12. Bölüm

4600 Kelimeler
“Müsait bir yerde!” Sesime yansıyan sinirimi dolmuş şoföründen çıkartmak istercesine inmek için bağırdığımda yanımda oturan teyze korkuyla irkilerek bana bakmıştı. Şoför ise bu öfkeye sebep olacak bir şey yapmadığı için şaşkındı. Ani bir frenle durup kapıyı açtığında durmasını beklemeden dolmuştan indim ve evime çıkan yokuşu tırmanmaya başladım. Nasıl da pişkin pişkin gülmüştü terbiyesiz! Sen kimsin? Kimsin kardeşim kimsin? Hangi hakla benim dudağımı silmeye çalışırsın? Çalışmak mı? Çalışmadı ki direk sildi. Hatırlatmak zorunda mısın o anı? Sen benim iç sesimsin, huyuma suyuma gidip beni sakinleştirmen gerekiyor, üstüme gelip sinirlerimi hoplatman değil! Zaten sinirimi kimden çıkaracağımı bilmiyorum, elim ayağım titriyor kendime gelemiyorum hala! Ne güzel vurdum ama gördün mü? Sen herkesin içinde, Kaan'ın önünde dudağımı silersen dayağı da öyle hak edersin işte! Hah işte! Sadede geldin sonunda. Sorun Kaan'ın önünde yapması mı? Yoksa sadece yapmış olması mı? İkisi de! Bunu yapmamalıydı! Beni rezil etti! Poyraz’ı düşünceli zannederdim, görüyorsunuz ki değilmiş! Merdivenleri, mermeri kırmak ister gibi çıkarken yumruğumla duvara vuruyordum. Zinciriyle parmaklıkların ardında dolaşan azılı suçlular gibiydim. Metali parmaklıklara vurarak karşımdakilere korku aşılıyordum demek istesem de apartmanda benden başka kimse yoktu ve tehlike aşıladığım tek kişi yumruğumu vurduğum duvardı. Kata vardığımda durup çantamın içindeki anahtarımı bulmaya çalıştım ama içinde anahtar hariç bütün ıvır zıvırlar vardı. Sinirime eklenen bıkkınlığım çıldırma seviyemi arşa çıkarınca evin ziline üst üste basıp, yetmeyince kapıyı tekmelemeye başladım. Bir kere de vaktinde açın şu kapıyı ya! İlla vura vura kırdıracaksınız, sonra Alarçin kapıyı kırdı vay hayvan vay! "Anne kapıyı aç!" "Kız ne oldu ne?" Annem kapıyı ardına kadar açtığında, dengemi kaybederek evin girişine yapıştım. Yerden kalkmadan ayakkabılarımı çıkartıp yerde bir komanda gibi sürünerek banyoya gittim ve içimdeki siniri yok edebilirmişim gibi işedim. Her sinirlendiğimde o an tek eksiğim buymuş gibi idrar kesem doluyordu. Banyoda keyfine on beş dakika daha bekleyip biraz daha sakinleştim demek isterdim ama diyemiyorum çünkü içimdeki öfke durmadan devir dayım yapıyordu! Unuttuğum onca anıyı benden saklayan ailem ve bana iş teklif ettikten sonra eski ilk aşkımın önünde dudağımdaki çikolatayı silen Poyraz sinirlenmem için yeteri kadar sebep oluşturuyordu. Çok teşekkürler, sayenizde akıl hastası oldum! Sonunda kapının ardında durmadan konuşarak çıkmamı bekleyen annemi susturmak için kendimi banyodan dışarı attım. Sinirimin konumunu koruduğunu görünce kaşları çatıldı, kollarını göğsünde bağladı endişeyle. "Ne oldu sana? Neden bu kadar sinirli geldin eve? Doktor ne dedi? İyi misin?" "Değilim hiç iyi değilim! Kimseyi görmek, konuşmak istemiyorum! Rahat bırakın beni ya! Dört bir yandan kuşatılmış şehir gibiyim, yeterli silahım olmadığı için karşılık veremiyorum ama yeraltında sakladığım bombalarımı çıkartmama engel değil mi. Bile bile mayına basıyorsunuz, gelmeyin üstüme artık! Bende insanım, benim de bir canım, sabrım var.” Montumu yırtar gibi çıkartıp yere attım ve tekmeleyerek odama götürdüm. Kapıyı arkamdan sertçe kapatırken kendimi yüzüstü yatağa bırakıp yüzüm yastığa gömüldüğü gibi çığlık attım. Hedefim nefessiz kalana kadar öylece kalmaktı ama canımı sevdiğim için ve saçlarım boynuma urgan gibi dolandığı için bunalıp yattığım yerde saçımı başımı yoldum, delirmiş gibi bir o yana bir bu yana gittim geldim. Yuvarlanmak uykumu getirmiş, gözlerim kendiliğinden kapanmıştı. Yeniden açtığımda telefonum konumu belirsiz bir noktada, beynime zonklarcasına çalıyordu. Zaman kavramı zihnimde belirsiz bir noktada uçuşup duruyordu. Hangi aydayız? Burası benim odam mı? Ben bu eve nasıl geldim? Bir süre odamın karanlığına boş gözlerle baktım. Bir izleyicim olsaydı içime bir şey kaçtığını düşünerek korkarak cami hocası çağırır ve beni okumasını isterdi. Tövbe tövbe! Bir süre önce susan telefonum ikinci kez çalmaya başladığında el yordamıyla yatağın içinde bulup açtım. Ekrana bakmak aklıma gelmemişti ki şu an ki zihnimle baksam bile anlamayacaktım. "Alo?" dedim karşı taraftan ses gelmeyince. Yoksa gizli bir hayranım mı var? Beni arayıp nefesimi veya sesimi dinleyip kapatıyor mu? Ya şu an beni gözetliyorsa? Ya her gün peşimdeyse? Gergince yutkunup yattığım yerden doğrulmaya çalışsam da beceremedim. "Alo kimle görüşüyorum alo?" "Alarçin,” dedi nihayet karşıdaki ses. Sapık olsaydı konuşmazdı değil mi? Allah’ım ne olur sapık olmasın, ne olur! "Evet, ben Alarçin sen kimsiniz?" Vakitsiz uyku dil bilgisi kurallarından çıkmamı sağlamıştı. Resmen cümle kurma yetimi kaybettim, görüyor musunuz? "Ben Poyraz." İsim zihnimde bir karşılık bulmaya çalıştı. Tanıdığım yüzler sırayla önümden geçip giderken Poyraz’ın sureti ikinci turu dönüyordu. "Bende Alarçin." Beni arayan oydu, adımı bilmiyormuş gibi ikinci kez tekrar etmek de ne bileyim yani… "Evet,” dedi yumuşak ve sakin bir sesle. “Biliyorum, seni ben aradım." “Neden?” Bence çok makul ve yerinde bir soruydu. Beni neden aramıştı ki? Ayıldıkça hatırladığım anı parçası ne kadar sinirli olduğumu hatırlatıyordu ama umursamayacak kadar yorgundum. “Özür dilemek istiyorum.” "Çok sinirliyim sana." Kendime hâkim olamadan dudaklarımdan fırlayan kelimelerin ardından gözlerimi kapatıp boştaki elimle yüzümü ovuşturdum. Hala eve geldiğim kıyafetlerimleydim ve pantolonum göbeğimi sıkıyordu. "Biliyorum," dedi. Sesi az önceki yumuşaklığın aksine o kadar yorgun çıkıyordu ki içimde tuhaf bir sızı oluşturmuştu. "Yapmamam gerekirdi." "Ayrıca gülmemeliydin, ortada gülünecek bir şey yoktu." Alt tarafı yüzüne tokat attım, insan tokat yediği için neden gülerde ki? Arsız mısın sen? "Haklısın." "Haklı olduğumu biliyorsan neden yaptın? Madem hata olduğunu biliyorsun, bunu neden o anda düşünemedin?" "İnsan bazen düşünmeden hareket eder, iş işten geçtiğinde ise pişman olur. Bende o an ne yaptığımı anlamadım, kendimde değildim." "Olman gerekirdi." "Biliyorum. Gerçekten özür dilerim, beni affedebilecek misin?" Sen bu ses tonuyla konuşursan ben nasıl hayır diyebilirim ki? Ayrıca düşündükçe ortada büyük bir şey olmadığını fark ediyordum. Ağzımı silmiş olması da büyük olaydı ama esas olayı ona tokat atarak ben çıkartmıştım. Yalnızca utanarak peçeteyi elinden alabilirdim. Belki de ağzımın kenarında çikolata olduğunu söylemenin beni utandıracağını düşünmüştü. Utanmamamı isterken kendisi rezil olmuştu ama suçumu söyleyerek suçunu hafifletemezdim. Çaktırmadan gösterebilir, ima edebilirdi. “Bilmiyorum,” dedim hafif oyunbaz bir tavırla. “Sanırım biraz çabalaman gerekecek. Bedava özürle peynir gemisi yürümez.” Atasözünü evirip çevirerek farklı bir boyuta getirmiştim ama bunu dert etmeden güldü. Gülüşünü duyduğumda tenimde oluşan karınca düğününü nasıl anlatırım inanın bilmiyorum. "Zamanı mı bilmiyorum ama iş konusunu düşündün mü?” dedi bir süre sessizce bekledikten sonra. Konuşmasaydı yeniden uykuya dalacaktım. "Düşündüm," dedim yan dönüp yastığıma sarılırken. Artık kimseden korkmayacak, istediklerini yapmayacaktım. Bu benim hayatımdı ve geçmişimi unutarak kendime en büyük kötülüğü yapmıştım. İnsan dünü elinde olmayınca bugün kimsesiz oluyordu. Elimde olan tek şey geleceğimdi ve babam bu konuda söz hakkına sahip değildi. Yaptıklarımdan ben sorumluyum, kötüyse kötü iyiyse iyi. Karşıma çıkacaklara tek başıma göğüs germeliydim. "Peki, cevabın?” Saniyeler önce yorgun olan sesi bir anda heyecanlı bekleyişe dönüştüğünde kendimi tutamayıp gülümsedim. Cevap vermeden önce ciğerlerime güçlü bir nefes çekip odamın karmaşasına geri bıraktım. Bu hayatımın büyük değişikliğine attığım kocaman adım için bana cesaret ve güç sağlamıştı.   "Evet." Bu saatten sonra korkacak kimsem yoktu. "Ciddi misin?" "Böyle bir konuda şaka yapacak bir insan mıyım?" Tamam, belki öyle biriyim ama konu benimle alakalı ve böyle bir durum için döneklik yapmam. Gözlerim yaşardı, büyüdün mü kız sen? Galiba büyüdüm. Biraz geç oldu ama olsun. "Bak bu konuşmayı kayıt altına aldım. Uyku sersemiydim diyerek geçiştirmek, hatırlamıyorum demek yok, tamam mı?" "Yok. Sözüm söz, bu işi yapacağız." "Biliyordum! Kabul edeceğini biliyordum!" Annesi parka gitmeyi kabul etmiş bir çocuğun sevinciyle aynı sevinci yaşıyordu şu an. Onun neşesi benim karnımı acıktırmıştı. Akşam yemeği yemeden uyuduğum için midem atara gidere ne gerek vardı, yemek yiyip öyle kudursaydın diyordu adeta. Ayrıntıları sonra konuşacağımıza karar verip bir kere daha özür diledikten sonra telefonu kapattım ve yatağımdan kalkıp karanlıkta önümü görmeye çalışarak pijamalarımı giyindim. Uyku sersemliğimle karanlık birleşince bir kere yere düşmüş, iki kere ayağımı yatağıma vurmuş bir kere de kafamı duvara yapıştırmıştım. Neyse ki aldığım darbeler ayılmamı sağlamıştı da mutfağa ayık kafayla gidebildim. Ocağın üzerindeki tencerelerin kapaklarını sessizce açıp içlerinde ne olduğunu anlamaya çalışırken kapı ufak bir tıkırtıyla çalındı. Korkuyla başımı hole çevirdim. Yoksa evin içinde biri mi var? Bu saatte yemek yerken yakalanırsam ağızlarında kurtulamazdım, umarım bizimkiler uyanmamıştır! Yanlış duyduğumu düşünüp tencereye geri döndüm ve çekmeceden aldığım kaşığı pilava daldırıp ağzıma tıkıştırdım. Isıtsam güzel olurdu ama annem kesin uyanırdı, kesin! Ben pilavdan aldığım üçüncü kaşığı mideme gönderirken aynı sesi bir kez daha duydum. Kapağı ses çıkarmasın diye masanın üzerine bırakıp çıplak ayaklarımla parkeyi çıtırdatarak dış kapıya doğru yürüdüm. Saatin kaç olduğundan haberim yoktu ama ev sessizliğe büründüğüne göre gece yarısını geçmişti. İyi de bu saatte bize kim gelir? Hırsız? Hırsız kapı çalar mı be? Ay! Ya bu bir taktikse? Ben kapıyı açtığım gibi üzerime bayıltıcı sprey sıkarsa ve içeri girip varımızı yoğumuzu çalarsa? Kapıyı açan ben olduğum için zorla girme söz konusu olmazdı ve eğer hırsız profesyonelse ki böyle bir plan kurmuşsa zeki olabilirdi, hiç iz bırakmadan evden çıkıp gidebilirdi. Hadi ayakkabılarımı çalmasını sineme çektim diyelim, babamın azarlarından nasıl kurtulacaktım? Allah’ım sen bana sabır ver! Hırsız olsaydın seninle iyi para kazanırdık, bu fikri yazalım bir kenara boşa gitmesin. Kapı bir kere daha çaldığında tedbir için delikten baktım ve Suat’ın kapı deliğine yerleştirilmiş tuhaf camın ardından oldukça değişik çıkan yüzünü görüp irkildim. Bu ne çirkinlik ya? Karanlıkta karşıma çıksa korkudan altıma ederdim. Bir de yüzünü deliğe yaklaştırmış, açmış gözlerini bakıyor. “Kim o?” diye sordum her ihtimale karşı. Belki kuzenimin kılığına girmiş bir hırsızdı. Belki de Suat’ı rehine gibi önünde tutuyor ve onu görünce kapıyı açacağımı zannediyordu. O zaman açmamam daha mantıklıydı. Direk polisi aramalıydım. Ama ya ben polisi ararken Suat’ı öldürürse? “Kızım benim açsana kapıyı!” “Suat sen misin?” Sanki hırsız orada olsa, bende buradayım canım, diyecekti. “Teksen bir, de.” “Bir,” dedi önce. “Ya beni soktuğun duruma bak, saçma saçma konuşma benim işte dondum diyorum sana, aç şu kapıyı!” Yo, dondum dememişti ki bana. Aç artık şu kapıyı! Kilide takılı anahtarı çevirip kapıyı açtığımda, karşımda soğuktan titreyen bir adet Suat bulmayı tabii ki bekliyordum sonuçta delikten görmüştüm, beklemediğim şey ise elindeki pastane kutusuydu. Her ihtimale karşı arkasında başka biri var mı diye kontrol ettikten sonra Suat’a odaklandım. “Ne istiyorsun gecenin bu saatinde? Aklını kaybettin de bulmaya mı çalışıyorsun Suat?” “Bak ya,” başını yana yatırıp yüzünü buruşturarak bana nankörsün bakışı attı. “Ben senin için ekler alayım, ayağına getireyim senin yaptığına bak.” “Ne aldım dedin?” Ekler mi demişti ben mi yanlış duymuştum? Ne olur rüya görüyor olmayayım ne olur! “Yengem moralinin bozuk olduğunu söylemişti, bende sana ekler aldım.” “Suat,” dedim ama devamını getiremeden gözyaşlarım uykulu gözlerime yerleşmişti. “Benim için mi aldın yani?”   “Bugün eve mutsuz gelmişsin,” kutuyu bana uzattı, “Al ye moralinin düzelsin.” “Bu saatte mi?” Burnumu çektim gürültüyle. Ağzından alaycı bir ‘hah’ çıktı. “Çenende pirinç tanesi var, bu yemek yediğin anlamına geliyor. Saat senin için sıkıntı değil.” Başımı aşağı yukarı salladım ve çıplak ayaklarımla soğuk terliklere basarak Suat’a sarıldım. Bütün bu gizemlerin, söylenen yalanların ve sırların arasında bunalmışken Suat elinde bir kutu ekler tatlısıyla belirmişti. Bu bile onun diğerlerin farklı olduğunu, bana gerçekten değer verdiğini gösteriyordu. “Teşekkür ederim,” dedim tutamadığım yaşlarımı kabanına dağıtırken. “Çok teşekkür ederim Suat.” “Bana teşekkür etmene gerek yok,” dedi. Ben tam geri çekilip nedenini soracakken sırtıma vurdu. “Vazgeçtim, var. Gecenin bu saatinde donmayı göze aldım. Sizin için yaptıklarıma karşılık on çeyrek altın almam lazım.” “Abart abart, alırız bir tane çikolatalı altın yersin. On çeyrek altını kim kaybetmiş ki sen bulasın?” Geri çekilip titreyerek eve geri girdim ve elindeki kutuyu aldım. “Bunları afiyetle yiyeceğime emin olabilirsin canım kuzenim.” “İyi, afiyet olsun. Ben gidiyorum… Hayret, sizinkiler nasıl uyanmadı bu kadar gürültüye?” “Vallahi bende şaşkınım.” İyi geceler dileyip kapıyı yavaşça kapattım ve kilitleyip aynı sessizlikle odama geri döndüm. Yatağımın üzerine oturup, pencereden yansıyan ay ışığında parlayan kutuyu açtım ve eklere aşkla baktım. Bir tanesini ağzıma tıkıştırırken Suat’ın beni düşünmesini düşünüp duygulanıyordum. Üçüncüyü ağzıma attığımda gözyaşlarım kutunun içine damlamaya başladı. Hepsi bittiğinde elimde kalan boş kutuya sarılıp ağlayarak yarım kalan uykuma devam ettim. Sevgisizlik içerisinde ufak bir sevgi kırıntısı görmek hissiz ruhumu fazla etkiliyordu. Sanırım içimde minnoş bir ev kedisi hassasiyeti vardı. * Birkaç saat sonra sabahın geldiğini annemin odama girip ek kutusuyla birlikte uyuduğumu görerek çıldırmasıyla anladım. İrkilerek kendimi öne attığımda annem güneşliklerimi çekerek beni acımasız güneşe maruz bırakmıştı. Yüzüme çarpan güneşi pastane kutusuyla engellemeye çalışırken söylenmekte olan annemi dinliyormuş gibi yapıyordum. “Bizimle yemek yemeyi tercih etmedin, gece kalkmışsın pilav yemişsin bir de kapağını açık bırakmışsın. Tüm gece şeytan kim bilir neler yaptı yemeğe! Bu kadar mı nefret ediyorsun bizden?” "Anne," dedim ama onu kırmayacak kelimeleri bulmak için biraz düşünmek zorunda kaldım. Hamileydi, hassastı ve annemdi. Bunlara rağmen benden bir şey saklıyordu ve bunu yediremiyordum! Madem bana bu kadar değer veriyordu, o zaman neden hiçbir şey anlatmıyordu? Neden susuyordu? "Yoruldum sadece. Zihnimde çok şey var, hangisini kontrol edeceğimi bilmiyorum. Babam bir yandan, abimler bir yandan, sen bir yandan! Her şey o kadar üstüme geliyor ki ne yapacağımı şaşırdım. Unuttuğum şeylerin altında eziliyorum ama sen bana el bile uzatmıyorsun!" Yatağıma oturdu ve ağlamaya başladı bir anda. Hamilelik hormonlarına tekme tokat dalmışım da ağlamaya başlamışlardı sanki. Ne yapacağımı bilemeden kollarımı tombik bedenine sardım. Ağlamasın diye teselli ederken bu hale nasıl geldiğimizi anlamaya çalışıyordum ama bulamıyordum. En son isyan eden, bunalmış taraf bendim ama neyse. “Sen bu kutuyu nereden buldun?” dedi ağlaması dindiğinde hala kucağımda olan pastane kutusuna bakarak. “Suat getirdi gece, sen moralimin bozuk olduğunu demişsin ya.” Bir süre boş gözlerle bir bana bir kutuya baktı. “Demiş miyim?”  “Sen demediysen nereden bilecek ki mutsuz olduğumu?” Elinin tersiyle yaşlarını silerken son anda aklına gelmiş gibi güldü. “Dedim tabii ya, unutmuşum. Ekler alırsın demiştim ona, almış demek oğlum. Görüyor musun ne düşünceli, aferin. Neyse kalk şimdi yataktan temizlik yapacaksın. Ben hamileyim yapamıyorum, kaç gündür evde yoksun zaten. Sinirlerim bozuldu bıraktın gittin beni!" "Ya ne temizliği ya! Çok yorgunum ben, tüm gün yatacağım." Dizi izleyeceğim, yastıklarıma sarılıp karakterlere âşık olacağım, tüm gün yemek yiyip yataktan çıkmayacağım. Bence bunu hak ettim! "Alarçin! Bak geliyor terlik! Kalk ayağa elini yüzünü yıka, geç mutfağa yemeğini ye sonra tüm dolabı aşağı indir. Tabaklar yıkanıp, dolaplar silinecek. Hadi!" Yapılacakları dinlerken yorulan tek ben olamam değil mi? “Ya biz bu aktiviteyi her ay yapmak zorunda mıyız? Bir kere sileriz biter, sanki kapakların ardında kum fırtınası var.” “Sen bu temizlik anlayışıyla dizanteriye yakalanırsın Allah muhafaza, azıcık kendine çekidüzen ver!” Söylene söylene odamdan çıkarken sırf daha fazla söylenmesin diye kalktım. Yoksa bilirdim kendimi yorganıma gömmeyi. Kahvaltımı iğrenç, nefret ettiğim bir hızla yaptım ve temizlik giysilerimi giyinerek moda büründüm. Eski ne kadar kıyafetim varsa annem bugünler için saklamıştı sanırım. Temizlik kıyafetlerinin eski ve pis şeyler olması çok tuhaf. Madem temizlik yapıyoruz o zaman biz neden kirleniyoruz, temizlenmemiz gerekmez mi? Üzeri boşaltılmış tezgâha çıkmış tabakları çıkartılmış rafları önce cifliyor ardından ıslak bezle silip köpürtüyor, sonunda temiz yamayla köpükleri duruladığım yetmiyormuş gibi kuru bir yamayla ıslaklığını alıyordum. Ben Külkedisi gibi hırpalanırken üvey annem ve kaynanası oturdukları yerden kahvelerini içerek beni izliyorlardı. Arkamdan güldüklerine eminim ama ispatlayamam çünkü yalnızca iki gözüm var. Dolapları silip aşağı indiğimde annemin elde yıkamam konusunda ısrar ettiği tabakları tezgâha koyup sıcak suyu ayarladım. Neden bunların hepsini elde yıkamak zorundayım ki? Makineye atsam ne ben yorulurum ne de su sayacı. "Babam buldu mu kiracı?" "Yok,” dedi babaannem memnuniyetsiz bir sesle. “Doğru düzgün adam kalmadı, kimseye de güvenmiyor." Dedeme çekmiştim bu konuda. Birine güvenmek benim için de çok zordu. "Öğrenciye vermeyi düşünüyor mu?" "Öğrenciye ev mi verilir Allah aşkına? Küçük bir aileye versin işte." "Öğrenciye versin ne olacak anne? Yazık değil mi öğrencilere? Yurt bulamayan ne kadar çok öğrenci var, uygun fiyata verseniz onlardan birine sevap işlemiş olursunuz hem.” Öğrenciye ev verilmemesini de hiç anlamıyorum. Üniversite zamanımda yurttan kovulduğumda birkaç hafta kalacak yer bulamadığım için otelde kalmıştım. Otel dediğime bakmayın, duvarları böcek kaynıyordu resmen. Sonra okuldan arkadaşım Rüya ile kalmaya başlamıştım ama o da çok titizdi. Bizim ayda bir yaptığımız temizliği her sabah yapıyordu. Ama iyi kızdı, severdim onu. "Öğrenci riskli kızım. Şimdi eve arkadaşları gelir, kız atar, erkek atar mahallede adımız çıkar." "Allah aşkına şu mahallede kim parti verip eve kız erkek atmaya cesaret eder ya?" "Oy Alarçin oy! Sanki ben seçiyorum kiracıyı, deden bana soruyordu kimi alayım diye! Çok biliyorsan git sen konuş!" "Tamam ya kızma." Babaannemle hiç tanımadığım ve tanıdığım insanlar hakkında dedikodu yapmak eğlenceliydi. Evden nadiren çıkmasına rağmen herkes hakkında en ufak noktayı biliyordu. Kim kiminle evli, kaç çocuğu var, başka kimden çocuğu var, ikinci karısı, üçüncü karısı, kim nereyi kazanmış, ne okuyor, mezuniyeti, nişanı, kınası, gelinliği ne varsa… Her şeyi biliyordu. Bir de öyle ayrıntılı anlatıyordu ki, olaylar yaşanırken orada olduğunu sanmamak elde değildi. Ayakta durmaktan belime sancılar girmeye başladığı esnada babaannem iki mahalle aşağıda olan bir olayı anlatıyordu, bende yarısına kadar onu dinlemiş ortalarında dinlemeyi bırakmış içimden sonsuza kadar saymaya başlamıştım. Telefonum içinde olduğum ortamdan kaçıp dinlenebilmem için bir kurtuluş çanı gibi çalmaya başladığında duruladığım tabağı diğerlerinin yanına yaslayıp koşarak odama gittim ve köpüklere aldırmadan telefonu açtım. Artık aramayı açmadan önce ekrana bakmam gerektiğini biri bana hatırlatabilir mi? Gerekirse kafama vurun ama öğretin! Arayan Poyraz’dı. İmzalamam gereken belgeler varmış, onlar için buraya gelmiş benim de aşağı inmemi istedi. Bu temizlikten kaçmak için iyi bir fırsattı, kaçıramazdım. Bu yüzden acele adımlarla içeri gidip askılıktan uzun yeşil yağmurluğumu alıp giyindim. "Arkadaşım aşağıda, bir şey verecekmiş bana inip geliyorum." "Ne arkadaşı kız?" "Anne arkadaş işte neden sorguluyorsun?" Ben şimdi sana Poyraz’ın kim olduğunu nasıl açıklayayım? Ortağım desem ayrı, patronum desem ayrı açıklama gerekecek. En iyisi cevap vermemek. "Sana da bir şey denmiyor, menopozlu sanki." Terliklerimi giyinip kapıyı ardımdan çektim ve merdivenleri hızla indim. Kaçma heyecanıyla ne halde olduğuma bakmak aklıma gelmemişti ama şu an geri dönecek halim yoktu. Üç apartman ötedeki araba girişine yürürken mahalle kedisi Harun yanıma gelmiş benimle birlikte yürüyordu. Harun benden daha güzeldi, bunun üzerine yüz liralık bahse girerdim. “Sende bu mahallede yaşaya yaşaya meraklı bir şey oldun Harun. Kime gittiğimi merak ediyorsun değil mi? Fazla merak kediyi öldürür derler.” Sinsi sinsi gülünce kedi beni anlamış gibi tısladı. Her an üzerime atlayabilecek bir kedi olduğundan korkarak hızlandım ve Poyraz’ın arabasının yanına koştum hızla. Neyse ki Harun kindar değildi de peşimden koşmak yerine oldukça sakin bir şekilde gelip saçak altına uzanmıştı. Bu hali büyük anneannemi hatırlatmıştı bana. O da sedirine böyle yayılır etrafı izlerdi. Ölüsü rahmetli… Poyraz beni gördüğü anda arabadan inip arka koltuktaki mavi alarak yanıma geldi. Üzerinde yine takım elbise vardı ve yine çok yakışmıştı. Vücudu takım elbise için uyumlu biçimlenmişti sanki. Bir ona bir bana bakın! Kim inanır benim moda üzerine bir işe ortak olduğuma? Altımda yıkana yıkana kısacık kalmış bir eşofman, üstümde yemyeşil bir yağmurluk, kafamda annemin eski yazması… Modanın cenazesine gidiyorum, hadi sizde gelin. "Nasılsın?" Sen dün benim dudağımda kalan çikolatayı silmiştin. Unuttum sanma sakın! "Yorgun! Annem uyandığım gibi temizliğe sürükledi beni, sabahtan beri mutfak dolabı siliyorum, bütün tabakları elimde yıkadım bir de.” Peki, bu bilgiyi Poyraz ne yapsın? Alıp saklasın canım, ne yapacak? “Köpük kalmış." Bu sefer akıllık edip düşünmüş ve işaret parmağı ile yanağımı göstermişti. Aferin bak, böyle adam olacaksın.  "Temizlik yapmak zor zanaat." Elimin tersiyle köpüğü silip yorgun bir nefes bıraktım. Belim hala ağrıyordu ama burada olmaktan yana sıkıntım yoktu. "Öyle olmalı." Sırtını arabasının kaputuna yaslayıp elindeki mavi dosyayı bana uzattı ve gülümsedi. Gülüşü kalbime büyük bir karınca ordusu musallat ederken tenim uyuştu, parmaklarımı dudaklarıma örtüp kıkırdadım istemsizce. Biz şimdi gerçekten ortak oluyorduk, öyle mi? Bu adam neden bu kadar güzel gülüyordu? Biri bana bunun açıklayabilir mi? "Ses kaydını çıkarmama gerek var mı, yoksa kabul ettiğini hatırlıyor musun?" Göz devirsem de gülmeden edemedim. “Tabii ki hatırlıyorum. Bu kadar önemli bir kararı nasıl unutabilirim?” “O zaman tek yapmamız gereken imzalamak.” Ceketinin iç cebinden kalem çıkarttı ve ellerimin arasına bıraktı. "Bu yaptığımız delilik!" dedim gülerek. Babamın haberi yoktu, kimsenin haberi yoktu! Yalnızca benim ve Poyraz’ın arasında olan bir anlaşmaydı bu. İkimizin ortaklığıydı! “Bu yaptığımız çılgınlık!” "Bu yaptığımız özgürlük." Haklıydı. Kendi özgür irademle, geleceğim için inşa ettiğim yolun temeliydi bu imza! Hayatımda hiç, hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Nasıl heyecanlandıysam, "Dön sırtını,” dedim bir anda çok normal bir şey istiyormuş gibi. Sırtını mı dönsün? İstersen önünde diz çöksün Alarçin! "Sırtımı mı? Neden?"   "İmza atacağım," dedim çok normal bir şey istemişim gibi. Eliyle arabayı gösterdi. "Arabanın üzerinde imzalasana. Sırtımın ne suçu var?" "Sırt daha eğlenceliydi ama sen bilirsin tabii, sonuçta senin sırtın." Tapusu sende ne de olsa söz hakkına sahip değilim… Dudaklarımı büzüp omuz silktim ve arabanın önüne geçtim. Bir kere de normal isteklerim olsun, abartıya kaçmasam şaşırırım. İçimden kendime saydırıyorken gözlerim kâğıtlarda geziniyordu. İş diye kandırıp böbreklerimi almasın benden? İmza atarsam böbreklerimi kaybedebilirim. Yazıları okumamı sabırla bekleyen Poyraz’a baktığımda yemek masası boyutundaki sırtıyla göz göze geldim. Kocamandı, kocaman! Annem buna uzun bir pazar kahvaltısı kurardı. “Ne yapıyorsun?” "İmzalamanı bekliyorum Alarçin.” İstediğimi gerçekleştirmesi beni o kadar mutlu etmişti ki küçük sevinç çığlığımı içimde tutamamıştım. Dosyayı bana çevirdiği sırtına yasladım ve adımım yazdığı yerleri imzalamaya başladım. Attığım her imza içimdeki kalın duvara bir balyoz darbesi vuruyordu. Son imzayı attığımda içime yerleşen yersiz korku, ellerimin buz kesmesine sebep olmuştu. Ya bütün duvarlarım kırılırsa? Ya her şeyi en baştan kurmak zorunda kalırsam? “Bitti,” dedim korkumu gizlemeye çalışarak. Kalemi kapatıp bir adım geriye gittim. Poyraz masalıktan ortaklığa geri dönerken bana döndü ve elini uzattı gülümseyerek. “Hayırlı olsun.” Elini tuttum, uzun parmakları küçük elimi sıkarken yüreğim küçük bir serçenin kalbi gibi titriyordu. “Hayırlı olsun.” "Senin ateşin var," dedim kaşlarımı çatarak. Benim ellerim soğuktu ama onun elleri bu havaya göre oldukça sıcaktı. Düşünmeyi endişem yüzünden kaybedip alnına dokundum. “İyiyim,” dedi sesi oldukça derinden geliyordu. Burnu tıkanmıştı sanırım. “Gerçekten iyiyim Alarçin, önemli bir şey yok.” Kendimi tutamayıp, bok iyisin, dediğimde gözleri şaşkınlıkla açıldı. Adamla ortak olduk, ani tepkilerimi elbet bir gün öğrenecekti. O çok umarsız ben çok iyi yürekli bir insan olduğum için bütün itirazlarına rağmen hastaneye götürmeyi teklif ettim ve hayır demesine izin vermeden koşarak eve çıktım. Annemin bağırıp çağırmalarını önemsemeden üzerimi benden beklenmeyecek bir hızla değiştirdim ve eşyalarımı aldığım gibi evden kaçtım. Harun beni ikinci kez görünce hayretle miyavladı. Her zaman ki konumlarını koruyan kardeşler Nuriye ve Düriye merakla beni izliyordu. “Kız yine nereye gidiyorsun?” Yine mi? Siz az önce beni mi gözetliyordunuz? “Az önce gördüm çok paspaldın, şimdi iyisin ama.” Sağ ol ya, ne güzel iltifat ediyorsun Düriye… “Elbise yakışıyor buna, pantolonla çok şişman.” NE? Pantolonla şişman mıyım? “Şişman değil, değil. Boyu kısa yere fazla yakın.” Kaşla göz arasında yerin dibine sokuldum resmen. Geri dönmeme az kaldı mesela, her an Poyraz’ı yarı yolda bırakabilirim. “Ben kısa değilim bir kere, yer çok uzun!” İkisi karşılıklı birbirine bakıp gülerken somurtarak yürümeye devam ettim. Kısa ve şişman oldum saniyeler içinde, uzun süre toparlanamam ben. Nuriye ile Düriye kardeşleri geride bırakıp hala bekleyen Poyraz’ın yanına vardım ve ön koltuğa oturmak yerine arka koltuğa yerleştim. “Şoförüm olduğunu düşünüyorum, derken ciddiydin sanırım.” Dudaklarındaki alaycı gülümseme olmasa, iğneliyor sanırdım ama sanmadım çünkü daha önce söylediğim şeye gönderme yaptığını anlamıştım. "Mahalleden çıkana kadar biri görmesin şimdi. Sen sür hadi." Koltuktan gelen deri kokusu beynime tesir ediyordu. Poyraz halime dikiz aynasından bakarak gülüyordu. Dün geceki bölük pörçük uykum ve sabah ki temizlik işkencemden dolayı her an uykuya hazır programdaydım. Gözlerim bir açılıyor bir kapanıyordu. Gözkapaklarımın ardındaki kızıl karanlığın içinde değişik suretler belirip kayboluyordu. "Öne geçmeyi düşünmüyorsun sanırım." Poyraz’ın sesi yattığım yerden sıçrayarak doğrulmamı sağlarken yaptığı ani fren ile iki koltuk arasına yapıştım. “Geri zekâlı,” dedi Poyraz fren yapmasını sağlayan öndeki aracın sahibine ve kornaya bastı sinirle. Araba ona korna ile karşılık verince konu kapandı ve başını bana doğru çevirdi. Koltuğa yapıştığım için yüzlerimiz arasında santimler vardı. "Uyuyor muydun sen?" Gözlerimi peş peşe kırptım ayılmak için. "İçim geçmiş." Artık öne geçmem gerektiği için esneyerek botlarımı ayağımdan çıkarttım ve ön koltuğun dibine attım. Daha rahat geçmem için yavaşlayınca yerimde doğrulup ayağımı ön koltuğa attım. İki koltuk arasından geçmek kolay olmadığından öne geçerken ayağım sertçe yüzüne çarptı. "Ay! Özür dilerim." "Önemli değil," dedi çenesini ovuştururken. Gerçekten kilo mu aldım ben? Gecenin köründe ek yiyerek uyursam geçemem tabii ki! Sonra düş Nuriye Düriye kardeşlerinin ağzına! Ön koltuğa oturup botlarımı geri giyinmeye çalıştım. “Kemerini tak.” Demesine kalmadan ikinci ani frenle öne doğru sektim. Kafamı torpido gözüne vuracağım esnada araya giren eli bunu engelledi. Fren sesi kulaklarımda çınlıyordu ama daha baskın olan korna sesleriydi. Nefesim seslerle aynı oranda hızlanmıştı. Biri hemen kulağımın dibinden önüme bakmamı söylüyordu, ben bakıyordum ama görmüyordum. Hareket edemiyordum. Her şey kilitlenmiş, felç geçirmişti sanki. “Hayvan oğlu şerefsiz!” Poyraz ben ne olduğunu anlamadan arabadan inip öndeki aracın şoförünü arabasından indirdiğinde oturduğum yerden şaşkınlıkla olanları izliyordum. Adamla uzunca bir süre karşılıklı atıştılar, genelde bağıran taraf Poyraz’dı gerçi. Adam da bu kadar sinirlenmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu tahminimce ama karşısındakinin onu duyduğu söylenemezdi. Sonunda arabaya geri bindi ve kapıyı kapatıp soluklandı. Konuşup onu daha fazla gaza getirmek istemiyordum ama sinirlenmekte sonuna kadar haklıydı. Karşımda böyle bir hale büründüğü için utandığını anlamıştım. Buna gerek olmadığını göstermek için dudaklarımın mührünü kopardım. "Hayır, madem araba süremiyorsun neden trafiğe çıkıyorsun o zaman? Kim veriyor bunlara ehliyeti hiç anlamıyorum. Tek kendine zararı olsa yine iyi, bir sürü insanın hayatını tehlikeye atıyor bir de! Düşüncesiz insan topluluğu!" "En iyisi uçmak değil mi?” dedi bir anda bana dönüp. “Kanatlarımız olsa gökyüzünü istediğimiz gibi kullanırdık. Kuşlar şüphesiz özgürlüğü doruklarına kadar yaşayan canlılar.” Başımı gökyüzüne çevirip göç etmeye hazırlanan kuş sürülerine baktım ve içimi çektim belli belirsiz bir imrenmeyle. "Kesinlikle haklısın. Sessiz sedasız, sorunsuz, kavgasız yaşıyorlar.” "Belki onlarında aralarında kornaları vardır. Guguk guguk, diye bağırarak trafiği yönlendiriyorlardır." Çıkardığı kuş sesiyle gözlerim kocaman olurken inanmakta güçlük çekerek ona döndüm. "Ne? Bir daha söyle." "Guguk guguk," gözleri haylaz ve oyunbaz bir çocuğun gözlerini andırıyordu. Taklidini duyduğumda gülüşümü tutamadım ve alayla yineledim. "Guguk guguk mu?" "Kuşlar nasıl ses çıkarır ki?" "Cik cik cik?" dedim çok iyi biliyormuş gibi, oysa kafadan sallamıştım. "Hayır, civcivler cik cik diye ses çıkarır. Güvercinler guguk der." Hayretim o devam ettikçe artıyordu. Konuyu kapatmak istemediğim için devam ettim. Onu bu halde görmek neşemi tavan yapmıştı ve az önceki siniri de uçup gitmişti. "Pekâlâ, martılar nasıl ses çıkarır?" "Yiaak yiaak." Koskocaman adam, yanımda kuş sesleri çıkarıyordu ya değmeyin keyfime. Otuz iki diş gülerken başımı koltuğa yasladım. "Peki serçeler?" "Yiyik yiyik." Kıkırdadım ama kendimi salmadan toparlandım. Kollarımı göğsümde birleştirmiş neşeyle bakıyordum hasta ama canlı gözlerine. Saniyeler içinde ruh hali değişmişti ve sinirindense bu halini yeğliyordum. "Mavi ayaklı sümsük kuşu?" dedim onu şaşırtmak için. Bu kuşu yalnızca gerçek kuş belgeseli izleyenler bilirdi. Dizi ve filmlerin haricinde izlemeyi sevdiğim bir diğer tür belgeseldi. Özellikle hayvan belgeselleri. İnsanlardan bambaşka ve uzak bir hayat yaşıyorlardı, oldukça ilginç hayvanlar vardı ama bizim sadece bilindik türlerden haberimiz vardı. Kaşları düşündüğünü belli eder gibi çatıldı. "Mavi ayaklı sümsük kuşu mu?” dedi kaşlarını çatarak. Gözleri böyle bir kuşun gerçekten var olup olmadığını düşünür gibi kısılmıştı. “Onların sesi var mı?” Vay! Mavi ayaklı sümsük kuşunu biliyordu, ilginç! "Bence yok," dedi omzunu silkip. İçimden bir ses sırf benimle uğraşmak için aksini söylediğini düşünüyordu. Sesi olmayan canlı mı olurdu canım? "Sesi olmayan kuş mu olur Poyraz?" Kuş bu sonuçta, illa ki bir şekilde iletişim sağlayacaktı.  "Saçmalama var da sen bilmiyorsun." "Asıl sen saçmalama, sümsük kuşlarının sesi yok." "Ya tabii tabii!" Onu umursamadığımı belli ederek başımı yola çevirdim. Sessiz kuş olmazdı, bu savımı sonuna kadar savunacaktım. "İnanmıyor musun bana?" "İnanmıyorum." "Pekâlâ, iddiaya girmek ister misin?” Ah hayır, bunu sakın yapma! İddia benim hassas noktam, bir kere kapıldım mı gözüm hiçbir şey görmüyor, sürekli devamını istiyorum. Yani buna girişeceksen her şeyi göze almalısın Poyraz! “Ne iddiası?” diye sordum sanki cümlesi beni etkilememiş gibi. Oysa serçe parmağımı serçe parmağına dolamamak için kendimle savaşıyordum. “Sen seslerinin olduğunu savunuyorsun, ben olmadığını. Sana olmadığını kanıtlayacağım.” “Ya varsa? Karşılığında ne alacağım?” “İstediğini yapacağım.” Bunu diyene kadar karnıma bastırarak tuttuğum elim engel olmama kalmadan havaya kalktı ve serçe parmağımı ona doğru uzattım. “Ama kaybedersen sen benim istediğimi yapacaksın, söz mü?” Kaybetmeyeceğime emindim bu yüzden bozuntuya vermedim. İsteyeceklerimin listesini kurmaya başlamıştım bile. Arabayı hastaneye dönen viraja çevirip ışıklarda durunca serçe parmaklarımızı doladı. “Söz,” dedim ve birleşen ellerimizi havada aşağı yukarı sallayıp ayırdık. İddiaya girmeyi severdim ama daha çok sevdiğim bir şey varsa o da sonucunu bildiğim iddialara girmekti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE