10. Bölüm

1907 Kelimeler
Herkesin içinde başkalarının terk ettiği bir ev vardır Ve kalp kiralık bir odadır orada, bazen Kapalı kalır ve herkes onu pahalı sanır, Sökülür sökülmez dildeki ucuz mühür Kalbin odası da açılır o an bu boşluğa Kendisinden başka kiracı bulamaz insan: Kalp ile dil arasında her zaman İki insan vardır birbirinin uzaklığına taşınan… İşaret parmağım saman sarısı kâğıda oldukça güzel bir el yazısıyla yazılmış mısraların üzerinde usulca dolanırken, peş peşe sıralanmış kelimelerin ortaya çıkardığı anlamın ucuna takılı kalmıştım. Kıtaya işlenmiş duyguların fırtınası yetmemiş gibi devam etmişti şair şiire. Boşluk içimizdeki en geniş oda Sık sık konuk ağırlamaya bayılırız orada.   Şiir burada yarım bırakılmıştı ama tuhaf bir şekilde sıradaki mısraları biliyordum. Oysa ilk kez gördüğüme emindim.   “Gelince seviniriz de birazdan kalkıp Gitmelerini isteriz konukların sabırsızlıkla.”   Arkamdan gelen yabancı bir erkek sesi enseme çarpan sıcak nefes ile birlikte sesime karıştığında hafifçe ürperdim ama korkmadım. Korkmamam çok ama çok tuhaftı.   – Havalandırdım ama gitmiyor, şiir sinmişse bu boşluğa! “Uyuyor mu?” Göz kapaklarımda hissettiğim baskı şiirin son bulmasını sağlamıştı. İrkilerek öne doğru atıldığımda başımın dibine toplanmış çocuklar da benimle birlikte korkarak geri kaçtılar. Avcumun içindeki kâğıt terden buruş buruş olmuştu. Telefonum muhteşem melodisiyle Can’ın küçük elleri arasında çalıyordu ve ben hala uykunun ağzımda bıraktığı çamurumsu tadın iğrençliğiyle baş ediyordum. “Ne? Ne oldu?” “Telefonun çalıyor,” dedi Betül bana bariz bir sinsilikle bakarken. “O kadar uyuyordun ki duymadın, üstelik horluyorsun da.” Horluyor muyum? Bu ne cüret, ben asla horlamam! “İçim geçmiş kusura bakmayın.” Susmamakta ısrarcı olan telefonumu Can’dan alıp mahmur gözlerle ekrandaki numaraya baktım ama kayıtlı değildi. Allah’ım ya dolandırıcıysa? Ya açtığım gibi ülkenin bir yerinde bomba patlarsa ve benim yüzümden insanlar ölürse? Açsam mı? Sesimi analiz ettirip bankadaki varımı yoğumu almak için kullanırlarsa ne olacak? Açmayayım en iyisi. Saçmalama istersen. Hem senin bankada ne kadar paran var ki seni dolandırsınlar? Kendi çapımızda bir birikimimiz var sonuçta, ne diye küçümsedin beni şimdi sen Alo005? “Ders bugünlük bitti, gösterdiğim hareketleri tekrar edin yoksa haftaya makaron yiyemezsiniz,” deyip ayağa kalktım ve hem uykumu hem de aramayı açmak için yürümeye başladım. Arayan kişi gerçekten zor durumda olmalıydı. Yoksa neden bu kadar çok arasındı ki? Bak merak ettim şimdi. En iyisi açayım, dolandırmaya kalkarsa hemen anlarım zaten. Bu kızı kandırmak kolay mı ha? "Alo?” "Alarçin?" Sesi kesinlikle çıkartamamıştım. Telefon sesi değiştirip başka birinin sesine benzetmek konusunda ustaydı ve bende sürekli bu tongaya düşüp duruyordum. Mesela Tuğba ile Kübra’nın sesleri telefonda neredeyse aynıdır ve her aradıklarında beni kandırırlar, bende her seferinde inanırım. "Evet, benim de kiminle görüşüyorum acaba?" "Benim, Kaan." Kaan mı? İyi de ben ona numaramı vermemiştim ki, yoksa vermiş miydim? Kartını aldığımı ve gizliden aramamak için odamdaki çöp kutusuna attığımı hatırlıyorum ama numaramı verdiğimi hatırlamıyorum. Ben hatırlamaya çalışırken o konuşmaya devam etti. "Ben o gün bayıldıktan sonra yanında kalamadım, nasılsın diye sormak için aramıştım.” Ben bayılalı neredeyse bir hafta oldu, şimdi mi geldim aklına? Ne zannediyordum, yanımda kalıp beni merak edeceğini falan mı? Hoş, gelmiş olması bile garipti, ben gitmiş olduğunu düşünüyordum çünkü kimse orada olduğunu söylememişti. "İyiyim sağ ol. Küçük bir baygınlıktı sadece önemli bir şey yokmuş." Turp gibiyim turp, kafama çivi çak sana geri teper o derece! Bayılıyorum ciddiye alman gereken durumları alaya almana, dünya üzerindeki en iyi pervasızlardansın. “Müsaitsen bir yerde çay içelim mi?” Kaan kesinlikle beklemediğim sorusuyla beni gafil avlamıştı. O an ki şaşkınlığımla hala avcumun içinde olan saman sarısı kâğıt elimden kurtularak yere düştü. Fatma yere çöp attığımı görmeden eğilip kâğıdı aldım ve hırkamın cebine sıkıştırdım. O değil de, ne cevap vereceğim ben şimdi? Liseden beri hayali kurduğum fırsat ayağıma gelmişti, geri tepmek on yedi yaşındaki Alarçin’i üzer, kızdırır ve üzerime saldırmasını sağlardı. Bahaneye bak, gitmek için kuduruyorum, demiyorsun da geçmişi öne sürüyorsun. Ya sen ne istiyorsun benden? Mutlu olmayayım mı? Hayalim gerçekleşsin, hevesim geçmesin mi? Burnuma güzel kokular gelmiyor. Senin burnun yok ki, sen benim iç sesimsin. Burnu olan benim ve kötü koku almıyorum. Kaan’ın teklifini kabul edip buluşacağımız kafeye gitmek için evden çıkmadan önce aynadan kendime baktım. Görünüşüm pek iç açıcı değildi ama eve gidip duş alacak halim de yoktu. Yanaklarıma vurup hafif renk gelmesini sağladım. Ders esnasında yorulduğum için yüzümde makyaj falan kalmıyordu, bu yüzden sürmeye gerek duymuyordum ama keşke bugün duysaydım. Dolmuştan inip Uzun Sokak’a girdiğimde hızlı yürüdüğümü fark edip yavaşladım. Bu ne canım? Çağırdı diye koşacak halimiz yoktu ya. Sakin ve havalı ol, ne öyle dünden beri bunu bekliyormuş gibi hareketler falan. Arayana kadar aklıma bile gelmemişti Kaan. Tek düşündüğüm Poyraz’ın teklifiydi ve tahmin ettiğiniz gibi yoldaşlarım, hala ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Daha iki gün oldu, iki günde nasıl karar verebilirsin ki? İyice düşünmen gerek. Bende ona öyle dedim ama geciktirdikçe geriliyorum. Sonuçta ilk defa ortaklık teklifi aldım ve her an vazgeçebilirmiş gibime geliyor. Ya başkasına teklif ederse? O zaman kabul et. O kadar kolay değil ki! Bilmiyorsun sanki şartlarımı. Param yok, param! O zaman adamı boşuna bekletme. Ama isteyip istemediğime hala karar vermedim. Belki bir mucize olur… Bipolar olduğunu düşünüyorum artık. Kafenin kapısını açarken sıkıntıyla ofladım ama sıkıntım içeri girip hızlı bir göz taramasıyla Kaan’ı ararken yerini heyecana bırakmıştı. Ya ben erken gelmişsem? Ya gelmemişse ya da gelmeyecekse? Beni işletmişse… Böyle bir kötülüğü gerçekten yapar mıydı? Onu tanımıyordum. Uzaktan severek tanıyamıyordu ki insan insanı. Şimdi bana kalleşlik yapıp yapmayacağını nereden bilebilirim mesela? Her an kaçmaya hazır halde masaları tararken havaya kalkmış, kocaman bir kütüğü andıran kolu gördüm ve istemsizce saçlarımı düzelterek oturduğu masaya doğru yürüdüm. Tepsi taşıyan garsona çarpmamak için neredeyse akrobasi yapacaktım. Sakarlığımın böyle anlarda ortaya çıkmasından çok korkuyordum. Masaya kazasız belasız vardığımda ayağa kalkmıştı. Sarılacak kadar yakın olmadığımız için uzattığı elini sıktım ve karşısındaki sandalyeye oturdum. “Nasılsın?” “İyiyim sağ ol, sen nasılsın?” “İyiyim,” dedi ve bir el hareketiyle garsonu yanımıza çağırdı. Kafe mesai çıkışı olduğu için yoğundu. Garsonun yanımıza gelmesi biraz uzun sürecekti bu da sakinleşmem için fırsat demekti ama bahtım bu ya, garson çocuk hemen dibimde bitmişti. İki çayın yeterli olacağını düşünürken Kaan benim için bir tabak ekler tatlısı sipariş etti. Ekler mi? Düşüncesi bile ağzımı sulandırmaya yetmişti. "Sen severdin ekleri." "Evet, hala seviyorum da sen nereden biliyorsun?" Biz, bu bilgiyi bileceği kadar yakın değildik ki. Biz yakın bile değildik, sınıf içi muhabbetler dışında ne konuşmuştuk ki bunu hatırlıyordu? "İyi bir gözlemciyimdir." "Öyleymişsin gerçekten." Kısa süreli gergin sessizliğimiz garsonun gelişiyle dağılmıştı. Çay muhabbet kapısıdır, derler gerçekten de ilk yudumdan sonra muhabbet açılmıştı. Liseden sonra yaptıklarımız hakkında konuşuyorduk ki bu durumda en az konuşan bendim, nedenini biliyorsunuz. Ben yaptıklarımı anlatırken öyle büyük bir ilgiyle dinliyordu ki, şizofren olsaydım yaşamadığım binlerce anı anlatırdım ona. Neyse ki hafızam kaybolmuştu da fazla konuşarak rezil olma olasılığım düşmüştü. “İstanbul senin bölümün için daha avantajlı değil mi?” Vay be, biz bilmiyorduk burada ne işimiz var? Kalk gidiyoruz Alarçin! “Şartlar, diyelim.” “O yıllarda kaza yaptığını duymuştum, onunda etkisi var mı?” Mavi gözleri öyle tuhaf bir ifadeye bürünmüştü ki bildikleriyle söylediklerinin çeliştiğini düşünmemek elde değildi. Yutkunup zorla gülümsedim ve çayımdan bir yudum alıp konuyu ona çevirdim. O da benim gibi İstanbul’da okumuştu ve şimdi savcılık sınavlarına hazırlanmak istiyordu. Görüyor musunuz? Koskocaman âşıklar şehri İstanbul’un sokakları bile bizi bir araya getirememişti. Çatalımı hangi eke saplayacağımı düşünürken telefonu çalmaya başladı. "Kusura bakma, buna bakmam gerek." "Önemli değil, rahat rahat konuş lütfen." Aramayı cevaplarken mekân babasınınmış gibi arkasına yaslandı ve büyük bir rahatlıkla konuşmaya başladı. Lisede de böyleydi o. Rahat, umursamaz, dünya yalnızca onun etrafında dönüyormuş gibi pervasız… Okuldaki çoğu kız ona âşıktı, onun yüzünden tuvaletlerde ağlayan kızlara çok rastlamıştım. Bende seviyordum ama kenarda köşede ağlayıp uğruna kavga edecek kadar düşmemiştim şükür ki! Kalorifer önlerinde popoları sıcağa dayayıp az dedikodusu dönmezdi. Havalıydı, futbol oynardı, kavga ederdi, eh yakışıklıydı da. Lisede âşık olunacak tipler listesinin başını çekiyordu ve bende ona taliptim. “Bir arkadaş ile çay içiyoruz,” dedi başparmağıyla sakalsız çenesini kaşırken. Mesleğinden ötürü sakal bırakmıyordu sanırım. Erkekte sakal ayrı bir süstü bana kalsa. Mesela Poyraz sakallıydı ve ona yakışıyordu. Kaan’a yakışır mıydı bilemedim, önce görmem gerekiyordu. Poyraz ne alaka şimdi? Poyraz mı? Poyraz mı dedim ben? Yok, dememişimdir. Dedim mi? Demesen der miyim? Başımı kendi kendime hafifçe iki yana sallarken Kaan’ı daha fazla dikizleyip garip görünmemek için başımı kafenin içine çevirdim. Gözlerim kalabalıkta dolaşırken kapının önünde durmuş telefonda konuşan Poyraz’a takıldı. Adını o kadar çok tekrar etmiştim ki hayal görüyordum kesin! Ama bu hayal bize doğru geliyor. Ben mi çağırdım? Yok, neden çağırayım? Poyraz bize doğru yaklaştıkça içimi saçma sapan bir ihanet hissi sarmıştı. Sanki bu masada oturuyor olmam ve onun bizi görmüş olması yanlıştı. Kahve gözlerindeki ifadeye bakıldığında hiçbir şey anlayamıyordum ama mutlu olduğunu da söyleyemezdim. Belki de sadece selam vermek için geliyordur. Sokakta göz göze geldiğin tanıdık ile istemesen de selamlaşmak zorundasındır, o da beni görünce ayıp olmasın diye selam verip gidecektir belki…  "Merhaba.” Yanımızda durup bize üstten baktığı esnada Kaan telefonunu kapatmıştı. Poyraz’ı görmek onu şaşırtmış ama bozuntuya vermemişti. "Merhaba," dedi Kaan ben sesimi bulmakta zorlanırken. İkisi birbirine tuhaf tuhaf bakarken araya girme ihtiyacı duydum. "Poyraz, patronum. Kaan'da liseden arkadaşım." Memnun olmanız gerek yok. Yüzlerinize bakılırsa olmadığınız açık zaten.  "Biz zaten tanışıyoruz." "Tanışıyor musunuz?” Ben niye şaşırdıysam? Trabzon küçük şehir, tanışıyor olmaları büyük bir olay değildi. Sadece büyük bir rastlantıydı. Sonuçta ortak paydada şu an ben bulunuyordum. "Evet, liseden.” Liseden mi? Poyraz bizim okulda mıydı? Öyle olsa illa ki Suat bahsederdi bana. Gerçi aynı ortamlarda takılıyor da olabilirlerdi. Yine de içimden bir his iyi anlaşmadıklarını söylüyordu. Poyraz’ın ayakta dikili kalması tuhaf göründüğünden ve masadan kovamayacağım için oturmasını teklif ettim. Gideceğini düşünürken tam ortadaki sandalyeyi çekip inat bir gülümsemeyle oturdu. Poyraz yüzünden yarım kalan eki ağzımın sağ tarafına yerleştirip diğer tarafı boş kaldığı için ağlamasın diye bir diğer eki de sol tarafa yerleştirerek çiğnemeye başladım. Konu tatlı olunca ister istemez kendimden geçiyor, insanlıktan uzaklaşıyordum. Masadaki sessizlik gerginliği arttırırken konu açmak için ağzımdakilerin birazını yuttum. "Lise, dediniz. Sen bizim okulda mıydın?” diye sordum Poyraz’a. Başını iki yana salladı. "Aynı futbol kulübündeydik.” “Bu Suat’ın gittiği futbol kulübü mü yoksa?” “Evet,” dedi Kaan çay bardağını eline alıp dudaklarına götürmeden önce. “Üçümüz de aynı kulüpteydik.” Suat’ın maçlarına gittiğimi hatırlıyorum. Kızlarla birlikte maçı izlemeye gider, hiçbir şey anlamadan tezahürat yapar ve çıkışta Suat ile eve dönerdik ama ikisini gördüğümü hatırlamıyorum. "Görüyor musunuz? Dünya ne küçük.” “Evet,” dedi Poyraz yüzüme bakarken gülümseyerek ve masanın kenarındaki peçetelikten bir peçete çıkarıp bana doğru döndü. “Dünya çok küçük.” Peçeteyi dudaklarımın kenarına değdirdiğinde aramızda yalnızca santimler vardı. Gözleri yakınımda, parmakları dudağımın kenarındaydı ve Kaan’ın gözleri üzerimize kitlenmişti. Nefes almayı unutmuştum. Doğduğumuz andan itibaren bir refleks olan nefes alma eylemi hafızamdan silinenler listesine eklenmişti. Hayati bir fonksiyon olmasaydı sorun etmezdim ama nefes alarak yaşamak zorundaydık ve Poyraz bunu engelliyordu. Nefes almak dışında sahip olduğum bir refleks daha vardı. Karşılaştığım ani durumlarda, sağ elime bir güç depolanıyordu ve bu gücü kullanırken kendimde olmuyordum. Tıpkı Poyraz’ın yanağına okkalı bir tokat geçirdiğimde olamadığım gibi. Yüzüyle bütünleşen elim beni bile şaşırtacak kadar yüksek bir ses çıkarmıştı. Sesi duyup tokadımı gören insanlar bize bakıyorlardı, görmesem bile üzerimdeki enerjiden hissedebiliyordum bunu. Kaan’da aynı şaşkınlıkla bizi izliyordu. Ben mi? Ben sinirden ve utançtan kıpkırmızı kesilmiştim. Tokat kesmemişti, Poyraz’a kafa göz dalmak istiyordum. Beni sinek gibi ezebileceğini bilmesem kesinlikle girişirdim ama tek hamlede uçurabilecek kadar kaslıydı. Tokadımın etkisiyle yana eğilmiş başını yavaşça kaldırırken içi zonklayan avcumu yumruk yapıp kendime çektim. Aldığı darbeye sinirlenmiş olmasını bekliyordum ama kapattığı gözlerini açtığında aksine oldukça sakin bir ruh hali içindeydi. Sinirlenmek gibi bir hakkı yoktu ama bu kadar sakin olması da saçmaydı. Utan bari adam! Kıvrılan dudaklarından kahkahası firar ettiğinde sınıra gelmiştim. Artık karşısında bir saniye fazla kalamazdım. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE