15. Bölüm

4201 Kelimeler
Güzel anları mahvetmek, ortamın huzurunu kaçırmak ve atmosferi dağıtmak hiç sevmediğim huylarımdandı. İstemsizce ağzımdan çıkan bir sözle bütün huzuru bozup, gereksiz bir davranış ile insanları rahatsız edebiliyordum. Yalnızca insanlar değil, benim de moralim bozuluyordu böyle anlarda çünkü zaman bir kere kaçtığında, geriye almak ve anı yeniden yaşamak mümkün olmuyordu. Geçmiş geçmişte kalırken yalnızca bugün kalıyordu elimizde. Burnum, Poyraz’ın son sözlerinin üzerine kanamaya başladığında gece benim için resmi olarak bitmişti. Burnumun kanadığını görmek paniğe bürünmemi sağlarken zihnimdeki karmaşa da sakin olmama pek yardımcı olmamıştı açıkçası. Parmağımla burun deliklerimi tıkayıp kanın elbiseme damlamasını engellemeye çalışırken Poyraz’da benimle birlikte paniklemiş ve burun kemerimi tutarak kanı durdurmaya çalışmıştı. İkimiz pistin ortasında burnumla uğraşırken insanlar bize bakıyor, ne yaptığımızı anlamaya çalışıyorlardı. Sonunda bir akıllı yanımıza gelip burnuma peçete tutmuştu. Çocuk burun kanaması uzmanıymış gibi beni yönlendirmiş ve daha fazla rezil olmamam konusunda yardımcı olmuştu. Benden de bunun karşılığında bolca hayır duası kazanmıştı. "Güzel bir geceydi.” Poyraz’ın sesi arabanın içindeki sessizliği dağıtırken, evime giden sokağa attığım dalgın bakışlarımı ona çevirdim. Gecenin başında deli gibi korkuyordum, ortalarında yalandan endişelendiğimi düşünüp kendime kızmıştım, sona doğru iyi ilerliyorduk ama burnum golü sona saklamıştı. “Sonu kanlı bitmeseydi daha güzel olabilirdi.” “Seni duyan da silahlı çatışma oldu zanneder, alt tarafı burnun kanadı.” Çantamdan silah çıkarıp mekânı tarasaydım daha olaysız bir son olabilirdi, tabii Poyraz’ın tuzu kuruydu sonuçta burnu kanayan o değildi. Yine de somurtarak ayrılmak istemediğim için gülümsedim. “Teşekkür ederim,” dedim bütün içtenliğimle. “Bu gece yanımda olmasaydın sanırım soluğu hastanede alacaktım.” “Ne zaman istersen buradayım.” “İyi geceler Poyraz.” “İyi geceler Alarçin.” Arabanın kapısını açıp aşağı atladım ve kapatmadan önce son kez el sallayıp kapattım. Arkamı dönüp eve giden sokağın sarı ışıkları altında ilerlemeye başladığımda o kadar yorgun hissediyordum ki adım atacak gücü bulmam çok zordu. Sanki ayakkabılarımın arkasına on tonluk demir bağlamışlardı. Olduğum yerde durup başımı yere eğdim ve ayakkabılarıma baktım buğulu gözlerle. Hızlı atarak beni huzursuz etmeye bayılan kalbim bu sefer o kadar ağır atıyordu ki ne yapacağımı şaşırmıştım. Sağ elim yumruk halinde sol göğsüme çarparken nefes almaya çalıştım ama başaramadım. Bütün çabalarım yetersiz kalıyor, elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yine başarısızdım, yine bir işe yaramamıştım... Vücudumu taşımakta zorlanan bacaklarıma son bir gayret verip iki apartman arasındaki uzun kaldırıma kendimi bıraktığımda, ne soğuk umurumdaydı, ne de karanlık. Göğsümdeki elim kucağıma düşmüş, gözyaşlarım tane tane avcumdaki yara izine damlamaya başlamıştı. Hıçkırıklarımı bastırmak için dudaklarımı sımsıkı bastırırken içimdeki yumrular birleşip düğümleniyor ve beni içinden çıkamayacağım bir tufana sürüklüyordu. Ben kimim? Bu ayakkabılar, bu kolye, o kutu, o harfler… Ben kimim? Ben gerçek miyim? Benim geçmişim yok, ben kimim? Hıçkırıklarım, omzuma dolanan kol ile serbest kalırken başım sert bir göğse yaslanmıştı. Ufacık bir dokunuş, içimde biriktirdiklerimi taşıracak kadar kuvvetli bir kasırga etkisindeydi o an. Kayboluşumun verdiği çaresizlik beni öyle bir hale getirmişti ki, düştüğüm yerden kalkmak yerine sürünmeyi tercih eder haldeydim. Saçlarımda dolanan parmaklar sımsıkı tutmaya özen gösterdiğim iplerimi bırakmamı sağlamıştı. "Poyraz," dedim varla yok arası bir sesle. Kelimeleri bulmak, birleştirmek çok zordu. Gök gürültüsü hıçkırıklarıma karıştığında korkuyla göğsüne sığındım küçük bir kız çocuğu gibi. Ben küçükken, fırtınaları gecelerde annemle uyumak isterdim ama babam izin vermez, beni odalarından kovardı. Tüm gece evin içinde dolaşıp kendime güvenilir bir yer arardım ama sonunda odama geri dönerdim hep. Odama girer, kendimi dolaba kapatır ve balerinli müzik kutumun melodisini dinleyerek sabaha kadar hayal kurardım. Fırtına dindiğinde çoktan uyumuş olurdum ve hayallerimde benimle birlikte rüyalarıma taşardı. Kalabalık bir ailenin içinde kendi kendimi büyütmüştüm ben. Çok nadir ağlamış, birine sığınmıştım. Hastalığımı kendim atlatmış, yaralarımı sarmış, bir şekilde başımın çaresine bakmayı öğrenmiştim. O kadar uzun zaman güçlü numarası yapmıştım ki ben bile inanmıştım güçlü olduğuma. Oysa ben geçmişinden bihaber, sancağı düşmüş bir şehir kadar yıkık, korkak bir çocuğun gözyaşları kadar acizdim. Ben güçsüz ve biçare bir kıvılcımdan başka bir şey değildim.   Parmakları sakinleştirmeye çalışırcasına saçlarımda geziniyordu. Yağmur damlaları yere çarpıp üzerimize sıçrıyordu ama apartmanın örtmesi sayesinde çok ıslanmıyorduk. Öyle ne kadar kaldık, ne kadar ağladım bilmiyorum. Zaman, gökyüzündeki bir yıldızın eteğine takılmış ağır ağır ilerliyor, bir yağmur tanesine yakalanıp üşüyordu. Göğsümdeki ağırlık ve boğazımdaki hıçkırık yerini rahatlığa bırakırken başımı göğsünden ayırdım ve ıslak yanaklarımı elimin tersiyle sildim. "Neden buradasın?” diye sordum burnumu çekerken Poyraz’a bakarak. Neden kalbim yanındayken bu kadar hızlı atıyor? "Bilmiyorum," dedi sakin bir sesle. Bakışları bütün bilinmezliklerin üzerini siliyor, nedenleri ve soruları uzak diyarlara gönderiyordu. Kırık bir testi gibi su sızdırmaya devam eden gözlerimi parmak uçlarımla kurulamaya çalışırken gülümsemeye çalıştım. “Çok tuhaf,” dedim titreyen sesimle. “Neden ağlıyorum bilmiyorum.” Senin yanında neden ve nasıl ağlıyorum bilmiyorum. Ben kimim, bu kolyeyi neden taktım, bu ayakkabıları ne zaman yaptırdım… Ben kendim hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Uzanıp ben yakalayamadan aşağı süzülen gözyaşımı başparmağı ile yakaladı ve kalbimi titreterek sildi. "İnsan tüm bu koşuşturmanın içinde kim olduğunu unutuyor," dedi fısıltıyla. Bakışlarına karşılık verecek gücü bulamadığımdan kucağıma düşmüş avuçlarıma baktım çekinerek. “Ancak durursa anlaşılır saatin kaç olduğu, der Turgut Uyar. Belki de azıcık durmak ve soluklanmak gerekiyordur. Gözlerimizi açıp önümüzdeki gerçekleri görmeye başladığımızda kim olduğumuzu bilmeye, unuttuklarımızı hatırlamaya ve yeniden yaşamaya başlayabiliriz.” Eğik başımı kaldırıp alnına düşmüş saçlarına baktım. Parmaklarım onları geriye yatırıp karıştırmak ister gibi karıncalanmaya başladığında bu histen kurtulmak için dizlerime bastırdım. Ben kendimi sakinleştirmeye çalışırken, ağır hareketlerle bana doğru yaklaşmaya başladı. Kalbim saniyeler içinde atış hızını olabilecek en üst seviyeye çıkarmış, beynim uyarı sinyallerini vermeye hazırlanırken mantığım devre dışı bırakılmıştı. Bir yanım kaçmam gerektiğini bas bas bağırıyordu, diğer yanım susmuş olacakları büyük bir merakla bekliyordu. O yanımın kim olduğunu anlamışsınızdır diye düşünüyorum. Hani şu susmak bilmeyen, her şeye karışan, sürekli beni yerden yere vuran iç sesim var ya, ilk defa yerine sinmiş susarak Poyraz’ı izliyordu. Gözlerim, aramızdaki santimler gittikçe azalırken yavaşça üzerine kapandı. Dans ederken kaybolmuş bilincim, Satürn’ün halkası gibi beynimin etrafında dolanıyordu ama o kadar hızlıydı ki tutup yakalayamıyordum. Dudaklarıma değmesini beklediğim dudakları beni şaşırtarak elmacık kemiğime konduğunda vücudumdaki tüm güç uçuverdi.  Dik durmaya zorladığım bedenim, başıma aldığım darbeyle kendine gelirken gözlerimi açtım. Kendimi nasıl bıraktıysam kafamı apartmanın tırtıklı duvarına geçirmiştim. Poyraz elimi tutarak doğrulmama yardımcı olurken yüzümün buruşmasına engel olamadım. “Alarçin, iyi misin?” “Merak etme,” dedim başımın arkasını ovuştururken. “Ben alışkınım kafamı oraya buraya vurmaya.” Yoksa bunun öpücüğünle yakından uzaktan alakası yok, sakın yanlış anlama. Dudaklarındaki gülümsemeyle yüzüm yanmaya başlarken panikle etrafıma baktım. Az önce ne oldu? Ne yaşadık biz Poyraz? Sen beni yanağımdan öptün Poyraz, ben şimdi gözlerine nasıl bakacağım? Dudağından öpmedi, bu tarafından bak. Dudağından öpseydi kesin bayılırdın. İşte o zaman kesin hastaneye kaldırılırdım, uzun süre komada kalırdım ki uyandığımda her şey unutulmuş olsun. Aman, bir komayı daha kaldıramaz bu beyin ağzını hayra aç. Kulağımı çekip dişimi tıklatmamak için kendimi zor tutup ayağa kalktım. "Geç oldu, ben gideyim artık." Ellerim havada gereksiz hareketlerle dans etti, ne yapmaya çalıştığımdan pek haberim yoktu Poyraz’ın da anlamadığına emindim ama önemsemedim ve el sallamakta karar kılıp arkamı döndüğüm gibi yere değmeyen hızlı adımlarımla ondan uzaklaştım. Apartmanı dönüp bizim sokağa girdiğim anda durup almayı unuttuğum nefesimi aldım ve duvara yaslanarak hala kaldırımda oturan Poyraz’a baktım gizlice. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmıyormuş gibi dirseklerini dizlerine dayayarak öne eğildi ve yere baktı bir süre, ardından ayağa kalkıp başını göğe çevirdi. Yağmur damlalarının yüzünü yıkamasından şikâyetçi değilmiş gibi karanlığa doğru gülümsedi ve ellerini pantolonunun ceplerine sokup benim aksime oldukça yavaş adımlarla park halindeki arabasına yürüdü. Uzaklaştığında önüme dönüp bir süre daha sakinleşmeyi bekledim. Az önceki acelemin aksine onun gibi yağmurda ıslanmaktan korkmadan eve doğru yürümeye başladığımda Harun kıvrıldığı saçağın altında mışıl mışıl uyuyor, evler yavaşça karanlığa gömülüyordu. Merdivenleri, ıslak bir kuş tüyü kadar hafiflemiş halde çıkıp evin kapısını çaldım. Abimler büyük ihtimalle geldiğimi görmek için ayaktaydı. Annem bu aralar saat yediyi bulduğu gibi koltukta uyuya kalıyordu, babam da televizyonun başında dizi veya maç özeti izleyerek ‘göz dinlendiriyordu’. Bilirsiniz yoldaşlarım, babalar uyumaz göz dinlendirirler. Kapı birkaç dakika sonra babam tarafından açıldığında, gafil avlanmıştım. Babamın yerinden kalkıp kapı açması, karıncaların tırtılları sığır gibi beslemeleri kadar garipti. Olmaması için bir neden yoktu ama gerçekleştiğinde imkânsız gibi görünüyordu. Ayakkabılarıma dikkat etmesine izin vermeden çıkartıp çantamın altına doğru saklarken kıyafetlerimden damlayan sular eşliğinde evin içine girdim. “Neden bu kadar geciktin?” “Yağmur yağıyordu, dolmuş bekledim.” Yalandan kim ölmüş? Esas doğruyu söyleseydim öldürürdü. Poyraz bıraktı beni baba, sonra ben biraz ona sarılarak ağladım, o da yanağımdan öptü çünkü saatin kaç olduğunu ancak durduğunda anlayabilirdik o da kendince saati durdurdu işte. Saati mi, kalbini mi? “Arasaydın, abinler alırdı seni.” “Arayacaktım ama o esnada dolmuş geldi bende bir daha evden çıkmasınlar, dedim.” Kapıyı kapatıp üç kere kilitledi ve yeniden bana döndü. Çatık kaşlarıyla beni baştan aşağı süzdü. Islak köpek yavruları gibi tir tir titrediğimi fark edince acımış olacak ki fazla uzatmadan sadede geldi. “İstanbul biletini aldım, haftaya pazartesi saat on da kalkıyor uçak. Dönüşünü de üç gün sonraya aldım. Oteli arar yerini ayarlarız yarın akşam.” Ben mi yanlış duyuyorum yoksa babam benimle insan gibi konuşarak İstanbul için plan mı kuruyor? Her şeyimi ayarlamasına takılamıyordum bile çünkü konu İstanbul’du ve benim içim hasretle dolup taşıyordu. Babamla hiç bu saatlerde muhabbet etmemiştim, belki de saatin getirdiği bir sakinlikti üzerindeki. Çatık kaşlarını saymazsak oldukça normal bir insan gibi görünüyordu. Yine de bu haline kanıp gerçek halini unutmamam gerekiyordu. Yirmi yedi yıllık babam bir gecede değişecek değildi ya. “Teşekkür ederim.” “Sırılsıklamsın, odana git kurulan,” dedi sadece ve arkasını dönüp odasına gitti. Onun ardından yere su damlatarak odama girip bütün kıyafetlerimi bir köşeye yığdım ve ayakkabılarımı kurumaları için kaloriferin yanına bıraktım. Sabahlığımı giyinip idrar kesemi saran heyecanımla tuvalete koştum. Tuvalette o kadar uzun kaldım ki ayaklarım artık uyuştuğu için hiçbir şey hissetmiyordum. Ellerimi öptüğü yanağıma yapıştırmış tam bir geri zekâlı gibi kapıya bakıyor, iç çekiyor, gülüyor ve kendime kızıyordum. İşte size tüm gecenin özeti… Uyuşan dizlerim artık bedenimi taşımamaya karar verince öne doğru yalpaladım. Düşmeden toparlanıp tüm geceyi baştan sona düşünerek ellerimi yıkadıktan sonra odama geri döndüm. Kapıyı ve ışığı kapatıp odamın içine dolan sokak lambasının ışığıyla hareket ederek aynanın karşısına geçtim ve loş ışıkta gizlenen yüzüme baktım. Yüzüm ağlamaktan şişmiş adeta balona dönüşmüştü. Parmaklarım Poyraz’ın dudaklarının değdiği noktaya değdiğinde içimde bir yanardağ patladı sandım. Patlama tuhaf bir şekilde içimi gıdıklamış, acı yerine gülüş doğurmuştu. Bence bu hisse Poyraz etkisi demeliyiz. Sana katılacağım aklıma gelmezdi ama kırk yılın başı çok doğru bir fikir verdin. Poyraz etkisi insanı sarsan, savuran, saran bir duyguydu ve fazla dozda alınırsa bayıltabilirdi. Neyse ki ben ufak ama etkili bir doz alıp az zararla kurtarmıştım. Şimdi ne olacaktı peki? Öpüşmüş olsaydık karşısına çıkıp beni neden öptün, diye hesap sorabilirdim. En azından sinirlenip kafa göz dalardım ama bir insana neden beni yanağımdan masumane bir şekilde öptün, diye soramazdınız. Ya ben yanlış anlamışsam? Ortada düşündüğüm gibi bir durum yoksa utançtan yerin dibine girer bir daha da toparlanamazdım. Halime üzülmüş, bana şefkat göstermeye çalışmış olabilirdi ama böyle şefkat olur muydu ki? Olmazdı. Olur muydu? Olmazdı! Bir insana üzüldün diye onu yanağından öpmek zorunda değilsin Poyraz, şimdi bunun sorumluluğunu kim alacak, söyle bana? Uzun bir of çekip yerimde tepinerek yatağıma yattım ve çırpınarak yorganın altına girdim. Sol tarafımdaki yastığı ilk defa yerinden ayırıp sıkıca sarılarak yüzümü soğuk kılıfa gömdüm. Tüm gece rüyamda Poyraz’ın kafasına file geçirmeye çalışıyordum. * Ayrılmak zorunda kaldığım dostlarımı içinde barındıran bir tanecik şehrim İstanbul, burnumda tüten özgürlüğü ile nihayet önümdeydi. Uçak piste indiğinden beri kalbim heyecanla çarpıyor, ellerim titriyor ve ağlamamak için gözlerimle savaşıyordum. Üç günlük misafirliğim için iki bavul götürmeye kalktığımda annem abartmamamı söyleyerek eşyalarımı tek bavula indirmişti. Dönüşünde yıkayacağı eşyaları düşündüğü için bu çözümü bulmuştu, sanki bilmiyorduk. Bagaj beklememek için üst bölüme yerleştirdiğim bavulumla birlikte ezilmeyi göze alarak kalabalığa dalmış, ona buna çarparak havaalanından çıkmıştım. Kapının önünde bekleyen taksilerden birine binmem gerekirken durmuş, yetişme telaşıyla oraya buraya koşturan, eli bavullu veya yalnızca sırt çantalı insanların havaalanı sınırını geçip İstanbul’un ruhuna karışma acelelerini izliyordum. Yalnızca sırt çantası ile seyahat edebilen insanlar kesinlikle alfaydı. Benim yalnızca giyinmeyi düşündüğüm kıyafetlerim bile o sırt çantasına sığmazdı. Başıma bir şey gelir de kıyafetsiz kalırım, diye yanıma aldığım yedek kıyafetler, pijamalarım, iç çamaşırlarım, şampuan, makyaj malzemeleri, yağmurluğum, iki çift ayakkabı, bir adet şapka ve soğuk olursa diye atkı bere takımı ile bu bavula zor sığmıştım. Üzerimde midi boy kahverengi bir etek, uzun çizmeler, krem rengi kazak ve kahverengi ceket vardı. Her mevsimi bünyesine yakıştırma kabiliyeti olan İstanbul’un sonbaharına uygun bir kombin seçmiştim kendime. Sert rüzgâr saçımı ve üzerimdekileri uçurmak ister gibi yüzüme çarptığında beklemenin bir faydası olmayacağını fark edip gitmek üzere olan bir taksiye bindim. Üniversite için geldiğim ilk gün eşyalarım çok olduğundan taksiye binmek zorunda kalmıştım. Canımı acıtacak kadar yüksek olan ücreti şoföre uzatırken dolandırıldığım için mutsuzdum ama itiraz edip kavga çıkarırsam beni kaçırıp öldüreceğinden korktuğum için ses etmemiştim. Bu sefer adresi biliyordum ve kazıklanmak gibi bir derdim yoktu. Boynuma astığım çantamda Fatih’in ucuz doldurma parfümü vardı. Biber gazı kadar etkili olacağından şüphem yoktu yani gerekirse kavga da ederdim. Şoförü kestirme yolları tarif ederek otele olabilecek en ucuz fiyatla vardığımda adam onu dolandırdığımı düşünüyordu sanırım. Bu otele son geldiğimde duvarlarında hamam böcekleri dolaşıyordu. Dışarıdan bakıldığında oldukça değişmiş görünüyordu, umarım içini de değiştirmişlerdir yoksa babama sinirimden hamam böceklerini yeme noktasına gelebilirdim. Babamın ayırtıp ücretini ödediği odaya çıkıp kapıyı arkamdan kapattığımda temiz olduğunu ümit ettiğim yatağa uzanıp gözlerimi kapattım ve gülümsedim. Başarmıştım. Tek bir aksilik çıkmamıştı karşıma ve ben buradaydım. Tamam, yalnızca üç günlüktü ama olsun, bir kere kapıyı açmıştım. Geri dönüşümde tam kapatmayıp aralık bırakırsam yeniden gelebilirdim. Telefonum odadaki havalandırmanın uğultusuna karışarak çalmaya başladığında hala boynumda olan çantamdan çıkartıp sizi şaşırtacak bir şey yaptım yoldaşlarım, kimin aradığını görmek için ekrana baktım. Evet, büyük gelişme gösteriyorum. Şimdi sırada delikten bakıp, kim o, diye sorarak kapı açmak var. Her şey sırayla lütfen, bir anda abanırsam sistem çökebilir. "Alo?" dedim bütün kibarlığımla. Buraya kadar gelmişim, yıllardır görüşemediğim dostlarımı aramamam büyük hata olurdu. Bu yüzden gelmeden önce iletişime geçmiş ve buluşma kararı almıştık. “Ne olur bana vardım, oteldeyim, buluşma için hazırlandım ve seni bekliyorum de Alarçin.” Rüya’nın sesi bütün enerjisiyle kulağıma dolduğunda gülümsemem genişledi. Bu sesi duyarak uyandığım sabahları saysam bitmez. Azarını, önerilerini, dedikodusunu ve uyarılarını az dinlememiştim. Aylarca onunla aynı evde yaşamıştım, aramızdaki bağ oldukça güzeldi ama ben gitmiştim ve her şey bozulmuştu. “Oteldeyim, geldiğin gibi inebilirim.” “Ne oldu sana? Sen hiçbir zaman hazır olmazsın ki, kendine gel! Eğer tehlikedeysen bir veya iki de.” Evet, arkadaşım da benim kadar anormal, bunu anlamamışsanız bile anlamışsınızdır diye düşünüyorum. “Dalga geçme! Yeni geldim, daha soyunmamıştım. Sen neredesin?” “Yoldayım, beş dakika sonra otelin önünde olurum.” Telefonu kapatıp o gelene kadar elimi yüzümü yıkayıp basit bir makyaj yaptım ve saçlarımı son kez düzeltip odadan çıktım. Otel gerçekten kendini geliştirmişti, deterjan kokusunun içinde çiçek kokuları vardı, son hatırladığımda küf kokuyordu. Dışarı çıktığımda gözlerim Rüya’yı aradı. Kalabalığın içinde kenara park edilmiş arabasına yaslanmış, kana kana su içen arkadaşımı gördüğümde birkaç saniye doğru mu gördüm diye bekledim ama evet, arkadaşım önünden uzayan karnını tutuyor ve su içiyordu. Karnını tutuyordu. Koca karnını. Büyük, yuvarlak bir top yutmuş gibi şişkin olan karnını. Gazdır o gaz, soda içsin geçer. Allah'ım arkadaşlarım anne baba oluyor, ev üstüne evler kuruyorlar ama ben hala koca bile bulamıyorum, neden? Size biraz Rüya’dan bahsetmek istiyorum. Kendisi obsesif kompülsif bozukluğuna sahip oldukça düzen hastası bir insandır. Siyah saçlarını asla dağınık veya pis göremezsiniz. Her zaman ortadan eşit bir şekilde ayırılır ve çenesinde kesilir. Yeşil gözlerini süsleyen kirpikleri eşit kıvrıma sahiptir, güldüğün oluşan çizgiler bile aynıdır. Ayna karşısına geçip mimiklerini bizzat düzenlendiğine şahit olmuştum. Ütüsüz hiçbir şeyi giyinmez, alışveriş poşetlerini çamaşır suyuyla yıkayıp öyle kullanır. Bu kadar temiz ve düzenli bir insanın benim kadar dağınık biriyle arkadaş olabilmesi kesinlikle mucizeydi. Saçlarımdan tutun çoraplarıma kadar dağınık bir insanımdır ve biz birlikte yaşadık arkadaşlar. Yurttan kovulduğumda evinin kapısını bana açmıştı ve birkaç ayımız birlikte geçmişti. Ben dağıtırdım o kuşluk vaktinde uyanıp temizlemeye başlardı. Eğer içimde azıcık bile olsa temizlik varsa, Rüya Türker sayesindedir.  “Rüya!” Çığlıkla karışık seslenişimle bana döndü ve benim gibi tuhaf bir ses çıkarttı. “Alarçin!” Koşar adımlarla yanına varıp hiç beklemeden sarıldım ona. Pismişim, yoldan gelmişim diye düşünmeden sarılışıma karşılık verdiğinde köstekli hipnoz saatleri gibi iki yana sallanıyorduk. "Çok özledim seni ya, çok! İnsan arar sorar, azcık gelir buralara! Nankörsün kızım nankör, resmen unuttun gittin buraları, özellikle de bizi!” “Aman bana diyene bak, Trabzon’a geleni vuruyorlardı da benim mi haberim yoktu? Hem,” dedim konuyu saniyesinde değiştirerek. “Hem sen onu bunu geç de bundan haber ver.” Geri çekilip havada çizdiğim daireyle karnını gösterdim. “Kızlar bekliyor,” dedi gülümseyerek karnını severken. “Yemek yerken anlatırım her şeyi.” Biz üniversitede dörtlü takılırdık. Her dörtlü kız grubunda olduğu gibi bizde de ikili yakınlıklar oluşmuştu ve anlayacağınız üzere Rüya ile ben daha yakındık. Selen ile Armağan aynı yurtta kaldıkları için daha yakındılar ve anladığım kadarıyla hala yakın bir şekilde görüşüyorlardı. Eğer hala burada yaşıyor olsaydım bizde Rüya ile böyle yakın kalabilirdik. Trabzon’daki yalnızlığımı düşününce burada kalmak her açıdan daha iyiydi. Evet, kuzenlerimle yakındık ama kendi aralarındaki ilişkiyi benimle kurmaları imkânsızdı. Benden bir şey saklanıyordu ve onlarda bunu bile bile susuyor, hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Ailemden kimseye güvenmiyordum. Tek ailen mi? Sen kimseye güvenmiyorsun ki. Kızlarla sarılıp, uzun bir vefasızlık söylevi dinledikten sonra konuyu yine Rüya’nın karnındaki bebeğe çevirdim. O da olmasa linç yemekten yemek yiyemeyecektim.  “Anlat bakalım Rüya Hanım.” “Anlatacak çok bir şey yok aslında,” dedi Rüya omuz silkip önündeki yemeğinden bir çatal alırken. “Baba olmak istemediği için kaçıp giden bir adam ve anne olmak isteyen bir kadın.” Başını eğip karnını sevdi. “Her şeye değer bir duygu.” Ağzım ne diyeceğimi bilemeden açılıp kapanırken yanağımı kaşıdım üzüntüyle. Benden izinsiz evlendi diye kızıp onunla uğraşmayı şimdi ki suskunluğuma yeğlerdim. Şerefsiz! Anca kaçmayı bilin zaten, anca! “Susmanıza gerek yok. Üzülmeyin de. Bunu ben kendin istedim, zaten evlenmek, bir erkeğin pisliğini temizlemek hiç benlik değil sizde biliyorsunuz. Oğlum ile birlikte oldukça mutluyum ve mutluluğum o doğduğunda artacak.” O gülümsediğinde gülümsedim. Oysa içimde binlerce soru vardı. Çocuk doğduğunda, büyürken yanında baba istemeyecek miydi? Tek başına sorulara yetişebilecek miydi? Yalnız başına çocuk büyütmek bu kadar mıydı? Aynı sorular cevapsız bir şekilde Rüya’nın gözlerinde dolanıyordu ama dışarı atmaya cesareti yoktu. “Rabbim sağlıkla kucağına almanı nasip etsin arkadaşım.” “Âmin.” Masadaki kısa süreli durgunluk Armağan’ın bana yönlendirdiği ok ile dağılmıştı. "Sende ne var ne yok bakayım?" Canım bende var yok, yok var. Onlara içinde yaşadığım çile yuvasından başlayıp en son ki iş ortaklığıma kadar özetleyerek anlatmaya başladığımda hava kararmaya yüz tutmuştu. İşte en son Poyraz ile kurmayı planladığımız işi anlatırken kızarmış gözleriyle anlattıklarımı dinleyen Rüya, konuşmayı bitirdiğim anda ağlamaya başladı. Ağzıma götürmek üzere olduğum çatalımı tabağa geri bırakıp peçetelikten aldığım peçetelerle yüzün silmeye çalıştım. "Rüya, ne oldu? Neden ağlıyorsun?" Armağan ve Selen'e endişeyle bakıp sakinleşmeye çalışan Rüya’ya döndüm yine. Hayır, rezil oluşlarıma ağlıyor desem yaşanırken olmasa bile anlatırken çok komik olan anılardı, ben bile kahkahalarla gülmüştüm. “Ben… Kendine ait bir işte çalıştığın için çok mutluyum Alarçin. Mesleğini yapabileceksin sonunda.” Yerimden kalkıp yanına gittim ve duygusal arkadaşımı omuzlarından sardım. Canım ya, ne gereksiz duygusallıklar bunlar? Gözyaşlarını harcamaya değer mi be Rüya, ben senin yerine ağlarım merak etme. Yerime geçtiğimde konuyu onların hayatlarına çektim ve anlatma sırasını onlara verdim. Armağan kendine butik açmış, yavaşça işlerini büyütüyordu. Tabii bu arada sade bir düğünle evlenmiş. Tam da onluk bir hareketti. Kendisi moda okumasına rağmen süsten en uzak olanımızdı. Gösterişi, dikkat çekmeyi falan sevmezdi bu yüzden sade bir düğün yapmasına şaşırmamıştım. Evliliğini tebrik ettiğimde telefonunu çıkartıp ekranındaki bebeği göstererek bir şoka daha soktu beni. Evlenmiş birde çocuk yapmıştı, maşallah! Millet çoluk çocuğa karışıyor, ben işi yeni kuruyorum. Selen ise yeni nişanlanmıştı. Parmağındaki koca tektaş yüzük zaten bunu bas bas bağırıyordu. “Kızlar,” dedim beynimi kemiren ama unutmuş gibi yaparak kendimi kandırdığım o küçük ama etkili anın ağırlığına dayanamayıp. Üzerinden günler geçmişti ve ben Poyraz’la hiç konuşmamıştım. Yanağımı öpmüştü, karşısına geçip hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım. Önce şokumu atlatmalıydım ama ya sonra? “Bir erkek sizi yanağınızdan öpse ne yaparsınız?” "Sevinirim," dedi Armağan. "Şımarırım," dedi Selen. "Dudaklarına yapışırım," dedi Rüya. Gözlerimizi kocaman açınca omuz silkti. "Ne? Öylesini bulmuşum öldürsen bırakmam." Bu kızda anne olacak işte… “Neden ki?” diye sordu Armağan ve ağlama kısmını atlayarak Poyraz’ın dudaklarını yanağıma kondurmasını anlattım. Anlatırken masum olarak anlatmıştım ama yaşanırken hiç masum değildi. Yanağımın hala zonkladığı bir gerçekti mesela. Yüzleri, anlattıklarımla kızarıp bozarmış, gözleri ben hariç her yerde dolaşmıştı. Herkeste bir gariplik var bugün ama hayırlısı. “Bence sana karşı hisleri var, yoksa hiçbir erkek dudaktan öpme şansı varken yanaktan öpmez.” “Ay ne hissi,” başımı iki yana salladım hızla, “his değildir o. Poyraz beni neden sevsin?” “Neden sevmesin? Senin neyin eksik?” “Yirmi yedi yaşındayım ve yarım yamalak bir hayat yaşıyorum, kayıp geçmişim de cabası… Hayatımda bu kadar eksik varken Poyraz’ın bana karşı hisler beslemesi saçmalıktan başka bir şey değil.” Armağan’ın telefonu çaldığında ortamı esir alan buz esintisi kesintiye uğramıştı. Arayan kocasıydı, bebek diş çıkardığı için huysuzlanmış durmadan ağlıyormuş. Anne yüreği evladının ağlamasına dayanamadığından aramızdan ilk ayrılan o oldu. Armağan’ın ardından bizde hesabı ödeyerek kalktık ve burnumda tüten uzun Kadıköy sahilinde yürümeye karar verdik. Kol kola girip sahil boyu sohbet ederek yürürken bu şehirde yaşamanın ne kadar güzel olacağını düşünüyordum. Eğer kaza olmasaydı, hayatım nasıl olurdu diye düşünmediğim bir saniye bile olmuyordu. Kazadan önce nasıl yaşadığımı hatırlamadığım için bu sorunun cevabını hayal etmem mümkün değildi. Tüm bu bilinmezliğe rağmen hayal etmek bile güzeldi. Selen’in nişanlısı onu almaya gelince Rüya ile ikimiz kalmıştık. Bir tur daha atıp arabaya bindik ve trafiğin ilerlemesini beklerken havadan sudan konuştuk. Otelin önünde durduğumuzda, "Benimle kalsana," dedim Rüya'ya. Otel odasında tek başıma kalmak istemiyordum. Sanki o odada yalnız kalırsam binlerce karabasan üzerime çökecek, ruhuma saldıracak ve beni yok edecekti. "Otelde mi?" “Yalnız kalmak istemiyorum. Eskiden yaptığımız gece sohbetlerini özledim." Pijamalarımızı giyinip oturma odasındaki koltuklara yayılır ve sızana kadar konuşurduk. Kesinlikle böyle bir ortama ihtiyacım var. Gözlerime baktı ve durgunluğumu fark edince koluma girdi. "Alarçin, her şey yolunda mı?” Başımı iki yana salladım sadece. Alt manadaki hislerimi anlamış gibi ikiletmedi ve arabayı çekilmeyecek bir yere park edip benimle birlikte otele geldi. Ona bol tişörtlerimden ve fazladan pijama altlarımdan birini verip, pijamalarımı giyindim. Yan yana iki kişilik yatağa oturduğumuzda şişkin karnıyla dalga geçip, bebeğin tekme atışını dinledim bir süre. O kadar güzel bir histi ki bebek tekmeledikçe benim içimde hareketlenme oluyordu sanki. Büyük gürültüler bir süre sonra kendiliğinden sessizliğe bürünür, bir nehir kadar durgunlaşırdı. Boğucu bir yoğunluğun içinde oturduğun yerde boşluğa dalarsın. Düşüncelerin düğüm olur, her şeyi bırakır o düğümü çözmeye ve ipi serbest bırakmaya çalışırsın. Gülüşmelerimiz, kendiliğinden sessizliğe büründüğünde başımı çevirip duvarı seyreden arkadaşıma baktım. “Korkuyorsun, değil mi?” Yeşil gözlerini kapatıp başını salladı. “Çok korkuyorum,” derken sesi titriyordu. “Biliyorum, ona gitme diyebilir istememesine rağmen yanımda olmasını isteyebilirdim. İsteseydim gitmezdi ama çok mutsuz olurdu. O mutsuzluğu ileride bana ve oğluma yansırsa hayatımızı mahvetmiş olacaktım. Bir sabah uyandım, bavulunu toplamıştı. Geride hiçbir şey bırakmadı Alarçin, her şeyini topladı ve gidiyorum dedi. Allah’ı var bu konuda insaflıydı, tek bir not bırakıp gidebilirdi ama bunu yapmak yerine yüz yüze bir veda istedi. Eğer istersen gitmem, dediğinde gözlerine baktım ve gitmeyi ne kadar çok istediği gördüm. Görmemiş olsaydım,” susup titrek bir nefes aldı kapalı gözlerinin kenarından sızan gözyaşını silerken. “Gitmek isteyeni kırk düğüm halatla bağlasan tutamazsın, kalmak isteyene saç teli yeter, derler ya hani… Gözlerinde çoktan gitmiş olduğunu görmemiş olsaydım, halatları hiçe sayıp kal derdim. Onunla mutsuz olmaktansa, onsuz mutlu olmayı yeğliyorum çünkü benden daha değerli değil ama onun için çok korkuyorum,” elini karnının üzerine dolaştırdı zarar vermekten korkarcasına. “Ya ona yetemezsem? Bir gün karşıma geçip babam nerede diye sorarsa?” “Rüya, benim babam hayatımın her anında yanımdaydı,” dedim titreyen ellerini tutup. Başını çevirip yaşlı gözleriyle bana baktı. “İlk kelimem babaydı. Düştüğümde anne diyerek değil baba diyerek ağlardım ben. Böyle anlatınca çok güzel, tatlı ama ne zaman düşsem kendi başıma kalktım. Baba diyerek ağladığım her anda yaşlarımı kendim sildim. Benim babam yanımdaydı ama benden hep nefret etti. Bir kez olsun kucağına aldığını hatırlamıyorum, beni hiç takdir etmedi, hiç saçlarımı sevmedi, elimi tutmadı. Görünürde yanımdaydı ama manen hiç olmadı. Çoğu zaman bana çektirdiği acılardansa uzakta olmasını diliyorum. Eğer babam uzaklara gitmiş olsaydı şimdi şu soruları soruyor olmayacaktım. Benden neden nefret ediyor? Beni neden sevmedi? Benden ne saklıyor? Neden herkesi benden uzaklaştırıyor? Ben ona ne yaptım?” Karşısında duran enkaz içindeki korkuyu geçirecek en iyi örnekti. “İnan bana kimse sizin mutluluğunuzdan önemli değil ve inanıyorum ki bir bebeğin sahip olabileceği en iyi ebeveyn olacaksın.” Benimkilerden daha iyi olacağı kesindi sonuçta. “Her şey yoluna girecek, biliyorsun değil mi?” Bu sefer gözleri dolan bendim. Gülümserken yüzümü yastığıma gömdüm. “Koskocaman bir çukurun en dibine düşmüşüm, üzerime binlerce yalan fırlatıyorlar Rüya. Herkes, herkes benden bir şey saklıyor. Bu zamana kadar yaşadıklarımı sorgulamak aklıma gelmemişti ama son zamanlarda öyle garip anlar yaşıyorum ki, kimin gözlerine baksam bir külçe yalanla karşılaşıyorum.” “Üzgünüm,” dedi burnunu çekerek. “Çok üzgünüm.“ “Bana ait bir hayat var ama bu noktaya nasıl geldim bilmiyorum Rüya. Sanki gözlerimi beş yıl önce kapatmışım ve açtığımda kendimi bu noktada bulmuşum. Eşyalarım, zihnimdeki anılar, hislerim… Hepsi benim ama hiçbiri bana ait değil. Ben kimim Rüya?”  “Bir gün,” dedi gülümsemeye çalışırken zorla. “Bir gün her şeyi öğreneceksin. Karşına çıkacak ve sana kim olduğunu hatırlatacak. O zaman bütün dertlerin bitecek işte. Yalnızca sabretmen gerekiyor Alarçin, sabret ve bekle bahar elbet ki gelecek.” Rüya arkasını dönüp sessizce ağlamaya devam ederken tavanı izlemeye devam ettim. Bahar tabii ki gelecekti ama öncesinde gelen kışı atlatacak gücüm var mıydı, tartışılır.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE