13. Bölüm

4953 Kelimeler
* Hastalanmak için bugünü ve bu saati bulmuş insanlarla birlikte acilde görevli olan doktorun bizi çağırmasını bekliyorduk. Şans eseri bulduğumuz boş koltuklara yan yana oturup ekranda isminin yanmasını beklerken gözlerim saniyede bir Poyraz’a dönüyordu. Başını arkamızdaki duvara yaslamış, gözleri ise halsizlikle kapanmıştı. Bayılıp bayılmadığını anlamak için yanağına vuracakken son anda vazgeçip konuşma kararı aldım. "Nasıl becerdin hasta olmayı?" Sesimi duyduğu anda kapalı gözlerini açtı. Geldik Poyraz, uyan. "Arkadaşlarla maç yapmıştık, sanırım duştan sonra direk soğuğa çıkınca çarptı." Bu hava da yapılacak iş miydi? Ben yıkandıktan sonra bir gün dışarı çıkmıyordum ki hasta olmayayım. Gerçi dışarı çıkmasam bile hasta oluyordum. "Tebrik ederim, resmen hastalığa koşmuşsun." Başımı, çocuğunu iğneleyen anne gibi iki yana sallarken elimi alnına koyup ateşine baktım düştü mü diye kontrol etmek için ama düşmemişti. "Ceketini çıkar bence, ateşin hala düşmemiş." "Üşüyorum çıkartamam." "Ateşin olduğu için üşüyorsun, hadi çıkar." Ceketini çıkarsın diye çekelerken çıkarmamak için kollarını göğsünde bağladı. "Ya bak havale geçireceksin, beyin fonksiyonların iflas verecek." "Tasarımcı mıydın, doktor mu?" Alaycı gözlerine yumruk atmıyorsam hasta olduğundandır, yoksa bilirdim yumruğumu tanıtmayı. "Peş peşe Doktorlar ve Grey’s Anatomy bitirmiş biri var karşında, saygılı olmalısın. " "Hipokrat yeminini ekranın başında mı ettin?" "Evet, bir mahsuru mu var?" "Sence?" diye sorunca esefle dudaklarımı büzdüm ve ellerimi ceketinden ayırdım. "Tamam, çıkarma sonra havale geçir de gör gününü." Hayır, çıkart diyorsam bir bildiğim var değil mi? Yoksa meraklı değilim vücuduna yapışmış gömleğine. İyilik yapalım dedik, kıymetimizi bilip sözümüzü dinleyen yok. Etrafım nankör dolu yoldaşlarım, nankör! İyilik yap denize at demişler, balık bilmezse Halık bilir. Bizim balık bilmemek konusunda bir numaraydı.  Sıkıntıyla geçen yirmi dakikanın sonunda numarası bilgisayar ekranında yanıp sönmeye başlayınca birlikte içeri girdik. Çayını içen doktor bardağını masaya bırakıp bize döndü. "Şikâyetiniz nedir?" Poyraz ağzını açamadan öne atladım. "Ateşi var. Yarım saati geçti hala düşmedi. Sesi genzinden geliyor, öksürüğü yok ama sanırım soğuk algınlığı bayağı tıkanmış çünkü." Hasta olan benmişim gibi bütün şikâyetleri sayarken odadaki gözler bana odaklanmıştı. Doktor eliyle muayene koltuğunu gösterince Poyraz koltuğa oturdu. "Pekâlâ, ceketinizi çıkartır mısınız?" Hah! Ben ne demiştim acaba? Ceketini çıkart derken bir şey biliyorduk tabii ki, boş adam değiliz sonuçta. Boşuna mı geçirdim saatlerimi dizilerin başında? Biz deyince umursama, doktor deyince çıkar. Ne yani illa diplomamız mı olsun? Sinirlendirme beni gider tıp okurum! "Tutar mısın lütfen?" Uzattığı ceketi elinden kopartırcasına alıp göğsüme bastırdım. Bakalım bir daha alabilecek misin bunu benden? Doktor Hanım, evet kendisi sarı saçlı oldukça güzel bir hanımdı, ciğerlerini dinleme bahanesiyle adamın gömleğini çıkarttırdı. Bende dâhil herkes gömleğinin düğmelerini açan Poyraz’ı izliyorduk. Adam bakışlardan nasıl utandıysa yüzümüze bakamıyordu. Yakışıklı olmak da onun cezası işte, görün. Bu kadar yakışıklı olursan illa ki bakarlar. Aklın varsa git ekmek çiğne, dayak ye, ne biliyim tipini kaydır bir daha utanmazsın. Düğmeleri tamamen açtığında karnının üstündeki uzun dikiş izini adeta parladı. Nasıl olmuştu acaba? Bıçaklandı mı yoksa? Ay! Ya mafyalarla kavga ettiyse? Yok, öyle biri değil Poyraz. Ya öyle biriyse? Gizemli bir yanı vardı, kabul ama illa mafyalarla ilişkisi olduğu anlamına gelmezdi. Ya kendisi mafyaysa? Yok, mafya falan değildir, bu savı ilk tanıştığımızda düşünmüş ve iptal etmiştim. Vücudundaki her yara izini abartırsak bizi akıl hastanesine kapatırlar, adamın bir tane yara izi var diye rolden role soktun. Bir kere benim izlerimin çoğu çocukken oldu. Sürekli yaramazlık halinde olduğum için sakarlığım devreye giriyor ve dikişlerimi arttırıyordu. Kazadan sonra izlerim artmıştı, Poyraz’ın başına da bir kaza gelmiş olabilirdi. Çıkardığı gömleği almak için yanlarına yaklaştım. "Ver ben tutarım.” Ay utanmam da yok, dik dik bakıyorum adama. Aman canım hastaneye getiren benim, bu kadarcık hakkım olsun bir zahmet. Hem doktor da bakıyor, o bakıyorsa benim bakmamda da sakınca yok çünkü ben refakatçiyim. Doktor ilacı yazıp toparlanması için serum takılmasını istedi ve bizi acile sevk etti. Poyraz gömleğini yeniden üzerine giydiğinde biraz üzülmüştüm ama böyle dolaşması daha tehlikeli olduğundan üzüntüm kısa sürdü. Sonuçta o arkadaşımdı ve kem gözlerden, nazarlardan, fitneden fücurdan korumam gerekiyordu. Böyle de cefakâr bir arkadaşım işte. Reçeteyi aldıktan sonra giyinmesine izin vermediğim ceketine sarılarak odadan çıktığımda Poyraz hemen arkamdan geliyordu. Serum için acile giriş yapıp hemşirelerin gösterdiği yatağa yatmak yerine oturdu ve kumandayla sırt kısmını kaldırıp yaslandı. Biraz sonra hemşire serumu koluna bağlayıp perdeyi çekerek bizi baş başa bıraktığında Poyraz’dan artan kısma oturup ayaklarımı aşağı sallandırdım. "Kendini nasıl hissediyorsun?" "Aynı, değişen bir şey yok." "Dur şimdi, serum etkisini gösterir biraz sonra." "Sende benim yüzümden yoruldun. Teşekkür ederim." "Yok, ne yorulması sayende temizlikten kaçtım esas ben teşekkür ederim." Yoksa şimdi annemle kristal parlatıyordum, vah çilekeş başım eve gidince çok azar yiyecekti ama olsun, her şeye değerdi. Gözlerim yatağın yanındaki garip eşyalarda dolaşırken Poyraz’ın kapalı gözlerinde durdu. Ne kadar hastaysa bulduğu her fırsatta gözlerini kapatıyordu. Kirpiklerinin gölgesi yanaklarına düşmüştü. Yüzü her zamankinden solgundu, dudakları kapalı parantez gibi aşağı bükülmüştü, göğsü nefes alıp verdikçe inip kalkıyordu. Koyu kahve saçları tel tel alnına dökülmüştü ki bu ona değişik bir hava katmıştı. “Beni izliyorsun.” Yakalandık! Yakalandık! Kırmızı alarm, herkes sığınaklara! “Hayır!” dedim aniden savunmaya geçerek. “Ne alakası var ben şey düşünüyordum sadece.” “Ne düşünüyordun?” Gözlerini açıp bana bakarken dudağı yukarı doğru kıvrılmıştı. Ne düşünüyordum? Ne düşünüyor olabilirim? Adamı izlerken ne düşünebilirim Allah’ım bana bir akıl, fikir, pot kırmama gücü nasip eyle, yalvarırım. “Karnında,” dedim sonunda düşünmeyi bir kenara bırakıp bodoslama dalarak. “Yara izi vardı. O iz nasıl oldu?" Çevir kazı yanmasın Alarçin. Çevir çevir, belki kurtarırsın. "Geçmişte olmuş bir şey." Bende onu merak ediyorum zaten. Geçmişte olduğu belli, bugün olsa taze olur bu yara gayet soluk pembe bir çizgi halinde vücudunu süslüyordu. "Mafyalarla kavga mı ettin?" Aklıma ilk gelen düşünceden kurtulmak için pat diye sorduğum soru karşısında kaşları çatıldı. "Ne? Hayır!" Mafya şıkkı elenirken geriye kaza kalıyordu ki başımıza gelen her ani ve beklenmedik olayla kaza sayılırdı. O zaman nasıl bir kaza böyle bir yaraya sebep olmuştu? “Nasıl oldu peki?” Merakıma yenik düşmüştüm. Birazdan ayağıyla kafama vurarak beni yataktan itse şaşırmazdım ama o bunu yapmak yerine gözlerime bakarak derin bir iç çekti. Öyle bir iç çekişti ki kalbinde kan kalmamış olabilirdi. “Birkaç yıl önce bir kaza yaptım. O kaza da oldu.” “Ciddi miydi?” Merakla cevap vermesini beklerken boğazım kurumuştu. Konuşmadı, yalnızca başını salladı. Değişen ruh halini görünce konuyu açtığım için pişman olmuştum. Bana kalmıştı zaten yarasını sormak. Bana sorsaydı öylesine bir hikâye bulup anlatırdım ama o anında geçmişin içine gömülmüştü. Bir araba yolculuğumuzda, hatırlamak laneti aklımın, demişti. Belki de böyle düşünmesine sebep olan şey bu yaraydı. “Ciddiydi ama ben hafif atlattım. Sanırım bu en büyük şanssızlığımdı. Yaralarım ağırdı belki ama kaybettiklerimin yanında hiç sayılırdı.” “Öldü mü?” diye sordum kısık sesle. Onu üzmek istemiyordum ama dilime hâkim olamıyordum. Kafamın içinde binlerce soru dolanıyordu, her şeyi anlatmasını istiyordum ama sınırımı aşmaktan korkuyordum. "Onu gördüğümde, bir ölüden farkı yoktu. Teni buz gibiydi, neşeli gözlerinin üzerine bir perde inmişti, hareket etmiyor, seslenmelerime karşılık vermiyordu." Sustu, derin bir nefes aldı ve gülümsediği anda yaşları gözpınarlarına dağıldı. Aniden vücudumu saran üşüme hissinden kurtulmak için kollarımı karnıma doladım. “Öyle anlar geliyor ki, gerçek sandıklarımız yalan oluyor. Dünyanın en güzel yalanıydı uyanışı. Gözlerini açması, yeniden nefes alması, yaşaması…” Sesim boğuk çıkmasın diye defalarca yutkundum. Anladığım kadarıyla bahsettiği bir kızdı ve öldü zannetmesine rağmen ölmemişti. O zaman neden bu kadar mutsuzdu ki? "Şimdi nerede?" diye sorduğumda burada olduğumu yeni fark etmiş gibi dolu gözlerini duvardan bana çevirdi. Kahve gözlerindeki derinlik bakışlarından ateş çıkıyormuşçasına canımı yakıyordu. Sağ elini kalbinin üzerine bastırdı ve beklemediğim bir anda içimi parçaladı. "Burada. Hep burada." Bu parçalanma gelişi gibi aniden gözlerime yaş doldururken ona böyle yakalanmak istemediğim için yataktan aşağı atladım. İlk başta biraz sendelesem de ona bakmak için sarf ettiğim üstün çabayla içi boşalmış serum torbasını salladım. "Serum bitmiş. Ben hemşireyi çağırayım da çıkarsın." Ona bir kere bile bakmadan perdeyi açtım az önceki sakinliğin aksine hareketli olan acilin içine daldım. Az önce bizimle ilgilenen hemşireyi bulmaya çalışırken tüm o hengâmenin arasında İrem’i gördüm. Beni görüp yanlış anlamasın diye başımı eğip kaçacakken benden önce davrandı ve göz göze geldik. El mecbur gülümseyerek el salladım. Al başına belayı şimdi imada bulunup duracaktı. Yanıma gelmeden önce arkası dönük duran adamın omzuna dokundu ve bana dönmesini sağladı. Tam da o anda daha önce hissetmediğim tuhaf bir duygunun içerisinde boğulmaya başladım. Yıllar önce hissettiğim duygular sönmüştü ya da ben söndüğünü hissetmiştim. Çok yanlıştı biliyorum ama kalbim bunu dinlemiyor, görmüyordu. Bana uygun olmadığını bas bas bağıran iç sesimin bir bildiği vardı. Aldığı kötü kokuların sebebi İrem’in yanında yer alan Kaan’dı. İkisi yan yana bana bakarken Kaan’ın gözlerinde gördüğüm yakalanmış ifade bütün vücudumun buz kesmesini sağlamıştı. Bildiğim tek şey ortadan kaybolup, uzaklara kaçma isteğimdi. En büyük pişmanlığımı sorsaydınız bana, yıllar önce biz daha lisede her şeyden habersiz ergenlerken en yakın arkadaşım olarak gördüğüm İrem’e sevdiğim çocuktan bahsetmemek derdim. O zamanlar saklamak en doğrusuymuş gibi geliyordu, oysa şimdi pişmanlığın eteklerinde dolanıyordum. Koskocaman okulun içinde yalnızca iki kişinin bildiği bir sır vardı. Kaan onu sevdiğimi biliyordu ama kimseye söylememişti. Bende susmuştum. Sessizlikten nefret eden biri için susmak bir lanetti. Dünya çok küçük. Sandığımızdan, hayal ettiğimizden daha küçük. Bir ay öncesine bakıyorum şimdi, önce İrem çıkmıştı karşıma. Nişanlandığını söylemişti, üstelik nişanlısını tanıdığımı söyleyerek dünyanın küçüklüğünü vurgulamıştı ama ben umursamamıştım. Bana verdiği karta bakmamıştım bile, odamdaki masama koymuş, onca kalabalığın içinde kaybetmiştim. Aynı gün içinde tuhaf bir şekilde Kaan’da çıkmıştı karşıma. Onun elinde yüzük yoktu, olsaydı fark ederdim. Üstelik benimle hiç kurmadığı bir muhabbet kurmuş, giderken arkasını dönmüştü. Bu sana ilgim var demekti, kimse aksini söyleyemezdi. Kaan’ın verdiği karta hiç bakmadan çöpe atmıştım ararım korkusuyla. Bakmam gerekirdi, hiç değilse göz gezdirseydim. İsimlerini yan yana görmek bile bütün problemi çözerdi. Kaan’a karşı içimde yeşermeye başlamış hisleri henüz filizlenmeden kökünden söküp atar ve arkadaşıma içten içe ihanet etmemiş olurdum. Dünya küçük yoldaşlarım, sandığımızdan daha küçük. Binlerce işaret duruyor önümüzde, biz hiçbirini görmüyoruz. Onlar bana doğru gelirken nereye saklanabileceğimi bulmaya çalışıyordum ama kaçmak beni rezil etmekten başka bir işe yaramayacaktı. Nereye kadar kaçabilirdim? Kaçsam geçecek miydi? Ne yapmam gerek şimdi? Rol mü yapayım? Hissetmiyor, önemsemiyormuş gibi davranıp birlikteliklerine sevineyim mi? Yoksa direk kaçayım mı? Bence öleyim. En kısa yoldan kaybolma yöntemi. "Alarçin?" İrem içimde kopan fırtınalardan habersiz bir gülümseme ile karşımda durduğunda gülümsemek için savaştım. Sonra yüzüme en sahici maskemi yerleştirip her şeyi boş verdim. Ne kadar kasarsam o kadar köşeye sıkışırdım. "Aa, İrem!" Şu büyük kadere bak, Trabzon’da başka yer kalmamış gibi bu hastanede karşılaştık! Nasılsın faslından sonra endişeyle etrafa baktı. "Hayırdır inşallah, hasta mı var?" Etrafa bakmasının nedeni hastayı gözleriyle bulmak istemeseydi sanırım. Bir dakika ya, ben neden buradayım? Acile gelme sebebim ne? Siz neden karşımdasınız? "Hasta mı? Ben," dedim ama gerisi gelmedi. Beynim düşünmeyi bırakıp kenara çekilmiş, çırpınışımı seyrediyordu. İç sesimde omzuma kurulmuş yorum yapmak için can atıyordu. Bu sefer ona fırsat vermeyeceğim çünkü uğraşacak sabrım yok. "Merhaba." Arkamda beliren Poyraz, sessiz çaresizliğime bir güneş gibi doğarken başımı kaldırıp minnettar gözlerle yüzüne baktım. Beni bu nöron savaşından kurtardığı için ona özel dua edecektim. "Merhaba," dedi Kaan ve İrem ikilisi aynı anda ikimize garip garip bakarak. Yan yana olmamız bu kadar mı tuhaf ya? Asıl sizin bir arada olmanız garip! Hemen ayrılın, hemen! "Poyraz biraz hasta." Elimle yüzünü gösterdim solgunluğundan anlasınlar diye. Yoksa sizi takip etmedik, bizim de bir hayatımız var. Herkes kendi yolunda! Allah’tan dışarı vurmuyorsun bu düşüncelerini, yoksa yerin dibinden çıkartamazlardı seni. "Öyle mi? Geçmiş olsun." dedi İrem Poyraz'a bakıp. Sonra bana döndü gülümseyerek. "Halsiz görününce sen hastalandın sandım. İyisin değil mi?" Bilmiyorum. Gitmek istediğim dışında hiçbir şey bilmiyorum ben. "İyiyim, iyiyim.” "Ha bu arada,” dedi İrem iyi olduğumu duyduktan sonra yanında sessizce bekleyen Kaan’ı hatırlayarak. “Nişanlım, Kaan." Yüzündeki gülümseme o kadar büyük ve gerçekti ki bu beni daha çok yıkmaktan başka bir işe yaramıyordu. İrem mutluydu ve Kaan'ı seviyordu, benim onu sevdiğim gibi belki de daha fazla. "Biz üçümüz aynı lisedeydik," dedim Poyraz'a açıklamak amacıyla. Benim hayalimi şu an İrem gerçekleştiriyor, bende nişanlısına hisler besleyerek ona ihanet ediyorum. Kesinlikle cehennemde yanacağım! Kalleşlikte bir numarayım, kimse beni tutamaz! Ne konuşuyorsunuz Allah aşkına? Poyraz, hadi sevmedim der gibi bak bana da bitir muhabbeti, çıkıp gidelim şuradan yoksa sedyelerden birine yığılıp kalacağım. Gözlerim durmadan konuşan İrem’deydi ama kulağım polikliniğe gitmek isteyen ama kaybolan yaşlı amcadaydı. Biri şu adama yardımcı olsun ya! Karşıya geç, asansöre bin merdivenler yorar seni, üçüncü katta in. Ne kadar kötü, duyarsız insanlar olduk biz böyle. Yaşlı amca, göz görmüyordur şimdi onun nasıl da çaresiz görünüyor, çok üzülüyorum böyle şeylere ben. Muhabbet bitse de gidip yardım etsem. "Sen ne diyorsun Alarçin?" Koluma dokunan el kapalı algılarımı açarken yaşlı amcadaki gözlerimi İrem’e çevirdim. Neye ne diyorum? Aydınlatın beni ne olur! Dışarıdan ne kadar geri zekâlı görünüyordum kim bilir… "Ay bu lisedeyken de böyleydi. Bir şeye odaklandı mı geri kalanı duymazdı." Zorla gülümsedim. Zihnen uçmuşum kızım, rahat bırak beni! Eve gidip depresyona gireceğim daha! "Bir akşam hep birlikte yemek yiyelim, diyoruz." "Ha tabii olur," dedim ama neden dedim, hangi amaçla dedim bilmiyorum. Geçiştirmek için demiştim ben aslında. Hayır, neden dinlemeden anlamadan evet dersin ki? Evet, dedim ama buluşmayız kesin. Genelde öyle olur, ayaküstü alınan kararlar unutulur gider. Bu plan da uçar gider diye umuyorum yoksa büyük bir hataya evet demiş olurum. "Ay süper! O zaman haberleşiriz mekânı ayarlarız. Zaten seninle konuşmak istediğim bir konu var tamam?" Ama böyle bir şey denir mi İrem? Şimdi benimle ne konuşacağını düşünmekten uyuyamayacağım. Hemen söyle yoksa çeker giderim! Söylemiyor musun? İyi, gidiyorum… Demek isterdim ama diyemedim yoldaşlarım. "Tamam, yani haberleşiriz. Bizim ufak bir işimiz vardı da onu halletmemiz lazım." Bu demek ki, görüşürüz artık belki görüşmeyiz… "Tabii tutmayalım biz sizi. Biz de nikâh için kan tahlili almaya geldik.” Bir yumruk daha! Bir yumruk daha! Hislerimden haberi olsa bu kadar gözüme sokmazdı evlilik yolunda olduklarını. Hani sevgili de değiller, direk evlenecekler. "Görüşürüz." "Görüşürüz." Poyraz'ı kolundan tutup hala yardım bulamamış amcanın yanına çekiştirdim. “Amca nereyi arıyorsun?” “Kızım seni Allah gönderdi, kalp doktorunu arıyorum ama bulmadım,” dedi amca çipil çipil bakan mavi gözlerini kırparak. “Tamam, gel ben seni götürürüm.” Amcayla birlikte karşıya geçip asansöre bindik ve üçüncü katta indik. Kalp ve damar cerrahisinin önündeki koltuklara oturmasına yardımcı olduktan sonra hayır duasını aldık ve yeniden asansöre binerek birinci katın düğmesine bastım. Tuşa basarken ağlamamak için kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Neden ağlayacaktım ki? Ortada hiçbir şey yoktu, kimse bana ümit vermemişti. Tamam, Kaan ilk karşılaştığımızda ve sonraki buluşmamızda yüzük takmazken bugün takıyor olabilirdi ama bu açık bir seni seviyorum demek değildi. Yanlış düşünüp kendi kendine güvey olan bendim, gelin olansa İrem’di.  Asansöre bindiğimizde aynaya döndük aynı anda. İkimizin de yüzünde tek bir mimik kıpırdamıyordu.  O hastaydı ve zorla anlattırdıklarım yüzünden gülmüyordu, ben gülecek bir sebep bulamıyordum. Moralim, yerlerde dolanıyordu, üzerine basmamak elde değildi. "Sana yemek ısmarlayacağım." Poyraz’ın ani teklifi yerdeki moralimin kafasını kaldırmasını sağlarken ayna aracılığıyla gözlerine baktım. Bugün ortak olmuştuk ve güzel bir arkadaşlığın temellerini de atmış yavaşça yükseliyorduk. Poyraz iyi biriydi, bakışlarından, gülüşlerinden ve sessiz davranışlarından bu anlaşılıyordu. Yakınımdaki insanların yalanlarını düşündüğümde ona güvenmek benim için daha kolaydı. En azından üst düzey bir hayal kırıklığı yaşatmazdı. “Neden?” “Çünkü yemek insanın moralini düzeltir.” “Bu teklife hayır demek bana yakışmaz.” İkimizin de yüzünde oluşmuş gülümseme cılızdı lakin alevlenmesi imkânsız değildi. Yemek için mekân düşünmeye kalksak kırk yıl bulamayacağımız için ikimizin de her zaman gittiği yerlerden birine geçtik ve duvar kenarındaki bir masaya karşılıklı yerleştik. Garsonun getirdiği menüden lezzetli bir yemek seçtim çünkü dediği gibi ancak yemek benim moralimi düzeltebilirdi. Lezzetli bir yemekten daha güzel ne olabilirdi ki? Siparişlerimizi beklerken, insanların yüzlerini inceliyordum. Kimse mutlu değildi. Bu beni mutlu etmeli değil mi? Kötü biri olsam ederdi ama iyi biriyim ve insanların mutlu olmasını istiyorum. Bende mutlu olayım, herkes mutlu olsun! Ne olur! İnsanlar sıkıcı gelmeye başlayınca masadaki şeker pakete ile oynaya Poyraz’a baktım.  Masanın üzerindeki telefonumu çıkarıp Youtube'a girdim ve mavi ayaklı sümsük kuşu sesi yazdım. Sesi sadece ikimizin duyacağı düzeye getirip sinsi bir şekilde güldüm ve videoyu başlattım. Bir anda kulağına dolan sesle irkilerek yerinde sıçradığında kendimi tutamayıp kahkaha attım. "Hani? Hani sümsük kuşlarının sesi yoktu?" Sinirlerim bozulmuş gibi gülerken kendimi durdurmaya çalışmıyordum bile. Gülmek en büyük haklarımızdan biriydi ve ben bu hakkımdan feragat etmeyecektim. Neyse ki Poyraz’da benim gibi düşünüyordu da çok geçmeden kahkahalarıma eşlik etmeye başlamıştı. İnsanlar bize bu deliler nereden geldi, der gibi bakarken hiçbir şey umurumuzda değildi.  Öyle bir zamana gelmiştik ki, gülmek garip karşılanıyordu. Sanki biz insanlar somurtmak, sadece çalışmak ve hayatın tadını çıkaramamak için yaratıldık. Robot değiliz ya, azıcık gülsek ölmeyiz! “Tamam,” dedi gülüşü durulurken ellerini havaya kaldırıp. “Beni yendin. Ne dilersen yapacağım.” “Şu an ne istediğimi bilmiyorum ama düşüneceğimden şüphen olmasın.” Bu fırsat bir daha ayağıma gelmezdi bu yüzden açık çek kullanmayı düşünüyordum. Siparişlerimizden önce gelen içeceklerimize dokunmadan öylesine bir konuyu konuşurken kafenin ışıkları söndü ve karanlığa gömüldük. Hayret nidaları yükselirken kaşlarımı çatarak etrafa baktım. Hava ne ara bu kadar kararmıştı ya? Ben evden kaçta çıktım? Annem var ya kesin öldürecek beni, kesin. “Kusura bakmayın, trafoda bir sorun çıkmış. Yemekleriniz hemen geliyor.” “Böyle çok karanlık oldu, mum falan yok mu? Karşımızdakine mi bakıyoruz boşluğa mı belli değil.” “Tabii abla getiriyorum hemen.” Garson çocuk birkaç dakika sonra bütün masaları mumlarla aydınlatmıştı. Ortaya koyduğu mum yüzlerimizi açığa çıkartmıştı nihayet. “Oh,” dedim elimi çeneme yaslayıp. “Dünya ışıklarla birlikte var.” “Işıkların yalnızca önümüzü gösterdiğini zannediyoruz. Hâlbuki görmemiz gereken bir sürü yer var.” Görmemiz, duymamız, hissetmemiz, giyinmemiz gereken onlarca şey var. Oysa dediği gibi biz sadece önümüzü görüyoruz, sağımız solumuz ne halde hiç bilmiyoruz.  "Üniversite zamanımdan kalma bir ayakkabım var,” dedim birden. “Ne zaman yaptırdığımı hatırlamıyorum ama yıllardır dolabımda duruyor.” "Hiç giyindin mi?” “Hayır, ayakkabıları giymeye ne ortamım oldu ne de babamlar izin verdi. O ayakkabıları giyersem uzaylıymışım gibi davranacaklarını bildiğim için hep çekindim. Çünkü sadece önüme bakıyorum; hayallerim, arzularım, yeteneğim... Her şeyi karanlığa bıraktım, elimdeki mumu yalnızca önüme tutuyorum. Hâlbuki ben bu değilim." Garsonun önümüze koyduğu yemekler konuyu dağıtırken bir süre yemeğe odaklandık. Ne kadar yıkık bir halde olduğumu yeteri kadar belli etmiştim, daha fazla üstüne eklememe gerek yoktu. "İş için başka belgeye ihtiyaç var mı? Aklında varsa söyle en yakın zaman da ayarlıyım.” Başını sallarken ağzındaki çiğnedi çiğnedi ve yuttu. "Diplomanın noter imzalı kopyası lazım." “Ha,” dedim ‘a’ harfini uzatarak. Bende diyorum canımı sıkan şey ne? Benim diplomam yok. Beş yıl boyunca okudum ama elimde diplomam yok. Skandala bakar mısınız? “O yok işte bende. Mezun oldum ama diplomamı alamadan geri döndüm.” “Sanırım okula gitmen gerekiyor. Diplomayı fakslamazlar, elden teslim etmen gerek.” "Öyle gözüküyor." Bir bu eksikti zaten. Tamam, yıllardır İstanbul’a gitmediğim için gidecek olma düşüncesi beni heyecanlandırıyordu ama bunu bizimkilere söylemek diplomayı almaktan daha zordu. Diplomayı almakta ne var ki? Gideceğim okula, hakkım olanı alıp geri döneceğim. Belki dönmeden biraz eski şehrimi gezer tozar hasret gideririm. Yemeğimiz bittiğinde Poyraz ısrarlarıma aldırmadan hesabı ödedi ve kafeden çıktık.    Arabayla bırakıp yolunu uzatmasını istemediğim için dolmuşa bırakmasına izin verdim. Kalabalığın içinde yan yana yürürken aramızda uygun bir mesafe vardı. İnsanlar devamlı omzuma çarpmaya çalıştığı için sürekli yan dönüp bir sağa bir sola kaçıyordum. "Alarçin," dedi Poyraz durağa geldiğimizde. Kararmış havaya yayılan sarı ışığın altında parlayan yüzüne baktım dönüp. İsmimin harflerini doğru söyleyebilen nadir insanlardandı. Yan yana getirildiğinde zor söylenen nadir bir isme sahiptim, bazen ben bile doğru çıkartamıyordum harfleri ama o çok güzel telaffuz ediyordu.  "O ayakkabıları giyin." Başta ne demek istediğini anlamamıştım ama saniyeler sonra bahsettiğim ayakkabılarımı ima ettiğini fark ettim. Gülümsedim. Bu çalkantılı duygu geçişlerinin olduğu günde gülümsememi sağlamış, umutlarımı yeşertmişti. Dolmuşa binmeden önce başımı salladım. "Giyineceğim." * Yemek soframızda babamın olmamasından kaynaklanan bir uğultu hâkimdi. Mehmet, Fatih'e oynadığı bilgisayar oyununu anlatıyordu. Abimler, işte olan komik bir olayı bize anlatırken gülmekten kırılıyorlardı. Doğrusu Ferit abim tebessüm ediyor, Çınar abim kahkahalarla gülüyordu. Çınar karşımda, Ferit abim babamın yerinde annemde benim yanımda oturuyordu. Yemeğin başından beri İstanbul’a gitmem gerektiğini nasıl söyleyeceğimi düşünüp, konuşmaların arasındaki kısa boşluklara dalmaya çalışmış ama abilerim asla susmadıkları için asla fırsat bulamamıştım. Nihayet ana yemeğin içindeki et parçaları susmalarını sağladıklarında, suyumu içip çok normal bir şeymiş gibi, "Diplomamı almak için İstanbul’a gitmem gerekiyor," dedim. İki abim söylediğim çok komik bir şakaymış gibi birbirlerine bakarak kahkaha attıklarında suratım öyle düştü ki bakışlarımla ikisini buza çevirebilirdim. Çevirememiştim tabii ki! "Komik mi? Neden eşek gibi anırıyorsunuz?” "Hayırdır, terzilik için diploma mi istiyorlar yoksa?" Bir insan yirmi birinci yüzyılın içinde yaşar da bu kadar yobaz olmayı nasıl başarır inanın aklım almıyor. Sığ düşüncelerinin içinde boğulmamaları kesinlikle mucizeydi. Terzilikmiş! Terzi olmak için beş yıl okudum ben zaten! Senin bölümün dört yıl değil miydi? Nasıl becerdin beş yıla uzatmayı? Sen benimle birlikte değil miydin, bilmiyor musun nedenini? “Cahilliğinizi içinizde tutun da toplumun içinde rezil olmayın. Elinizde çiçekle iş yerime gelirseniz sizi içeri aldırmayacağım ama çiçekleri kabul ederim bak, sonuçta fotosentez yapıp oksijen üretiyorlar sizden daha yararlılar!” “İş yeriymiş,” Çınar abim koluyla Ferit abimi dürttü. “Hayal gücüne bak, yarın karşımıza çıkıp Şirinleri görüyorum der diye korkuyorum artık.” Bir dakika! Şirinler ciddi ve dalga geçilmesi konusunda hassas olduğum bir konu tamam mı? Damarıma basmak için yaptığına da eminim ama daha fazla sakin kalamıyorum da! "Şirinler gerçek bir kere!" Yıllar geçer ama asla bunu inkâr etmem. Şirinler sonuna kadar gerçek. Şirine ve Güçlü Şirin evlenecek. Şirin Baba yeryüzündeki en iyi baba! Gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm babalar günün kutlu olsun Şirin Baba, hep yüreğimdesin! "Evet, evet! Tom da bizim evde yaşıyor." "Annem geçen gün Jerry'i gördü, korkup öldürmüş zavallıyı arkaya gömdük git bir Yasin oku ruhuna." Ferit abim ciddiyetle abime döndü. “Çınar,” dediğinde bu şakaya son verecek sanmıştım ama yine hayal kırıklığına uğradım. “Ölünün arkasından dalga geçme, çarpılırsın.” “Zaten çarpılmış, bu tip daha ne kadar bozulabilir ki? Bence sende dikkat et burnun biraz daha büyürse ayrı eve çıkmak zorunda kalabilirsin.” Siz benimle uğraşırsanız bende sizinle uğraşırım! Tabii bu lafın altında kalmaları imkânsızdı. Ferit abim tüm hayvanlığıyla bardağındaki suyu yüzüme fırlattığında çığlık attım istemsizce. Kirpiklerimden akan su damlalarını elimin tersiyle silerken ona nefretle baktım ve onunkinden daha dolu olan bardağımın içindeki suyu hiç düşünmeden yüzüne fırlattım. “Alarçin!” diye bağırdı ama kulak asmadım. Dişe diş, kana kan demişler. “Ne var, sen atıyorsun ben atamaz mıyım?” Abim karşılık verecekken annem kavganın büyüyeceğini anlayıp araya girdi. “Yeter bu kadar tamam, Alarçin abinle doğru konuş! Sizde dalga geçmeyin. Babanız yok diye kudurdunuz yine. Bileti de ona söyler öyle alırız, şimdi yemeklerinizi yiyin!” Hayır, neden ben suçlu oldum anlamıyorum! Bana laf atan, suyu da ilk fırlatan oydu illa oğlunu savunmak zorunda mıydı? Bir kere benim tarafımı tutsa, başımıza felaket gelecekti sanırım. Sandalyeme sinip çatalımı elime aldım ve hiçbir şey olmamış gibi yemeğime devam ettim. Azıcık daha üstelersem babam benimle uğraşmak istemediği için izin verirdi. Abim şu an önemseyeceğim son kişiydi.  "Onu bunu bırak da kızı istemeye ne zaman gidiyoruz?" dedi annem ayranından bir yudum alıp. Midesi bulandığı için kendi yemeklerini yiyemiyordu. Hamileliğin bence en kötü tarafı mide bulantısıydı, aksini iddia eden hamileliği bilmiyordu. Sen nereden biliyorsun acaba? Annem kuluçkaya yatan tavuk gibi doğurduğu için taşımış kadar oldum sağ olsun. Lise sonda Mehmet’i doğurmuştu, yirmi yedi yaşındayım hala doğurmaya devam ediyor. Küçük yaşta evlenmenin zararı budur yoldaşlarım. Şimdi evli olsam annemle çocuk doğurabilecek konumdayım ama benim adayım yok, annemin altıncı çocuğu aylar sonra kucağımızda olacak. "Kasım'ın başında diye düşündük, tabii sende Yasemin teyze ile konuşursun ayarlarsınız.” Ekmeğimden büyük bir parça koparıp salatanın suyuna banarken sinsi bakışlarımla Ferit abime baktım. "Çınar abimin işini karşıya geçirmesine az kaldı, artık Ferit abime kız bul diyeceğim de bu sinirle evlenecek birini bulman çok zor." Onu alacak kıza acıyordum. Bu sinirle nikâh memurunu korkutarak kaçırır bizi de el âleme rezil ederdi. "İnsanları kaçırmak konusunda benden daha ustasın Alarçin, farkındaysan yanında kimse yok büyük ihtimalle yıllarca böyle kalacaksın." Ağzımdaki lokmayı çiğnemeyi bırakıp yüzüne en duygusuz ifademle baktım. Bana bunu söyleyecek en yanlış insandı çünkü en az benim kadar yalnızdı. Üstelik yalnızlığının sebebi ben değildim, bunu kendi başarıyordu. “Bütün hayatım sizin ellerinizde tepetaklak olduğu için yalnız olmam kaçınılmaz.” “Bizim yüzümüzden mi?” Hayret dolu sesi gözlerine ulaşan sinire yansıyordu. Elindeki kaşığı tabağının içine bıraktı sertçe. Çıkan gürültüyle irkilsem de ifademden bir şey kaybetmedim. Ben haklıydım, sonuna kadar haklıydım hem de. Yalnız olmam onlara değişik bir haz veriyordu, bunu hissediyordum. “Sahip olduğum her şeyi geri de bırakıp beni hayatımdan kopardınız. Girdiğim işlere, attığım adımlara, konuştuğum insanlara karışıp durdunuz. Hiçbir zaman bana destek olmadınız, yanımda olmak varken hep karşımda duruyorsunuz. Siz çok kalabalıksınız ama ben tek başımayım ve bunu görmüyorsunuz.” Neden görmüyorsunuz? Sesleri ne kadar çok sevdiğimi, yalnızlığın beni üzdüğünü neden görmüyorsunuz? “Karşıda yalnız kalmak yerine bizim safımıza geçmeyi düşünmek yerine özgürlük uğruna yalnız kalmayı seçen sensin Alarçin. Bize karşı gelirken kaybettiklerinden biz değil, sen sorumlusun. Kendi hatalarını bize yıkmaktan vazgeç artık! Kayıplarla dolu olan tek kişi sen değilsin!” “Ne kaybettin Allah aşkına? Zihnin boş bir kuyu mu? Hayatının beş yılını unuttun mu? Geceleri anlamını çözemediğin acılarla mı uyuyorsun? Her gece kâbus mu görüyorsun? Kayıp mı oldun abi? Sağın solun, güveniyorum dediğin insanlar gözlerine baka baka yalan mı söylüyor? Sen ne kaybettin abi?” Ferit abim masanın üzerindeki elini yumruk yapmış, öfkeyle parlayan gözleriyle gözlerime bakmaya devam ederken ondan aşağı kalır yanım yoktu. Kimse çektiğim acıları bilmiyordu, oradan bakınca konuşmak kolaydı. Bana bağırmaya, beni yargılayıp küçümsemeye alışmışlardı. İçimde ne kadar büyük bir yangın olduğunu bilmiyorlardı ve bu artık canıma tak etmişti. “Alarçin!” dedi annem sinirle. “Yeter bu kadar!” Ferit abim yerinden kalkıp hiçbir şey demeden evden çıkarken annem gözlerini bana dikmişti. Mehmet ile Fatih gerginlik yüzünden seslerini çıkarmadan beklerken Çınar abim elleriyle yüzünü kapamıştı. “Tutamıyorsun değil mi ağzını? Susamıyorsun!” “Ben ne yaptım anne? Önce o başlattı, benim ne suçum var? Neden her seferinde bana kızıyorsun?” “Tamam,” dedi Çınar abim ellerini yüzünden çekip ikimize bakarak. “Sakin olun. Bağırıp çağırdıkça daha mı mutlu oluyorsunuz?” Sandalyesinden kalktı ve bariz bir üzüntüyle gözlerime bakarak evden çıktı. Abimin peşinden gittiğine emindim. Kahkaha dolu yemek masamız büyük bir sessizliğe gömülmüştü. Onlara göre sebebi bendim, her şeyin sebebi bendim. Her şey benim yüzümdendi. “Bak yine yalnızım anne,” sandalyeden kalktım ve odadan çıkmadan önce yanında durdum. “Şimdi odama gideceğim ve kimse peşimden gelmeyecek çünkü sende o kalabalığın içindesin.” Odama giderken kafamın içinde Müslüm Gürses’in ‘İtirazım Var,” şarkısı çalıyordu. Ben hep yenilmeye mahkûm muyum? Ben hep ezilmeye mecbur muyum? İtirazım var bu yalan dolana… İtirazım var ulan diye bağırmak istiyordum ama sesimi çıkaracak halim yoktu. Ne kadar itirazım olursa olsun elimden bir şey gelmiyordu, gelmeyecekti. Ben hep yenilmeye mahkûmdum. * Kararsızlık anlarında ne yaparsınız? Ne yapacağını bilememenin verdiği çaresizlik beni tarlası yanmış çiftçi konumuna getirir genelde. Tuvalet pozisyonunda yere çömer ve ellerimle başımı sıkıştırarak karar vermeye çalışırım ama sonuca varamam. Kendime eziyet çektirmek hobilerim arasındadır ve şuan yaptığım şey de tam anlamıyla bu. Araya kaynar, unutulur gider zannedip boş verdiğim yemek buluşması İrem’in asla pes etmemesiyle kesin bir tarihe kavuşmuştu. İnsanlar bir ara buluşalım diye kararlaştırdıklarında bunu buluşmayacaklarını bildikleri için söylerler. O karar zihnin tozlu sayfalarına karışıp yok olurdu! Oysa İrem Hanım yememiş içmemiş ve kendini bu buluşmaya adamış gibi uygun bir tarih ayarlamaya çalışmıştı. Yanlış duymadınız! Ben, Poyraz, İrem ve Kaan hep birlikte yemek yiyecektik! Üstelik sıradan bir kafe buluşması değil, şık bir yemek olacaktı. Nedenini sormayın, benden bilmiyorum. Yemek davetini duyduğumda karnım ağrımış, midem bulanmış, başım dönmüş, yatalak hasta olmuştum. Bahanelerim zihnimde sıralanıyordu, dayım doğurdu, sarıkız buzağını sütten kesti sütten kesme partisi vereceğiz, köydeki ağaçlar yaprak döktü, yağmur yağdı… Maalesef bu bahanelerin hiçbirini sunamadım. Tek yaptığım üç gün sonraki buluşmayı kabul etmekti. Daveti kabul ettikten sonra kabullenmiştim ama esas sorun ne giyineceğimdi. Dolabımın önünde ‘tarlası yanmış çiftçi’ moduna girmemin sebebi budur. Elbiselerim karşımda diziliydi. Ayakkabılarım ise odanın içinde dağınık halde duruyorlardı. Ayakkabı dolabına sığmayanları kutuları ile saklıyordum. Seçeneğiniz az olduğunda karar vermeniz her zaman daha kolay olur. Benim seçeneğim çoktu çünkü alışveriş nazarımda nefes alıp vermek gibiydi. Dolabıma tıkıştırdığım, sığmadığı için kapımın arkasına astığım bir sürü elbisem vardı ve giyinmek istediğimde birini seçmek her zaman çok zor oluyordu. Ya birini giyersem ve diğerleri onları seçmediğim için üzülürlerse diye düşünmekten aklımı kaybedecek noktaya geliyordum. Aynı şey ayakkabılarım için de geçerliydi ama bu sefer durum farklıydı çünkü giyinmek istediğim tek bir ayakkabı vardı ama cesaret edemiyordum. Herkesten gizlediği çocuğuyla dışarı çıkmak isteyen ama magazine haber olmak istemeyen ünlü anneler gibi ayakkabımı giyinmek istiyor ama topluma çıkarmaya korkuyordum. Etrafımdaki herkes önüme engeller koyuyordu, beni hafife alıyor ve küçümsüyordu. Onlara inat giyinmeli, özgür olmalıydım. Kendimden, zevklerimden utanmamalıydım. Renkli elbiseler, desenli çoraplar, ilginç şapkalar takmayı, topuğu kafes şeklinde ayakkabılar giyinmeyi seviyordum. Sırf insanlar garipseyecek diye kendi isteklerimden geri durmak bana yakışmıyordu. Ben bu değildim. Yıllar önce İstanbul’a giden kız bu ayakkabıları istediği giyer ve gezerdi. Ben neden yapamıyordum?  Zil sesi içimdeki dram filmini yarıda keserken oturduğum yerden kalkıp kapıya gittim. Kargocu isimsiz gönderilen kutuyu elime bırakıp gittiğinde canlı bomba ihtimalini düşünüp kalp krizi geçirecektim ki dizilerdeki gibi kutuya kulağımı dayayıp ses var mı diye dinledim. Ses duymayınca merakıma yenik düştüm. Kutu ahşap oymalı bir kutuydu. Oymaların üzerinde yeşil ve kırmızı renkli taşlar vardı. Demir kilidi kaldırıp kapağı açtığımda kırmızı kadife süngere takılmış kolyeyi görmek beni bir miktar şaşırtmıştı. İsimsiz bir kargo geliyordu ve kargodan kolye çıkıyordu, şaşırmamam tuhaf olurdu doğrusu. Kolyeyi süngerden ayırıp parmağımın ucuna astım ve havaya kaldırdım. Altın rengi zincire takılı güneş figürü kendi ekseni etrafında dönerken güneşin ışınlarını temsil eden boşluklar odamın içine sızan akşam güneşinin turuncusuyla birleşip gözlerime çarpıyordu. Kamaşan gözlerini kırparken avcuma bastırıp ortasındaki küçük taşa baktım. Tasarım dıştan basit görünse de ayrıntılarına baktığımda ne kadar incelikli olduğu anlaşılıyordu. İyi de bunu bana kim göndermişti? Kolyeyi makyaj masama bırakıp kutunun içindeki süngerin altına baktım not bulurum umuduyla ama kapağa A&A şeklinde eğik bir yazıyla kazınmış harflere bakabileceğim en uzun süre boyunca baktım. Baktıkça kalbim göğüs kafesimden çıkacakmışçasına hızla atmaya başlamış, kısa süreli bir histeri krizine girmemi sağlamıştı. Yatağımın yanına çöküp harflerin ne anlama geldiğini, gelebileceğini, benimle bir ilgisi olup olmadığını düşündüm ama bir sonuca varamadım. Tek bildiğim bunun tesadüf olmadığıydı ama hiçbir gerçeğe ihtimal veremiyordum. Krizim geçtiğinde düştüğüm yerden kalkıp aynanın karşısına geçtim. Ne zaman düştüğünü bilmediğim yaşlarımın geride kalan izlerini silip kendime kararlı ve güçlü bir bakış attım. Bu hiçbir şey boyun eğmeyeceğimi gösteren bir bakıştı. Unuttuklarım, benden saklananlar ve gizemli geçmişim… Artık bunlardan kaçmayacaktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE