14. Bölüm

3253 Kelimeler
Trabzon’daki varlığına ihtimal vermediğim restoranın kapısında, önümdeki birkaç saati nasıl atlatacağımı düşünürken ayakkabımın topuğunu yere vuruyor ve esen rüzgâra karşı havalanmaya çalışan eteklerimi tutmaya çalışıyordum. Çoğu şeyi göze almış ve ayakkabılarımı giyinmiştim. Krem rengi süet deri bileğime kadar uzanıyordu. Bileğimi komple saran deri arkada iplerle buluşuyordu. Fermuarın yerinde ipler vardı ve onları bağlayana kadar canım çıkmıştı. Topukları ise normalde giydiklerimden daha kısaydı. Kare topuk kafesi andıran sarımsı demirlerle çeviriliydi ve kafesin içinde küçük çiçekler vardı. O kadar güzeldi ki beğenmeyenin aklında zoru olmalıydı ya zevksizin tekiydi. İkinci seçenek daha makul. Ayakkabıma uyumlu elbise bulmak biraz zamanımı almıştı ama vakit daraldıkça ne giyersen güzel olursun çünkü her elbisen çok güzel, moduna girdiğim için yeşil ketenden önü yırtmaçlı bir jile elbise ve içine de şifon krem bir gömlek giyinmiştim. Zincirimi kaybettiğim günden beri bileğime bileklik takamadığım için yalnızca kolye takmıştım ki bu kolye, gizemli kutudan çıkan kolyeydi. Takıp takmamak konusunda bayağı savaş vermiştim kendimle. Sonunda kaçmama kararı aldığım için takmaya karar verdim. Bu kolye benim için geçmişime açtığım kapının anahtarıydı. Peki, bu soğukta daha ne kadar bekleyeceksin? Donarak kurtulmayı planlıyorsan içerisi insan kaynıyor illa ki burada bir deli var, diye ihbar edeceklerdir. İç sesim her zaman ki gibi haklıydı. İçeri girmek zorundaydım. Üstelik geç kalmıştım, hem de çok geç kalmıştım. Histeri krizine ayırdığım vakit evden çıkmam gereken saati kaçırmama sebep olmuştu. Beni almayı teklif eden Poyraz’a bensiz gitmesini söylediğim için dolmuşa binmiştim ve iki dolmuş değiştirerek ancak bu kadar hızlı olunuyordu. Uzun lafın kısası herkes içeride, masaya oturmuş beni bekliyordu. Arkadaşım, eski aşkım ve patronum. İş ortağın olduğunu unuttun. Bunu unutmak mümkün mü, aşk olsun! Derin bir nefes alıp restoranın kapısını açtım ve dışarıdaki sakinliğin aksine büyük uğultuya giriş yaptım. Sesler üzerimdeki gerginliği az da olsa dağıtırken ne zaman yanıma geldiğini bilmediğim garson ile irkildim. "Hoş geldiniz hanımefendi. Rezervasyonunuz var mı?” "Evet,” dedim hala korkuyla çarpan kalbimi tutarak. “Üç aman dört kişiyiz. Arkadaşlarımın gelmiş olması gerek. Ben biraz geç çıkmak zorunda kaldım da. Zorunda kaldım dediğim karar vermek zorundaydım. Kendimle bayağı savaştım sonra bir baktım gecikmişim." "Anlıyorum efendim." Garsonun gözleri, bi şe diysın diysın ama anlamayrım, der gibi bakınca yutkunup gülümsedim. Burası Trabzon’du, ne kadar şık bir yer bile olursa olsun adam kovulmayı göze alarak beni alaşağı edebilirdi. "Kusura bakmayın. Heyecanlıyım biraz." "Önemli değil. Kabanınızı alıyım ben, arkadaşlarınız üst katta, sizi bekliyorlar." Kabanım mı? Yok, sağ ol biz çok mutluyuz onunla. Ben gerek yok, dedikçe gülkurusu montumu almakta ısrar ediyordu. Kabanımı çeken ellerinden sıyrılıp koşar adımlarla garsondan uzaklaştım. Delinin zoruna bak ya! Sana ne benim kabanımdan? Belki biz çok mutluyuz. Neden aramıza giriyorsun? Bak ne güzel pembe pembe parlıyor üzerimde. İlla kötü kaynanalar gibi aramıza girecek ve saadetimize mum mu dikeceksin? Yanımda olmazsa rahat edemiyorum. Şimdi bir şey olur, bir hışımla kalkmam gerekir o an ki heyecanla kabanımı aramakla uğraşamam. Merdivenleri çıkarken gözlerim ayakkabılarımdaydı. Dikkatle yürüyor, düşmemek için kendimle savaşıyordum çünkü bacaklarım tuhaf bir şekilde titriyordu! Basamaklar bitmeye yaklaştığında saçlarımı düzelttim. Yüzüme en gamsız gülüşümü kondurdum ve kendimden emin bir adımla restoranın ikinci katına adımımı attım. Ben sakince masaya gidip yerime oturmayı planlarken, ortam karardı ve beyaz bir spot ışığı üzerime vurdu. Gözlerim ışıkla kamaşırken kolumu kaldırıp gözüme siper ettim ki nereden geldiğini anlayamadığım bir rüzgâr iki yandan balıksırtı örüp arkada birleştirdiğim saçlarımı uçururken hiçbir şekilde hareket edemiyordum. Geri gitsem yuvarlanırdım, ileri gitsem neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. En klişe filmin, âşık olma sahnesini falan çekiyor olmalıydık. Hani adam kafede veya bir şirkette otururken kız bütün saflığıyla mekâna girer, o girdiğinde her şey kararır ve sadece kız aydınlıktır. Güneş ona vurur, rüzgâr yalnızca ona eser ve adam kıza âşık olur… Sonunda dayanamayıp ayağımı sinirle yere vurdum. "Ne oluyor kardeşim burada? Gözümüzü kör ettiniz ya! Allah aşkına, bu nasıl ışık? Retinalarım eridi!" Neyse ki bağırışım işe yaramıştı da ışık normale döndü ve rüzgârda geldiği gibi gitti. Önümde duran kameralara, ışık yansıtıcı panellere ve insanlara bakakaldım şok içinde. "Kestik! Bu benim oyuncum değil! Oyuncumu bulun bana!" Hazır arayışa girmişken bana da oturmam gereken masamı bulabilir misiniz acaba? Yönetmen olduğunu düşündüğüm adam yerinden kalkmadan insanlara bağırırken, sanki suçlu benmişim gibi şok içinde merdivenleri gerisin geri inmeye başladım. Rezil oldum, rezil oldum, rezil oldum yoldaşlarım, rezil! "Allah kahretmesin! Kabanımı vermediğim için beddua aldım kesin!" Başka açıklaması olamaz çünkü bunun! Resmen dizi setinin ortasına düşmüştüm o komplocu görevli yüzünden. İnsan çok konuştu diye müşteriyi bu hale sokar mı ya? Merdivenleri koşarak inerken omzuma çarparak önüme geçen bir kütle yüzünden son beş basamağı ağzımdan çıkan korku dolu çığlıklarım eşliğinde diz kapaklarımı yırtarak indim. Zemine sert bir iniş yaptığımda kesilen çatal bıçak sesleriyle herkes bana dönmüş, muhteşem düşüşümü izliyordu. Tokadan çıkıp önüme düşmüş saçlarıma güvenerek başımı duvara yapıştırdım utançla. Bu ayakkabıları giymemem gerektiğini biliyordum. Kolyeyi de takmamalıydım. Alın işte, başıma gelenlere bakın ilk andan rezil oldum, üstelik canım çok acıyor ama ağlayamıyorum bile! Gözlerimi birkaç saniye kapatıp mantıklı düşünmeye çalıştım. Eğer ağlamaya başlarsam daha fazla rezil olacaktım. Bayılırsam hastaneye götürmeye çalışırlardı ki bu annemi ikinci bir komaya sokmak anlamına geliyordu. Üstelik babam bu bayılmadan sonra ne işler çevirdiğimi anlayabilirdi. En mantıklısı hiçbir şey olmamış gibi yapmaktı. Serinkanlı olmak zorundaydım, başka çarem yoktu. "Bir şey oldu mu? Ambulans çağıralım mı? Hanımefendi iyi misiniz?" Kulağımın dibinden gelen ses ile derin bir nefes alıp başımı duvardan ayırdım ve içim utançtan cayır cayır yanarken kulağımın dibinde çiftetelli döner gibi parmak şaklatan garsona baktım. Birazdan köçekte döneriz canım, çekinme sakın. Ne cevap vereceğim şimdi? Canım acıyor, ağlamak ve eve gitmek istiyorum. Eve giderken ağlamak istiyorum ama çocuk olmadığım için ağlayamıyorum. Kısa bir anlığına beş yaşıma geri dönebilir miyim lütfen? "İyiyim, iyiyim sorun yok." Kalkmama yardımcı olmak için uzatılan ellerden birini tutup ayağa kalktım. Kabanım üstümde olduğu için düşme anında bacaklarım çok görülmemiş ve hasar almamıştı. Biliyordum ama bir şey olacağını, verseydim şimdi her yerim meydandaydı! ilgi odağı olmamak için neredeyse içime çekmeyi düşündüğüm ayaklarım yaralarım yüzünden öne çıkarken canımın acısına rağmen ayağımı geriye sürükledim. "Alarçin?" İsmimi harfi harfine telaffuz edebilen nadir insan Poyraz, kalabalığın içinde çöldeki su, buzullardaki Eskimo kürkü, robotların içinde yaşayan vampirlerin gördüğü tek insanmış gibi karşıma geldiğinde acıdan olmasa da sevinçten ağlayacaktım. Hoş geldin Poyraz, iyi ki geldin! "İyi misin? Canın acıyor mu?” Gözleri endişeyle hasar var mı diye kontrol ederken bir an önce buradan uzaklaşmak istediğimden iyi olduğumu söyledim ama dizimdeki sıyrıklar aynısını söylemiyordu. "İyiyim gerçekten, sıyrıklarım var ama acımıyor.” Acısa da öldürmez be Poyraz, biz daha kötülerini gördük merak etme… Dağılan kalabalıkla birlikte oturdukları masaya ilerlerken uzattığı koluna girmiş hafif topallayarak yürüyüşüne uymaya çalışıyordum. Neyse ki çok uzağa oturmamışlardı da yerime ulaşmam uzun sürmedi. Karşılıklı oturmuş ikiliye selam verip İrem ile sarıldıktan sonra nihayet yerime yerleşmiştim. "Kabanını neden vermedin kız?" dedi İrem sormaması gereken soruyu ilk saniyeden sorup zaten şahlanmış olan sinirlerime kırbaç atarak. "Kabanımda bir şey mi var? Göze mi batıyor? Varsa söyleyin çıkartıp çöpe atayım.” Senin özel günün yaklaşıyor bence, bu ne sinir ateşle yaklaşsan patlatırsın. “Restoranın içi sıcak, yanında taşıman zor olur diye dedim,” dedi İrem ani çıkışıma nasıl karşılık vereceğini bilemeden. Hani öyle bir soru sormuştum ki kabanım kötü olsa söyleyemez, içine atmak zorunda kalır kızcağız. Kabanımı çıkarıp sandalyemin arkasına astıktan sonra bardağın içindeki sudan bir yudum alıp kurumuş boğazımı ıslattım ve menüyü açıp yiyecek isimlerine baktım. "Ne yiyeceğiz?" Dışarıdan baktığında Portakallı Pekin ördeği, Fajito Makiyati, homoko kokomo tarzı yiyecek isimleriyle karşılaşacağımı düşünmüştüm ama ne olursa olsun Trabzon’da yer alan bir mekândı ve yemek isimleri oldukça Türk’tü. Köfte, et, balık türleri, salatalar, çorbalar, güzel kebaplar… Menü şükür ki canımı sıkmamıştı. Herkes yiyeceğini seçtiği zaman garsona siparişleri verdik. Kırk yıl düşünsem dördümüzün bir masada oturacağını hayal edemezdim sanırım. Benim kadar hayalperest biri bile bunu hayal edemiyorsa ne kadar imkânsız göründüğümüzü siz düşünün. "Sizin düğün ne zaman?" diye sorarak konuşmayı başlatan Poyraz kalbime hançeri sapladığından habersizdi. İşin komik tarafı, düğün tarihlerini davetiyeye yazılmadan önce biliyordum. İrem, bir akşamüstü mesaj atarak buluşmak istemiş ve ertesi gün bir kafede buluşmuştuk. Buluşmamızın sebebi benden yardım istemesiydi. Zevkli bir insan olduğum herkesçe biliniyordu ve insanların bunu kullanmak istemeleri olağandı. Esas üzücü olan, Kaan’ın düğününü hazırlamaktı. İrem kararsız bir insan olduğu için benden yardım istiyordu, bende iyi bir insan olduğum için kabul etmek durumunda kalmıştım. Ne diyecektim? Olmaz sen benim eski aşkımın nişanlısısın, mı? Elim gayriihtiyari boynumdaki kolyeye giderken parmaklarımın arasında tam tur döndürdüm. "Bir aksilik çıkmazsa Haziran’ın ilk cuması diye planladık." Yüzüme düşen saçı geriye iterken elimi havaya fazla savurmuş olacağım ki yolda sert bir şeye çarptım. Peşinden gelen tabak sesleri daha manzarayı görmeden yüzümün buruşmasını sağlamıştı. "Ay! Özür dilerim, çok özür dilerim." Garson başını eğerek bana öyle sert bir bakış attı ki, beni bir daha bu mekâna almayacaklarına dair bahse girerdim. Görevliler yeri eskisi kadar pırıl pırıl ederken ben özürlerimi sıralıyor, yüzümü ellerimin arasına alıp utançtan geberiyordum. Çığlıklar atmak istiyorum yoldaşlarım, bu gece yıldızım düşük değil yerlerde sürünüyor adeta! "Önemli değil. Siparişiniz biraz geç gelecek, malum diğerini yer yedi." "Beklerim," dedim mırıltıyla ve masaya geri döndüm. Açlıktan ölmek üzereyken yemeğimi kendi ellerimle yere düşürmem mideme yaptığım bir işkenceydi. Kendime sıkı bir tokat atmak istiyordum, böyle okkalı has bir Osmanlı Tokadı beni anca paklardı. Masadaki ekmek dilimlerinden birini kemirmemek için dudaklarımı yemeye başladığımda İrem ne zaman değiştiğini bilmediğim konuyla bana döndü. Artık insanları dinlemem gerekiyordu. "Sahi, Çınar abi ne yapıyor? Geçen onu bir kızla gördüm, kavga ediyorlardı selam verecektim ama elektrikleri fazla yükselmişti." Gözlerimi devirdim. Onların kavga etmediği bir an mı var acaba? Kavga ederken yanlarına yaklaşan, arada kaynardı. "Nişanlısı sayılır o, Aynur. Geçen ay evlenme teklifi etti, yakında istemeye gideceğiz." "Ya, çok sevindim Allah mesut etsin." “Âmin inşallah,” dedim gülümseyip. Kavga ediyorlardı falan ama birlikte çok mutluydular ve uyumları da güzeldi. “Ferit abi ne yapıyor? Var mı evlilik falan?” Kulağımı çekip tahtaya vurdum evhamla. "Allah korusun onu alacak kıza acıyorum vallahi. Her daim sinirli, dağa taşa bağırıp duruyor." Mesela geçen hafta zehrini bir güzel kustu bana, sonra beni suçlu yapıp çekip gitti. Geldiğinde sakindi ama bir süre odamdan çıkmayı reddettiğim için fazla yüz göz olmamıştık. Çıktığımda da her şey normalmiş gibi yaşamaya devam ettik çünkü babam eve gelmişti ve kavga etmek onu sinirlendirirdi. “Kimse yok mu hayatında?” Eh neredeyse otuz beş yaşında oldu, evlenmemesi oldukça tuhaftı. En tuhafı ise annemin bile ona kız bulmaya çalışmamasıydı. Yalnızca bir kere zorla bir kızla görüşmüştü, ikinci buluşmaya gitmemişti bile. Aynısını ben yapsam annem demediğini bırakmazdı ama abime hiçbir şey söylememişti. “Yok, öyle tek tabanca takılıyor.” "Belki birini seviyordur, kavuşamadığı için bu kadar aksidir." "Seviyorsa gitsin söylesin, neden susup sinirini benden çıkarıyor?" Günah keçisi seçilmişiz azizim, gelen giden bize… "Erkekler böyle konularda fazla suskun olabiliyorlar,” dedi İrem. Bu esnada garson siparişimi nihayet önüme koymuştu da ekmeği kuru kuru yeme hayalimi sonlandırmıştım. Çatalımı hevesle elime alırken omuz silktim. "Ben anlamam. Sevdiği biri varsa, gidip söylemeli. Susunca sevgisinin anlamı kalmıyor zaten." İnsan sevdiğini söyleyemiyorsa hiç sevmemeliydi. İçe atılmış bir sevginin karşılığı tabii ki hüzün olur. "Ya söyleyemiyorsa?" diye sordu Poyraz beklemediğim bir anda. Yemeğini parçalara ayırırken bana bakıyordu. Anlatımda Hannibal gibi görünse de oldukça normal bir şeyden bahsediyormuşçasına rahat ama gözlerindeki ifadeyle tamamen anlaşılmazdı. "Söylemek zorunda. Erkek dediğin cesaretli olur! Geçer karşısına, çekinmeden sonucu ne olursa olsun söyler, karşındaki kişi duygularından bihaberse karşılık vermesini bekleyemezsin." "Ya sevdiği ulaşılamayacak bir yerdeyse? Onunla konuşması imkânsızsa?" "İmkânsız mümkün kılınabilir. Hiçbir yol, aşılmayacak kadar uzun ve zor değil. Erkeklerin hepsi aynı. Belli bir uzaklık gördükleri anda imkânsız diyerek kenara çekiliyorlar. Sevgi için emek vermediğin sürece, hiçbir anlamı kalmıyor. Uzaktan herkes sever, önemli olan göğüs germek." "Alarçin haklı. Siz hemen kenara çekilip acıya kucak açıyorsunuz. Önce gidip sevdiğine aç kollarını, o yolu, engelleri, zorluğu kucakla. Gerekirse o yolda öl, ama yine de bekleme." Arkamda durduğun için teşekkür ederim arkadaşım, hemcins dayanışması budur işte, bizi bizden daha iyi kim anlayabilir ki? "Bence siz çok katı düşünüyorsunuz bu konuda," dedi Kaan sessizliğini bozarak. "Ayrıca genelleme yapıyorsunuz. Her erkek beklemez, kimisi savaşır ama sessiz bir savaştır bu. Önce kendi içinde başlatır, ardından yollara düşer dediğiniz gibi fakat kimseye göstermez. Yenildiğinde, başaramadığında umutsuzca içine kapanır çünkü her şey bitmiştir. Peki siz? Siz ne yapıyorsunuz? Her şeyi bizden bekliyorsunuz. Biz geleceğiz peşinizden, biz koşacağız. İlk aramayı biz yapacak, ilk itirafı bizden duyacaksınız. Neden? Biz erkeğiz siz kadınsınız. Madem iki tarafta eşit, neden siz önce davranmıyorsunuz? Tek bildiğiniz oturduğunuz yerden, erkekleri eleştirmek. Ne yaşadığımızı, nelerle uğraştığımızı bilmeden taşları kafamıza atıp durmak. Bence bu hiç adaletli değil." Çatalım havada kalmıştı. Tek ben de değil, hepimiz susmuştuk. Bu kadar uzun bir açıklama yapmasından çok ister istemez bana kayan gözleri şaşırtıyordu beni. Söyledikleri, bana mıydı? Sessizce izleyip, yıllarca susan sen değil misin? Belki o da senden bekliyordu ilk adımı? Onu sevdiğimi biliyordu, bunu bilerek sustu. Ben sustuysam dilde sustum, o benim sessizliğime rağmen anlamıştı hislerimi. Buna rağmen gelmedi. Bence bu yüzden hep kaybettik. Hatta hiç kazanamadık. Sen ve kör gözlerin yüzünden, hala daha kaybediyoruz. Daha neyi kaybedebiliriz ki? Neyimiz var ki kaybedelim? Farkında değil misin biz hiçiz, sadece kocaman bir hiç! Önümüzdekini. Konu bir anda lise anılarımıza geçiş yaptığında aklımdaki karmaşa yerini Poyraz’ın anlattığı anıların komikliğine bırakmıştı. O anlatıyordu, İrem’le ben gülüyorduk, Kaan ise tuhaf bir tebessümle yemeğini yiyordu. Yerine göre İrem’den daha fazla güldüğümü inkâr etmiyordum çünkü Poyraz çok komikti ve bu yönünü görmek onu kendime daha yakın görmemi sağlamıştı. Dışarıdan bakıldığında ne kadar ciddi görünüyorsa, anlattıkları içindeki dünyanın gizemini arttırıyordu. Keşfedilmeyi bekleyen koca bir şehir gibiydi Poyraz ve ben büyük şehirlere her zaman daha ilgili olmuştum. Yanlış anlamayın, bu özel bir ilgi değildi. Daha çok yeni tanıdığım bir arkadaşı keşfetmeye benziyordu. Anlattığı anıya gülerken başımı iki yana salladım bilmem kaçıncı kez yerini değiştirdiğim ayaklarımı iki yana açtığımda az önceki garson biten tabaklarımızı almak için gelmişti. İkinci bir kazaya bulaşmamak için ellerimi karnıma sarmıştım ama masanın dışına taşan ayağıma takılan garson elindeki boş tabaklarla öne doğru yalpalamıştı. Tabakları düşürmemek için dengede durmaya çalışırken nefesimizi tutmuş onu izliyorduk. Düşürme be aslan kardeşim. Ne olur düşürme! Mükemmel bir şekilde dengesini kurduktan sonra tabakları daha sıkı tutup hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ettiğinde içinden bana sövdüğüne emindim ama ispatlayamazdım. Yok, benim üzerimde nazar, beddua ne derseniz deyin kesin bir şeyler var. Bu kadar da olmaz değil mi? Yemekten sonra getirdikleri çayları içtik ama tatlıyı başka yerde yemeye karar verdik. Bu geceyi nasıl atlatacağımı düşünürken sonuna yaklaşmış olmak içimi rahatlatıyordu. Bitmesine az kalmıştı, son bir saatte sakarlık yapmazsam sağ salim atlatıp evime dönebilirdim. Evim bu ortamdan daha huzurlu değildi belki ama odamın içinde kendimi koruyabiliyordum. Hesabı ödemek için garsonu çağırdıklarında arkama astığım çantamın içinden cüzdanımı çıkarttım. Kaan ve Poyraz aynı anda gözlerini üzerime dikip, "ne yapıyorsun?" diye sorduklarında hangi kartımı kullanacağımı düşünüyordum. Babamın işsizlik süremde verdiği kartın limiti bitmek üzereydi, ayrıca hesap özeti direk ona gidiyordu ve bu kadar pahalı ne yedin, diye sormasını istemiyordum. En iyisi biriktirdiğimden harcamaktı, maaşımı yatırdığım kartıma dokunmayı tercih etmiyordum çünkü bir kere dokunursam durmayacaktım. "Hesabımı ödeyeceğim," dedim dünyanın en basit ve saçma sorusuna karşılık. Ne yapabilirdim başka? Ayrıca neden çantamdan silah çıkarmışım gibi bakıyorsunuz? "Olmaz öyle şey!" dediler yine aynı anda sertçe. Aralarında hesap ödeme yarışı başlamıştı. Türkiye’de hesap ödemek bir nevi güç gösterisi demekti. İlk çağlarda bu avlanarak yapılırken şimdi hesabı ödemek için neredeyse kavga ederek yapılıyordu. Erkekler, taş devrinden beri büyüyemeyen zihniyetleriyle bugüne nasıl gelmişlerdi gerçekten anlamıyorum. "Herkes kendi hesabını ödesin işte, olayı büyütmeye gerek yok." "Olmaz. Size hesap ödetecek halimiz yok." "Niye bizim kendi özgürlüğümüz, kazandığımız paramız ve hesap ödeme yetkimiz yok mu? Kadınların bakan olabildiği bir çağda hala hesap ödemelerine izin vermemek onların kazandıkları parayı ezmek demek değil de ne?" İrem iyi konuşuyordu, hoş konuşuyordu ama olayı feministliğe bağlaması abartıya kaçmıştı. Benim sorunum feministlik değildi. İrem Kaan’ın nişanlısı olduğu için hesabını ödeyebilirdi ama benimle bir bağı yoktu, ona hesabımı ödetmezdim. Poyraz ise arkadaşımdı ve bana yeteri kadar iyilik yapmıştı. Üstelik en son yemeğimizi o ısmarlamıştı, şu an yemeği ısmarlaması gereken varsa o da bendim. Bu yüzden garson yanımıza geldiğinde tartışmalarını fırsat bilip Poyraz ile ikimizin hesabını ödedim. Benim ödediğimi gören İrem Kaan’dan önce davranıp ikisinin hesabını ödedi. Yemek, erkeklerin yemeğini ödememizle sonlanmıştı. Bu iki huysuzun suratlarını asmalarına sebep olmuştu ve umurumda değildi. Lisedeki müzik hocamız eşiyle birlikte canlı müzikli bir mekân açmıştı. Tatlıları orada yemeye karar verdik. İrem Kaan’ın arabasına bindiğinden ben Poyraz’ın arabasına binmiştim. İkisinin yanında garip hissedeceğime Poyraz’ın yanına rahat olmayı yeğliyordum. Kalkınma tarafındaki mekân gri, mavi ve siyah tonlarından oluşuyordu. Masalar kenardaydı, enstrümanların olduğu platformun önüne bir alan açılmıştı. Garsona siparişlerimizi verdiğimiz esnada platforma genç bir kız çıktı. Kısa kıvırcık saçları siyaha çalan bir kahveydi. Başına kırmızı bir fular bağlamıştı. Üzerinde dizlerine gelen beli kuşaklı bir elbise vardı ve kuşağı belinin inceliğini öne çıkarmıştı. Kız o kadar küçüktü ki aramızdaki mesafeye rağmen parmağında parlayan tek taşı görmemiş olsam lise öğrencisi olduğunu düşünürdüm. Oysa duruşunda ve gülümsemesinde yaşının üstünde bir hüzün barınıyordu ve dediğim gibi sol elindeki yüzükler evli olduğunu bas bas bağırıyordu. Derin bir nefes alıp şarkı söylemeye başladığında, o küçük kızın içinden çıkan cevher ile herkesin nutku tutulmuştu. Notaları sözlerin ahengiyle birleştirirken şarkıyı söylemiyor, kelimenin tam anlamıyla yaşıyor ve yaşatıyordu. Hissetmediğim ne kadar duygu varsa hepsi içimde yeşermek üzereydi. İkinci şarkıdan önce durup su içerek soluklandığı esnada alkış tufanına bende katılmıştım. Çok iyiydi, çok! İkinci şarkıya başladığında İrem ve Kaan dans etmek için küçük alana geçmişti. Arkalarından hüzünle tatlımı kaşıklarken Poyraz aniden ayağa kalktı ve elini uzattı. "Hadi," dedi her gün dans ediyormuşuz gibi. “Dans edelim.” Ben daha cevap vermeye fırsat bulamadan bir anda sahnede buldum kendimi. Poyraz karşımda duruyordu, ellerimiz ayrılmıştı ve dans etmek için tek yapmam gereken bir adım daha atarak kollarımı boynuna sarmaktı. Kız şarkıya çoktan başlamıştı, sözler dudaklarından akıp giderken mesafeyi en aza indirdim. …Bir yıldız gökte kayıp giderken... Başımı kaldırıp yüzüne bakma cesaretini bulduğumda belime sarılan parmakları elbiseme rağmen tenimin karınca istilasına uğramasını sağlamıştı. Zar zor almayı akıl ettiğim nefeslerimin belli olmamasını umuyordum. Gözlerimiz ayrılmıyordu. Yersiz bir hüzün çökmüştü omuzlarıma, ensesine yakın duran parmaklarım saçlarıyla oynamak istiyordu. Yalnızca bir aydır tanıyordum onu ama sanki asırlardır yanımdaydı. Sen benim şarkılarımsın. Belimdeki elleri yavaşça sırtıma çıkarken parmak uçları saçlarıma değiverdi. Farkında bile olmadan göğsüne daha çok yaklaşmış, sarhoşlar kadar bağımsız bir şekilde saçlarıyla oynamaya başlamıştım. Çenesi şakağıma değdiğinde kesinlikle bu dünyada değildim. Uzayın içinde, yıldızların arasında, gezegenlere çarpan güneş ışınlarını izliyordum. Tenimde ılık bir rüzgâr, uzaklardan bir efsuna sarılmış sisler saçlarıma karışıyor... Evet, şimdi bir masalın içindeyim. Sözler dağılıyor, notalar ahenkle dansımıza sarılıyordu. Bilmem kaçıncı kez nakarat tekrar edilirken hafifçe geri çekildim. Kapalı gözleri yüzüne baktığım anda açılmıştı. Gözleri önce boynumdaki kolyeye indi, ardından gözlerime çıktı. “İnsanların kişilikleri isimlerinin anlamlarıyla ilişkilidir,” dediğinde kısa bir an ne demek istediğini algılayamamıştım ama saniyeler sonra devam etti. “Güzelliğini güneşin kızıllığından alan.” “Çoğu kaynakta güneş yerine ateş yazıyor. Ulaşılması imkânsız olan güneşin aksine harlanıp sönebilen ateş sanırım benim kişiliğime daha çok uyuyor.” Çok çabuk harlanır, saniyeler içinde de sönerdim. Eğer kişiliğim ile ismimin bir bağlantısı varsa, ateş büyük bir etkendi. “Ateş güneşin sıcağından doğar. Mantık çerçevesinde baktığımızda iki anlamda birbirine çıkıyor ama ben sana güneşi daha çok yakıştırıyorum.” Bunu normal bir zamanda söylemiş olsaydı, sana ne benim ismimin anlamından, diye düşünürdüm ama boynumdaki kolyenin varlığı açıktaki tenimi yakıyordu ve ben düşünme yetimi dakikalar önce kaybetmiştim. Karşı çıkamıyor, tersleyemiyordum. Sanki ben, ben değildim. Kolyeyi takmakta hata etmiştim. Elimde hiçbir şey yokken, geçmişe dönemezdim. Göğsümde büyük bir ağırlık, ağırlığın üzerinde kolye vardı ve beni yavaşça aşağı çekiyordu. Ben kendi kendini yakan bir ateşten fazlası değildim, güneşle yakından uzaktan alakam yoktu. "Gözlerine," dedi ateşe çalan gözleri, ela gözlerimden öteye kaymazken. "Hüzün yakışmıyor." Sözleri kalbime tuhaf bir uyuşukluk yayarken beynime tokat yemiş gibi oldum. Görüntüsü usulca silikleşti, gözümün önündeki sahneler değişip durdu. Karanlık aydınlığa, aydınlık karanlığa sarıldı ve her yer griye boyandı. Bilincim karıncalanırken anılarım birbirine karışmıştı. Yandım, sonra buz oldum. Gözleri, belimi tutan elleri, sesi çok uzak yerlerden gelir gibiydi. Dudaklarıma yayılan sıcak sıvı ardında pas ve demir tadı bırakırken gözlerimi kapattım. Burnum kanıyordu ama ben hiçbir şeyi hissedemiyordum. Sadece karanlık ve kırmızı vardı. İki suret sessizlik içinde karşılıklı duruyordu…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE