdim ben. Sevemezdim bu şehri, anlamazdım dilinden..."   Yapay sarı ışıkların arasında parlayan bir çift göz tüm kalabalığın içinde gözlerime takıldığında soğuk bir rüzgâr çarptı yüzüme. Onu gördüğümü anlayınca kısılmıştı gözleri. İnsanlar yüzünden yalnızca gözlerini görebiliyordum. İkimizde öylece dikiliyorduk yağmurun altında. Herkes kaçıyordu, tek yapmamız gereken buymuş gibi biz bekliyorduk. “Nasıl bir sevdaysa bu karşı koyamam. Dayanamam kıskanırım seni paylaşamam.”   Dudaklarım nedensizce kıvrılırken üşümeyi aldırmadan az önce çarptığım kolona çıktım ve rezil olmayı göze alarak hala aynı yerde duran Poyraz’a seslendim. "Patron!" Yaptığımın normalliğini sorgulamadan gülüşüme karşılık vermiş ve elini kaldırarak yavaşça iki yana sallamıştı. Aşağı inmek için başımı iki saniyeliğine sağa çevirdiğimde Kaan’ın mavi gözlerine yakalandım. İkisi arasında nasıl bir ilişki kurduysa reflekslerim, kaçma isteğim aniden uyanmıştı. Yere inmek için acele ettiğim için ayağım boşluğa denk gelmişti, başım üç yüz altmış derece dönerken gözlerime iğneler saplandı. Saniyeler içinde ıslak zemindeydim. Adam şarkının son sözlerini söylüyordu, önce kahve gözleri gördüm. Endişeyle bana bakıyorlardı. “Yeniden başlasam, bu sefer korkmadan. Toplayı sevgimizi çöpe atmadan.” Onlara tamamen zıt görünen mavi gözler ikinci göz kırpışımda karşımda belirmişti. “Satırlar uçar gider aklımdan, Sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından.” Gerisi sadece seslerden ibaretti. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE