Sekiz Yıl Önce
Uzun süreli bir esaretten kurtulan mahkûmlar, özgürlüğe kavuştuklarında tökezlerdi. Attıkları ilk adım yabancı ve bir o kadar da ürkek olurdu. Adaptasyon sürecinde sürekli geri dönüp, geçmişi yaşamaya devam etme isteği duyarlardı. Alarçin ’de İstanbul’a attığı ilk adımda bunu istiyordu. Ciğerlerine dolan özgürlük, zar zor kavuştuğu bavullarıyla birlikte havaalanının dışına çıktığında pıs diye sönmüştü. Kafasında dolanan korku tilkilerinin kuyruklarına takılıp bir taksiye yerleştiğinde, çantasının içindeki mandalinalı kolonya şişesini gizlice kavramış ve şoföre adresi vererek hayatının ilk kazıklanmasını yaşamıştı. Taksimetre arttıkça içinden geçtiği hayallerinin şehrini hevesle izleyemeye fırsat bulamamıştı bile. Neyse ki babası taksiye bineceğini hesap ederek yol parasını ona göre vermişti de harçlığından ekstra harcamak zorunda kalmamıştı. Yeni yurdunun önüne taksinin bagajındaki valizlerini bırakırken bir daha taksiye binmeyeceğinden emindi. Yarın ilk işi otobüs, metro, tren, ne kadar kart varsa hepsini çıkartmak olacaktı.
Bütün eşyalarını, dördüncü kattaki odasına taşıyıp kapısını kapadığında iki gün önce Trabzon’dan kargoya verdiği diğer eşyalarına katılan yeni eşyalarını görmüş, yapacağı onca iş ve dağınıklık annesinin yanında olmadığını fark edince yüzüne vurmuştu. Artık yalnızdı, özgürlük yalnızlık içeriyordu ve Alarçin bunu şimdi fark ediyordu. Bavullarının arasına çöküp küçük bir kız çocuğu gibi höyküre höyküre ağlamaya başladı. Yıllar sonra bugünü hatırladığında katıla katıla gülecekti haline ama şimdi sadece ağlıyor, annesini arayıp geri dönmek istediğini söylemeyi düşünüyordu ama babasının alaycı gülüşü, ben demiştim, diyen gözlerini hayal ettiğinde bu düşünceden saniyesinde vazgeçiyordu.
Oda arkadaşı gelmediği için daha rahat bir şekilde ağlıyor, bavullarını tekmeliyor ve kendiyle savaşabiliyordu. Eğer kız odada olsaydı deli olarak tescillenebilirdi. Bavulları arasına uzanmış ağlarken yorgun düşmüştü. Ertesi gün öğle saatlerinde odaya gelen arkadaşı tarafından bulunduğunda kız korkmuş ve öldüğünü zannederek yurdu ayağa kaldırmıştı. Kulağının dibinden gelen seslere dayanamayıp gözlerini açtığında başında dikilen insanları görüp şaşırmıştı. Alarçin’in uykusu kışın mağaraya yerleşen ayıların uykusu kadar ağırdı, yurt müdürüne bunu anlatması inandırması zor olmuştu. Top patlasa, uykusunda kaçırılsa, silahlı saldırının ortasında kalsa bile uyanmazdı.
Herkes gittiğinde oda arkadaşıyla yalnız kalmıştı. İlk karşılaşmalarının garipliğini unutmuş gibi yapıp yeniden tanıştılar. Damla üçüncü sınıf mimarlık öğrencisiydi ve yurt işlerine oldukça vakıftı. Bu yüzden Alarçin’e korkulu rüyası eşya yerleştirmede yardımcı oldu. Sohbet eşliğinde odayı düzenlerken, kuralları oluşturdular. Damla’nın fazla eşyası yoktu, Alarçin’in ise eşyaları odanın çoğunu kaplamıştı.
Yeni ortamına alışması ve kendine yeni bir düzen oluşturması on gün almıştı. Önce yurdun çevresini keşfetmiş, okula kaybolmadan gidip gelmenin yollarını bulup ezberlemişti. Küçük not defterine otobüs seferlerini ve geçtiği durakları yazmış, gezmeyi planladığı ilk noktalara nasıl gideceğini yazmıştı. Babası bu kadar planlı ve tedbirli olduğunu görseydi gözleri dolmazdı ama şaşıracağı kesindi. Okulun başladığı gün sıcak bir gündü ve güneş yazı aratmayacak derecede başa vuruyordu. Krem rengi dökümlü bir gömlek, kahverengi keten etek ve aynı tonlarda fötr şapka takmıştı. Kahverengi deri çantasının içinde dedesinden aldığı kırmızı çakı, Ferit abisinin verdiği biber gazı ve Çınar abisinin verdiği küçük yıldız uçlu tornavida vardı. Görünüşte cici bir kızdı ama kandırılması imkânsızdı. Abileri tarafından her türlü tehlikeye karşı eğitilmişti.
Yurt ile okul arasındaki dükkânları not ede ede yürürken karşısına pastane çıkmadığı için mutsuzdu. Köşe başındaki manavdan birkaç tane mandalina alıp soya soya okula vardığında bahçenin ortasında durup okulun muhteşem binasını izledi bir süre. Marmara ile komşu olan okul hayallerinin en üstünde duruyordu. Özgürlüğünün kapısını açan da bu hayaldi. Sayesinde Şehr-i İstanbul’un ruhuna sarılma imkânı bulmuştu.
Ağzındaki mandalina dilimine bir yenisini ekleyip bahçede oturan insanlara göz gezdirdi. Kimileri yalnızken kimileri grup halindeydi. Alışık olduğu insan tiplerinden oldukça uzak görünümlü insanlarda vardı, onun gibi normal görünenlerde. Trabzon’da çıplak sayılacak bir giyime sahip kız yanından geçip giderken utanarak gözlerini kaçırdı. Cesareti göz yaşartıcıydı gerçekten. Okulun kapısına duran uzun saçlarını gökkuşağı renklerine boyamış kızı gördüğünde karşısına çıkacak farklılıkların yalnızca birini görmüştü.
Ferit abisini kısa bir an öyle düşünmüş ve kendine hâkim olamadan kahkaha atmıştı. Ortam o kadar değişikti ki kendi kendine kahkaha atması garipsenmemişti. Ders saati yaklaşırken heyecanla okula girip sınıfını buldu. Selen, Rüya ve Armağan ilk haftadan yakınlaştığı, kanının ısındığı kendine en yakın bulduğu kızlardı. Bir hafta boyunca Trabzon’da kaybettiği enerjisini bulmuş gibi sürekli gülüyor, geziyor ve etrafta ek satan bir yer arıyordu. Sonunda Rüya imdadına yetişmiş ve güzel ek yapan bir pastanenin adresini verdiğinde ona siyah saçlarını bozana kadar sarılmıştı.
Yine güneşin en tepede olduğu bir günde ders çıkışı aldığı adrese doğru tam gaz yürürken sonunda eklerden yiyeceği için heyecanlıydı. Üstelik bugün doğum günüydü ve ailesinin aramamış olmasına bile üzülmüyordu. Her şey çok güzeldi, olmadığı kadar mutluydu ve doğum gününü en sevdiği tatlıyla, kendi başına kutlamaktan gocunmuyordu. İçine gömdüğü gerçek Alarçin İstanbul’un serseri ruhuna çabuk uyum sağlamıştı. Pastanenin yeşil kapısını açtığında içeri girdiğini haber veren kuş sesiyle gülümsedi.
"Hoş geldiniz hanımefendi."
"Hoş buldum," dedi yüzünden gram eksilmeyen gülümsemesiyle. Elleri arkasında bağlanmıştı, parmak uçlarında sekerek tezgâha yaklaştı ve camın ardından ona el sallayan rengârenk eklere aşkla baktı.
"Ne alırdınız?"
"Ek. Ek istiyorum,” dedi işaret parmağıyla cama vurup tepsiyi göstererek. "Tadına bakabilir miyim önce? Benim için çok önemli."
Kızın uzattığı eki parmakları arasına aldığında ağzından salyalar akmak üzereydi. Isırdığı lokma burnuna çalan nefis şeker kokusuna karıştığında sarhoş olma ihtimali çok yüksekti. Başı hafifçe öne düştüğünde kafenin kapısı açılmış, içerisi hissettiklerine tercüman olmak ister gibi kuş sesleri ile dolmuştu. Kesinlikle bir masalın içindeydi, kimse aksini iddia edemezdi.
"Allah’ım!” dedi doğrulurken hafif yüksek bir sesle. "Allah'ım bu çok güzel!" Parmak uçlarında zıplayarak sevinç gösterisi yaparken ayakkabıları zeminde kaydı ve geriye doğru yalpaladı korkuyla. Yere yapışacağını zannederken omzuna dokunan eller sayesinde eğik açıyla kalakalmıştı. Başını hafifçe çevirip düşüşünü engelleyen kişiye baktı.
"Sen!” dedi neredeyse bağırarak. “Bavul kahramanı!” Ağzından çıkan şeyin saçmalığını düşünemeyecek kadar şaşkındı. Bavullarını kurtaran, omzunda uyuduğu çocuktu düşmesini engelleyen. Bu tesadüf olamazdı. Olsa olsa kader olurdu ki Alarçin bilmese bile örülmüş ilk ağın üzerinde duruyordu. Bilmediği bir diğer şey ise daha çok karşılaşacaklarıydı.
“Kahramanlık kostümümü giyinmedim,” dedi çocuk kızın doğrulmasını sağlarken. Alarçin üzerini düzeltip aralarına mesafe koyarak çocuğa döndü. “Nasıl tanıdın?”
Yaşadıklarını kolay kolay aklından çıkartamamıştı, bu yüzü nasıl unutabilirdi ki?
“İyi bir hafızam vardır,” dedi kız saçlarını hafifçe arkaya savurup. Yıllar sonra anılarını kaybedeceğinden habersiz kendinden emin bir şekilde konuşuyordu.
“Eminim öyledir,” dedi genç adam gülerek. Ardından gözleri kızın dudaklarına bulaşmış çikolata parçalarına kaydı. "Seviyorsun galiba," Alarçin’e doğru bir adım attı. Çocuğun neden bahsettiğini anlamaya çalıştığından geriye kaçamamış, onun yerine yakınındaki yüzüne bakıp kaşlarını çatmıştı. "Neyi?"
Başparmağı kızın dudağının kenarına bulaşmış çikolata parçasına dokunduğunda Alarçin kocaman açılmış ela gözleriyle karşısındaki yüze bakakaldı. Kırmızı alarm vermiş beyni ne yapması gerektiğini bas bas bağırıyordu. Ne büyük bir küstahlık! Tanımadığı bir kızın dudağını silme cesaretini nereden bulmuştu? Sağ eline yüklenen gücü boşuna harcamak istemiyordu. O kadar sinirlenmişti ki pervasız bir cesaretle gözlerine bakan çocuğu dövmek, kazığa oturtmak ve parmaklarını kırmak istiyordu. Bunun yerine yanağına okkalı bir tokat geçirdi ve bu vesileyle kendine gelerek uzaklaştı.
Ünlü şair Shakespeare Romeo ve Juliet eserinde şöyle der, “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur. Şiddet Alarçin’in avuçlarından taşmış, bu isimsiz kahramanın yanağına çarpmak suretiyle ulaşmıştı.
"Terbiyesiz! Hadsiz! Ne sanıyorsun kendini? İki güldük, nazik davrandık diye açık kervan kapısı mı sandın?”
Cevap vermesine fırsat vermeden pastaneden çıktı ve gideceği yönü hesap etmeden yürümeye başladı. Adımları kaldırım taşlarını yerinden sökebilecek kadar sertti. O kadar hızlı yürüyordu ki sıcak havayı esmeyen rüzgâr ile buluşturmuştu. Yüzüne yapışan saçlarını geriye itti. Sinirden saçını başını yolmak istiyordu ama kendine acıyordu. Neden hıncı kendinden çıkartacaktı ki? Geri dönüp o geri zekâlıdan çıkarmalıydı! Erkeklerin kendilerinde yersiz haklar bulmasından nefret ediyordu. Çevresinde ne kadar karşı cins varsa hayvandı, öküzdü, bencildi! Tam kurtuldum dediğinde karşısına başka bir zekâsız çıkmıştı.
"Dur! Kıvırcık! Bekle, lütfen!" Arkasından seslenen çocuk ile duracak gibi olsa da yürümeye devam etti. Durmayacaktı, eğer dursaydı kendine hâkim olamadan yerdeki çocuğun kafasına geçirecek ve genç yaşında katil olacaktı. Katil olduğunu öğrendiğinde babasının yüzünde belirecek ifade keyfini birkaç saniyeliğine yerine getirmişti. Hayatı boyunca istediği insan profilini gerçekleştirememiş kızının üstüne bir de katil olduğunu gördüğünde herhalde kalp krizi geçirir ya da Ali Rıza Bey gibi felç geçirirdi. Neredeyse gülecek gibi olmuştu ki kolunu tutan el ile sinirleri yeniden gerildi.
“Gerçekten hızlı yürüyorsun.”
“Ne diyorsun ya? Sapık mısın çocuk, bırak peşimi defol git!”
"Tamam, haklısın özür dilerim." Gerçekten özür dilediği için hemen affedileceğini mi sanıyordu? Resmen Alarçin’i daha fazla sinir etmek için elinden geleni yapıyordu!
Kol çantasını sinirle çocuğun kafasına çarptı. "Özür mü dilersin? Özür mü dilersin? Madem özür dileyeceksin, o zaman hiç yapmayacaktın geri zekâlı! Önce hata işle sonra özür dile affedilmeyi bekle! Sizi böyle yetiştiren annelerde suç! Yaptığınız her şey yanınıza kar kalacak, karşınızdaki ne hissediyor, ne düşünüyor umurunuzda olmayacak, oldu!”
Çantasını sıkıca tutup yoluna devam edecekti ki yeniden önüne geçti Bavul Kahramanı. Hiç beklemediği bir anda dizleri üzerinde yere çöktü ve elinde tuttuğu kutuyu havaya kaldırdı hediyesini kraliçesine sunan bir şövalye gibi… "Özür dilerim. Seni sinirlendireceğimi bilmiyordum. Çikolatayı görünce refleks olarak elim-“ kızın daha fazla sinirlendiğini görünce açıklamayı yarıda kesti ve kolunu biraz daha kaldırdı. “Lütfen bunları kabul et."
Üzerinde yeşil benekleri olan beyaz pastane kutusuna merakla bakmamak için kendini zor tutuyordu. İfadesini korumak konusunda hiç bu kadar zorlanmamıştı. "Ne bu?"
"Ekler. Kalan tüm ekler. Almadan gittiğin için kendimi kötü hissettim. Kabul et lütfen."
"Senin aksine ben tanımadığım kişilerle muhatap olmuyorum! Al eklerini kendin ye, bitince de kendi dudaklarını silersin!"
Gitmeye yeltenince bu sefer daha yüksek sesle bağırdı. "Özür dilerim! Lütfen beni affet lütfen!" İnsanlar ikisini gülerek izliyordu ama Alarçin’in tek hissettiği rezil olduğuydu.
"Rezil ediyorsun beni!"
"Affedecek misin beni?"
Dili tutulmuştu adeta! Hiç tanımadığı birinin ona ek vermek istemesini asla anlamıyordu. Hem odundu hem de jest yapmaya çalışıyordu. O kimdi ki? Kimdi bu çocuk?
Ya ekleri alacaktı ya da arkasını dönüp gidecekti. Alarçin ikisini birden yaptı. Ekleri alıp arkasını döndü ve yoluna devam ettim. İnsanlar arkasından alkışlıyor çocuğa peşinden gitmesi gerektiğini söylüyorlardı ama genç adam bir ateş parçasını andıran kızın peşinden giderse ne olacağını gayet iyi biliyordu.
Alarçin geldiği yolu gerisin geri yürürken paketin bantlarını açıp, kapağını kaldırdı ve içine dizilmiş eklere baktı. Yürümeyi bırakmadan eklerden bir tanesini ağzıma atarken pastanenin önünden geçiyordu, peşlerinden dışarı çıkmış ona bakan garsonlar elindeki kutuyu görünce birbirlerine bakarak güldüler.
Kızaran yanaklarını gizlemek için başını başka yöne çevirdi ve gözden uzaklaştığında bir tanesini ağzına atıp istemsizce güldü. Eke olan düşkünlüğünden nefret ediyordu, sırf bu yüzden çocuğa karşı koyamamıştı!
Yurda dönene kadar eklerin hepsini yemiş, parmaklarıyla kırıntıları topluyordu. Kapağı kapatacağı esnada eğik el yazıyla yazılmış ismi gördü.
Ali.
Shakespeare asırlara yayılan aşk hikâyesini şu sözlerle süslüyordu.
Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur.
Ölümleri olur zaferleri,
Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi...
En tatlı bal bile tattıkça bıkkınlık verir,
Aynı tat isteği, iştahı köreltir.
Onun için ölçülü sev ki; uzun sürsün sevgin,
Hedefe hızlı giden, yavaş kadar geç varır…
Kahraman artık bir isme sahipti. Küçük bir hayatı sarsacak, yenileyecek, düzenleyecek büyük bir isimdi bu. Geçmişi ve geleceği bugüne bağlayacak, alışılmışın dışında bir özgürlük bahşedecekti kırılgan bir ruha. Bu özgürlüğün adı Alarçin’e Ali’nin ismi kadar uzaktı. İmkânsızlıkların içinde bir imkân, uzaklıkların içinde yakınlıktı. Bilinmeyen bir şey vardı ki unutulmaması gerekiyordu.
Ölçülü sevmeliydi insan, uzun sürmesi için.