Tesadüf kadere inanmayan insanların beklenmez durumların karşısında kullandıkları bir olay bağlama unsurudur. Rastgele karşımıza çıkan bir durumu açıklamak için tesadüfü kullanırız çoğu zaman. İnanmayı kolaylaştırıp sorgudan uzaklaştıran bir teslimiyettir aslında ama bazı anlar vardır ki bu kadarı da tesadüf olamaz, diye düşündürür ve insanı afallatır. İşte o durumlar kaderin oyunlarıdır ve tesadüfün basit açısının aksine oldukça geniş, dallı budaklı bir atmosfere sahiptir. Kelebek etkisini bilirsiniz, dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpması diğer ucunda kocaman bir fırtına çıkartabilir. Bu yüzden zaman yolculuğunun esaslarından biri geçmişe gittiğinizde hiçbir şeye dokunmamaktır. En ufak şey bile değişirse gelecekte önü alınamaz değişimler olur ancak gerçekleşmesi gereken düğüm noktaları kaderde yazılı olduğu için ne kadar değişiklik yaparsan yap bir şekilde yolunu bulur ve gerçekleşir. Gidişat farklı bile olsa sonuç aynıdır. Bakın, tesadüften başladım ve son yine kadere bağlandı. Kaderden kaçamıyorsunuz yoldaşlarım, ne olursa olsun o sizi buluyor.
Poyraz’ın beni bulması gibi!
Sabah telefonumla aynı anda çalan bitmek bilmeyen kapı sesiyle uyanmıştık. Bilen bilir dünyanın en kötü uyanma sebebi gürültüdür. Güneş ışıkları odaya dolmuş, gürültünün şişirdiği başımıza acımadan durun bir darbede de benden olsun, diyerek yüzlerimize vuruyordu. Hadi sesleri geçtim, bu ışıktan sonra bir daha uykuyu ara ki bulasın.
Yataktan zar zor kalkıp telefonumu bulmuş, sussun diye açıp kulağıma götürürken yerdeki eşyalarıma takılarak kapıyı açmıştım. Alacaklı gibi çalmaya ne gerek vardı ki? Açmıyorsak yokuz kardeşim, defol!
Tabii benim atarım, giderim, sinirim ve uykum kapıyı açana kadar sürdü. Dışarıdakine kim olduğunu sormadan kapıyı açmıştım. Hayır, hırsız olsa, katil olsa, mafya olsa bizi rehin alsa bunun sorumluluğuyla nasıl yaşarım? İçeride hamile kadın var sonuçta. Şimdi yediği stres çocuğa testosteron olarak yüklenir, daha doğmamış bebeğin hakkına girmiş olurdum. Neyse ki kapıdaki saydığım felaketlerden biri değildi. Aksine bu üçlemenin yanında oldukça masum, iyi yürekli ve yakışıklıydı. Üzerinde siyah mevsimlik bir ceket, içinde siyah boğazlı kazak ve siyah pantolonu vardı. Siyaha yakın kahve saçları en son gördüğümün aksine geriye taranmıştı. Kızılımsı sakallarını kısaltmıştı ve gülümsememesine rağmen belli olan gamzesini daha çok açığa çıkarmıştı. Kulağına tuttuğu telefonla karşımda duruyorken kapıyı açmamı beklemiyor olacak ki şaşırmıştı. Tipime de şaşırmış olabilir gerçi, böyle bir şeyin kapıyı açacak nitelikte olabilmesi mucizeydi. Aynadaki aksime bakarken ben bile kendimden iğrenir haldeydim. Dağılmış ve kabarmış saçlarımı suyla sindirip toplamaya çalışırken tokam bu kalabalığa dayanamayarak koptu. Rüya ve Poyraz içeride oturuyorlardı ve ben banyoda saçlarımla kavga ediyordum... Sonunda saçlarıma karşı yenilgiyi kabullenip pijamamı düzelttim ve yüzümü güzelce yıkadım. Göreceği pisliği görmüştü bu saatten sonra yüzümü yıkasam ne olur, yıkamasam ne olur?
Derin nefesler alıp yüzüme gayet normal ve sıradan bir ifade yerleştirdiğim gibi daha fazla ikiliyi baş başa bırakmamak için banyodan çıktım. Odanın diğer köşesine yerleştirilmiş koltuklara karşılıklı oturmuş Rüya ve Poyraz’ın yanına giderken ne yapacağımı bilemez haldeydim.
Ne işin var burada Poyraz? Sana buraya geldiğimi söylememiştim bile. Üstelik yanağımı öptün, bunun üstüne karşıma çıkman sence de büyük bir cesaret değil mi? Üstelik otelime kadar geldin, kapıma dayandın. Derdin ne adam, derdin ne?
"Burada ne işin var?" Pat diye sorduğum soru Rüya’nın ayağıma basmasına sebep olmuştu. Arkadaşım dur şimdi hiç sırası değil!
"Tasarım şirketlerinde arkadaşlarım var, onlarla görüşmek için geldim." Başımı, iyi de bunun burada olmanla ne alakası var, dercesine iki yana salladım.
"İyi de beni nasıl buldun? Ben sana İstanbul’a geleceğimi söylememiştim ki." Haklı değil miyim ya? Neden sağımdan solumdan Poyraz çıkıyor? Adam aylar önce hayatımda bile yoktu, şimdi virüs gibi yayılıyor.
"Nazik olsana azcık, ayıp." Rüya’ya düşüncelerim arasında anlamaz bakışlar atarken daha kibar olmam gerektiği düşündüm. Poyraz’ın gereksiz yere peşimden gelecek biri değildi. İlla ki bir sebebi vardır, olmalı!
“Geçmişte çalıştığım tasarım şirketiyle bir görüşmem var, işimiz için yararlı bir görüşme olacağını düşünüyorum. Artık ortak olduğumuza göre birlikte görüşmemizin daha faydalı olacaktır, sana ulaşmaya çalıştım ama telefonlarıma geri dönmedim eh bende haliyle Suat’a sordum, o da buraya geldiğini söyledi." Demiştim size, geçerli bir sebebi vardı, yoksa burada ne işi olsundu ki? Beni görmek için gelmiş olamazdı, değil mi?
Başımı anladığımı belirtircesine aşağı yukarı sallarken, gözleri pijamamda dolaştı ve gülümsedi. Yanaklarım onun gülüşüne oranla kızarırken gözlerimi kaçırdım. Pijamalı olduğumu unutmuştum ben ya…
Onu geçte seni aramış adam defalarca, açsaydın şimdi böyle rezil olmayacaktın.
Sussana ya! Zaten utançtan ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
“Bugün okula uğramam gerekiyor, dekanla görüşeceğim.” Dönem sonu sınavına giremeden kaza yaptığım için okul yönetim kuruluna dilekçe göndermiştim. Umarım olumlu sonuçlanırdı da beş yılı boşuna okumuş olmazdım.
"Ben araba kiraladım ulaşım kolay olsun diye, istersen seni de okula bırakırım sonrasında görüşmeye geçeriz." Bedava ulaşım teklifiyle aklımı çelmeye çalışması kesinlikle başarılı bir girişimdi. Otobüslerde sürüneceğime özel arabayla gezerdim ama Poyraz ile aynı arabada baş başa olma düşüncesi beni geriyordu. Direk kabul etmiş olmamak için Rüya’yı bahane etmeye çalıştım ama arkadaşım sağ olsun beni kurtarmak yerine direk Poyraz’ın arabasına fırlattı.
Poyraz aşağı inip arabasını park ettiği yerden almaya gittiğinde bizde hazırlanmaya başladık. “Poyraz’ın bu kadar yakışıklı olduğunu söylememiştin,” dedi Rüya tişörtü göbeğinden yukarı çekmeye çalışırken. Bavulumun içindeki kıyafetlerimden ne giyineceğimi seçmeye çalıştığım için ona sadece ters bir bakış atmakla yetindim.
“Seni bu halinle görüp kaçmaması takdire şayan bir durum, ben olsaydım bir daha yüzüne bakamazdım.”
“Biz seninle aynı evde yaşadık Rüya.”
“İlk sabah seni gördüğümde aklımı kaybediyordum korkudan.” Gözlerimi devirip volanlı siyah eteğimi ve yeşil üzerine kuru yapraklar yapıştırdığım kazağımı yatağın üzerine koyarken çıkardığım tişörtümü yüzüne fırlattım.
"Dua et hamilesin, yoksa öldürürdüm seni!" Başı geri düşerken öyle büyük kahkaha attı ki bir an çocuğu doğuracak sandım.
“Az gül, az!” Makyaj için banyoya giderken hala gülmeye devam ediyordu manyak. Onun ardından hızlıca giyinip aynanın karşısına geçtim ve yedek tokalarımdan biriyle atkuyruğu yaptım saçımı. Tokanın üzerinden şifon fularımı bağlayıp çilli yüzüme azıcık kapatıcı sürdüm. Adam doğal halimi görmüştü şimdi onun üzerine kat kat makyaj yapsam anlamsız kaçardı.
Nihayet otelden çıkmayı başardığımızda arkası dönük halde telefonla konuşan Poyraz’ın yanına yürüdük. Eli, yanında duran küçük siyah arabanın kapısındaydı, sahte güneşten korunmak için güneş gözlüğü takmıştı. Geldiğimizi belli etmek için işaret parmağımla sırtına dokundum. “… Tamam, ben seni haberdar ederim,” derken bana döndü ve konuştuğu kişiye görüşürüz diyerek telefonu kapattı.
"Geldin mi?" Sorusu yersiz bir uğultuyu kulağıma çalmıştı.
"Geldim.”
"Hoş geldin." Sesi eko yapmış gibi kendi sesine yansımıştı. Görüntüsü frekansı bozulmuş televizyon ekranı gibi karıncalanırken gözlerim yüzüne dalıp gitmişti.
“Benim gitmem gerekiyor.” Rüya şeffaf hayal perdesinin ardından bize el sallayıp uzaklaşırken ben hala Poyraz’ın kömür karası gözlerine bakıyordum.
“Alarçin,” dedi bilmem kaç saniye sonra. Seslenişiyle irkilerek kendime geldim ve gözlerimi kırparak toparlandım. “Her şeyin tamamsa gidelim mi?”
Başımı sallayıp açtığı kapıya tutunarak koltuğa oturdum ve kapıyı kapattım. Poyraz kendi yerine geçtiğinde arabayı çalıştırmadan önce emniyet kemerini takmıştı. O takınca bende taktım haliyle. Aslında kemer boynumu çok acıtıyordu ama trafik kazası sonucu komada yatmış biri olduğumdan artık böyle şeyleri ihmal etmemeye çalışıyordum. Yola çıktığımızda kısa bir nasılsın, iyiyim muhabbetinden sonra derin bir sessizliğe bürünmüştük. Poyraz'ın direksiyona vurduğu parmakları, müzik çalardan yükselen ses ve klimadan tenimi ısıtan sıcak hava... Gözlerimi yola çevirdim ve akıp giden asfalta, sarı veya beyaz şeritlere baktım. Kırmızı, sarı, yeşil. Sonra yeniden kırmızı. Renkler kimi zaman ağır kimi zaman hızlı bir şekilde birbirine karışıyordu, emniyet kemerim her zaman ki gibi boynumu kesiyordu. Zihnim derin bir girdaba çekilirken gözlerim kapandı.
Güçlükle yeniden açtığımda kısa süreli bulanıklığı geçirmek için kırparken etrafıma baktım. Arabada değildim. Poyraz yoktu. Yol yoktu. Işıklar yoktu.
Büyük, kocaman bir odanın içindeydim. Odanın ortasında büyük masa, masanın etrafında rengârenk sandalyeler ve her sandalyenin önünde büyük siyah tabaklar vardı. Bu tabakları hatırlıyorum. Annem ben çok küçükken, zücaciyeden almıştı. Kullanması için çok ısrar etsem de kabul etmemiş, güzelce yıkayıp çeyizlik tabaklarının yanına dolaba kaldırmış ve uzanmayı başardığım ana kadar saklamıştı. Ta ki bir gün tabakları almak isterken ellerimden kayıp parçalara ayrılana kadar... İsteyerek mi kırdım, kaza mıydı? Hatırlamıyorum. Sadece içimde oluşmuş hayal kırıklıklarına saplanmış siniri ve annemin kulağıma çalan sesini hatırlıyorum. “Alarçin tabaklarımdan ne istedin?”
Ben siyah tabakları incelerken, her tabağın yanında çini desenli Türk kahvesi fincanları beliriverdi. Bardakların yanında içi boş su bardakları da vardı.
"Ah, tuzlu!" Duyduğum sesle birlikte ortadaki sandalyeye oturmuş adama döndüm hızla. Kahveyi buruşturduğu yüzüyle masaya geri bırakırken bardağa uzandı ama boş olduğunu görüp homurdanarak bana baktı. Benim ne suçum var ya?
"Bunun sahibi ben değilim. Sen biliyor musun, sahibi kim?"
Başımı iki yana salladım şaşırmam, korkarak kaçmam gerekirken oldukça normal bir anın içindeymişim gibi. "Bilmiyorum."
"Sen bilmiyorsan, sandalyeler ve Şirinler bilmiyorsa ben nasıl bileyim?” İyi de soruyu ben sormamıştım ki. Bilip bilmemesi neden umurumda olsundu? Ayrıca kimdi bu değişik? Neden bana böyle tip tip bakıyordu? Tanıdık gelen bir yanı var ama tam da çözemiyorum. Bir dakika! Tek kaşını kaldırdı, dirseğini masaya dayamış ağır abiler kadar rahat bir şekilde oturuyordu. Mekânın sahibi benim der gibiydi… Yok artık!
"İç sesim?" dedim rezil olma ihtimalime karşı tedbirli bir şekilde. Adam, diliyle dişlerini temizleyerek ayağa kalktı ve ağır adımlarla bana yaklaşırken gözlerinde kınama vardı.
"Teessüf ederim, bizim de bir adımız var her halde."
"Sen erkek misin?" Sanki görmüyordum karşımdakinin cinsiyetini.
"Neden kız mı bekliyordun?"
Görünüşü... Garipti. Kafamın içindeki sesin, camdan sarkmış bir mahalle karısı olduğunu hayal ederdim oysa karşımdaki adam kahverengi takım elbisesinin içinden çizgili bir gömlek giyinmiş, gömleğin yakasına da kırmızı papyon takmıştı. Yüzünü görmemiş olsam kıyafetine bakıp onuncu Doktor olduğunu düşünürdüm ama hayır, Doctor Who ile uzaktan alakası yoktu. Sanırım bilincim kendiliğinden en sevdiğim karakteri taklit etmişti ve ortaya bu çıkmıştı.
“Tabii ki kız bekliyordum, ben bir kızım.”
“Oldukça cinsiyetçi bir yaklaşım Alarçin, bunu sana hiç yakıştıramadım.”
Erkeklerden nefret eden ruhumun iç sesi erkek çıkmıştı. Düşündüğüm zaman mantıklı geliyordu çünkü iç sesim bana tamamen karşıttı. Her yaptığıma karşı kullanacağı bir kozu vardı ve benimle uğraşmaktan keyif alırdı. Hangi insanın iç sesi ona zıttır? Tabii ki benim!
“Neyse sen soramayacak kadar şaşkınsın ben kendim sorar cevaplarım. Senin adın ne? Benim adım Alo005.” Adını sormayı düşünmüyordum çünkü onu isimlendirmemiştim. O sadece iç sesimdi, iç seslerin ismi olur muydu ki?
"Alo005 mi?"
"Evet! Türümün beşincisiyim. Benden öncekiler 001, 002, 003, 004'tü."
"Hayırdır, James Bond filmi mi çekiyoruz?"
"Esprilerin ağzından akıyor, altına kap koyalım da dolanları bitkileri sulamak için kullanırız."
Kaşlarımı çatıp kollarımı göğsümde bağladım. "Ne işim var burada? Arabadaydım en son."
"Uyuyorsun. Her zaman ki gibi olmadık yerde uyuya kaldın. Gerçi böyle iyi oldu, sadece kafanın içindeyken anlaşamıyorduk yüz yüze olmamız daha iyi. Beni dinlemediğinin farkında mısın?"
Kapı arayan gözlerimi ona çevirdim hızla. "Efendim?"
"Sen diyorum canım, beni dinlemiyorsun." Parmağıyla kafamı gösterirken, kime anlatıyorum, der gibi göz deviriyordu.
"Buradan nasıl çıkacağız? Kapı yok."
Gözlerini devirdi ve acele adımlarla yanıma gelip elimi tuttu. "Madem gitmeye dünden meraklısın, gidiyoruz."
"Ne? Nereye? Nasıl?" Yoksa TARDİS’im de mi var? Ne kadar da uyarlamacı gibi görünürken aslında kopyacı olan bir zihne sahibim Allah’ım. İzlediğim her şeyden nem kapıyorsam birazdan deşici vampirlerle mi karşılaşacağım yoksa?
"Buraya." Parmağını alnıma şaklattı ve küçük bir sızı oluştu. "Alnıma mı?" Alnımda ne işimiz var ya?
"Geri zekâlı! Biz zaten kafanın içindeyiz!" Eh, eğer bu bir rüyaysa kafamın içinde olmamız çok normaldi. İyi de o zaman neden kafama vurdu?
“Hiçbir şey anlamadım!” dedim sızlanarak. “Bana şunu adam gibi anlat yoksa seni siler yerine başka sürüm yüklerim!”
“O işler senin sandığın gibi olmuyor küçükhanım, zamanı geldiğinde ben kendiliğinden yenileniyorum.” Yumruğumu havaya kaldırdım ve yüzüne seğirttirdim. Ya konuşurdu ya da darp edilirdi. Kafamın içindeyken birçok kez vurmak istemiştim ama görünmeyen bir sese tokat atamıyordunuz. Yumruğumdan korkup geriye kaçarken olayı kısaca özetledi.
“Burası senin zihnin, yani kafanın içindeki görünmeyen evren. Koskocaman bir saray gibi düşünürsen şu an sarayın misafir odasındayız. Sarayda bir sürü oda var, bu odalar senin anılarını, bildiklerini, yükleyip geriye ittiğin bilgilerini içeriyor. Yani sarayın içinde gezineceğiz, şimdi anladın mı?”
"İşte," dedim gülümseyerek. "Bana bunlarla gel, işaret falan anlam ben."
"Gözlerini kapat, Alo005 seni uçuracak." Gözlerimi kapatıp kolunu tuttum ama hala ondan işkilleniyordum. Madem burası bir saray ve burası sarayın misafir odası, o zaman neden kapı yok? Bu sarayın içinde ulaşım nasıl sağlanıyor?
"Saray dediysem gerçek saray değil, benzetme yaptım sadece."
"Bir dakika, düşündüklerimi duyuyor musun?"
"İç sesinim ben senin. Tabii ki duyuyorum... Geldik aç bakalım gözlerini." Dediğini yapıp gözlerimi araladım ve geldiğimiz yere baktım. Beşinci boyuta ulaşmıştık sanırım. Odanın her yerinden nur saçılıyordu. Acıyan gözlerimi kısıp bir şey görebilmek umuduyla bakmaya çalıştım ama beyaz ışık gözlerimi acıtmaktan başka bir işe yaramıyordu.
"Beni kör etmeye mi çalışıyorsun?"
"Kusura bakma ilk defa iki kişiyle uçuyorum. Bir kere daha kapat." İkinci kez kapatıp açtığımda bu sefer loş ışıklı bir odanın içindeydik. Görünürde bir lamba yoktu ama etraf görebileceğim kadar aydınlıktı. Üstelik o kadar dağınıktı ki Rüya burada olsaydı kesin komalık yatardı.
"Neden geldik buraya?"
Elimi bırakıp dağınık eşyaları karıştırmaya başladı. Oda yatak odamdan daha küçüktü ve küçüklüğüne oranla çok fazla eşya vardı. Duvarlar üniversitedeki hocalarımın resimleri, o yıllar hayranı olduğum ünlülerin posterleri, izlediğim filmlerin afişleriyle doluydu. O an Alo005’in anlattığı zihin, oda muhabbeti kafama dank etmişti. "Beynimin içindeyiz! Gerçekten beynimin içindeyiz!"
"Ben az önce ne anlattım acaba? Şu duvara konuşsam anlar beni."
"Bunlar benim hafızamın içindekiler. Tanıdığım, izlediğim, okuduğum, dinlediğim her şey!"
"Unuttuklarında dâhil,” dedi işaret parmağıyla bu noktanın üstünde durduğunu belli ederek. “Bu oda unuttuğun beş yıldaki anılarından oluşuyor. Seni sen yapan ve unutarak kaybettiğin bir yıl burada.”
“Ama burası çok dağınık ve kalabalık.”
“Evet,” dedi Alo005 yerdeki eşya havuzunun içinde dik durmaya çalışarak. “Bundan dört tane daha var, üstelik her oda bir öncekinden daha dağınık.”
Alnımı tutarak inledim. Dış dünyada dağınık olmayı kaldırabilirdim çünkü ben pis olsam bile annem temizliyordu ama iç dünyamın bu karmaşık olması beni yoruyordu. Dağınık odayı gösterdim ellerimi açarak. “Ben bu dağınıklığı ölsem toplayamam, imkânsız!”
"Çok ünlü olmak isteyen bir düşünür, imkânsızlar imkân doğurur imkânsızı görmeyi becerebilirsen, der." Filozof edasıyla paylaştığı sözün kime ait olduğunu düşünürken gözlerimi kıstım. Böyle bir şey okuduğumu hatırlamıyordum.
"Kim demiş ki bu sözü?"
"Ben dedim ya az önce. Hep ünlü olmak istedim ama adımı duyuramadım." İçimde yaşadığın için olabilir mi acaba geri zekâlı?
Yine de hayalini bozmak istemediğimden elimi dostça omzuna koydum. "Belki bir gün yazar, seni de yazar."
"Ah, ölmeden önce yapsa iyi olur."
"Belki de şu an birilerinin kaleminden ya da tuşlarından firar ediyoruzdur. Biri oturmuş ikimizi yazıyordur. Yaşadıklarımız birileri tarafından hayal ediliyor ve kâğıda dökülüyorsa…" Doğruldu ve gözlerini kısarak bana doğru gelmeye başladı. Attığı her adımda yerdeki eşyalar eziliyordu. Gel de sağlam kal!
"Ve bizde bu sayede gerçek oluyorsak?" diyerek eksik bıraktığımı tamamlarken parmağıyla çevreyi hayali bir çember içine aldı ve parmağını şaklattı. "Aslında biz diye bir şey hiç yoksa. Sen, ben, tanıdıklarımız, yaşadıklarımız. Aslında hiç var olmamışsa."
"Tüm dünya bir kurmacadan ibaretse, o zaman hiçbir şey aslen yoktur." Son derece ciddi ve keşfedilmeyeni bulan gözlerle birbirimize bakarken saniyeler sonra kahkahalarla gülmeye başladık.
"Allah’ım ya, düşündüğümüz şeye bak çok saçma."
"Bence de, neymiş birileri bizi yazıyormuş, aslen yokmuşuz falan. Nerden geldiyse aklımıza?" Histerik gülüşlerle saçlarımı geriye ittim. Gülmeyi kesti aniden. "Tabii aklımıza gelmemizi biri istemediyse."
“Uzatma Alo005!”
Karmaşanın içine yöneldiğinde dağınıklık yeniden başımı döndürmüştü. Tabii aç olmamın da etkisi vardı büyük ihtimalle. “Rüya’yı ya da annemi buraya getirmem mümkün değil, değil mi?”
“Böyle bakmaya devam edersen diğer yıllara geçmemiz çok zor olacak benden söylemesi. Yani az laf çok iş!”
Oflayarak onun gibi eşya yığınının yanına çöktüm. “İyi de ben bunları nasıl düzenleyeceğimi bilseydim hatırlıyor olurdum.”
“Sen hatırladıklarını diz, kalanları boşluklara yerleştiririz.” İşten kaytaramayacağımı anlayınca susup elime rastgele bir defter aldım. Defterin kapağında kepçe ve çırpacak sembolü vardı. Annemin de böyle bir defteri vardı, içine tariflerini yazardı. Eskiden yemek yapmayı çok seviyordu ama zaman geçtikçe soğumuştu. Kırk yıl yemek yapsaydım bende soğurdum vallahi. Defterin kapağını açtığımda anneminkiler gibi tarif yazacağını düşünsem de tarif yerine sadece yemek resimleri ve isimleri vardı. Üstelik yemeklerin çoğu kafe, restoran yemekleriydi.
“İnanmıyorum,” dedim sayfaları çevirirken. Alo005 önemli bir şey buldum sanıp yanıma gelmişti. “Tüm yıl boyunca yediğim yemeklerin listesi.”
“Bu muydu? Bende önemli bir şey buldun zannettim.” Güldüm. Ne çok yemek yemiştim bir sene içinde. Üç yüz altmış beş günü üç öğünden çarptığımızda nereden baksan bini buluyordu. Hadi ben aç bir insanım, üç öğünü yedi öğüne çıkartabilirim ama tuttuğum oruçlarla bu açığımı kapatarak normal insanlarla eşitleniyordum. İnsan yediği yemek gibi önemsiz bir şeyi hatırlarken neden daha önemli şeyleri unuturdu? Yediğim yemeğin şimdi bana hiçbir yararı yoktu ama büyük bir sır gibi saklandığına göre unuttuklarım kesinlikle hayatım açısından önem taşıyordu.
Alarçin?
"Bu ses nereden geliyor ya?” Etrafa baktım geliş yerini bulmak için. Ses çok tanıdıktı ama bir kadar da uzaktaydı. Allah! Poyraz'ı unuttum ben.
"Sanırım uyanma vaktin geldi. Neyse sen git, ben kabasını alırım buraların.” Hazır ben gitmişken incesini de alsan keşke Alo005!
“Yok öyle bir dünya,” dedi içimden geçenlere karşılık. “Zihninin sorumluluğu sana ait.”
"Görüşürüz Alo005, sana kolay gelsin."
"Görüşürüz Alarçin."
"Alarçin." Omzumu dürten el ve artık daha yakından gelen ses ile gözlerimi açtım ve hızlıca toparlandım. Uyanmıştım. Artık zihnimin içinde değildim ve Alo005 ise hafızamda kalmış düzenlemeye devam ediyordu.
Ben bu zihne köle olmak için yerleşmişim.
Alo005 tam bir anne ruhuyla bana söylendiğinde zihnimden uzaklaştığım için göremediğim yüzünü hayal edebiliyordum. Oysa onu görene kadar varlığının sesten ibaret olduğunu düşünüyordum. Tıpkı anılarımı görene kadar hatırlamadığım gibi…
"Uyuyordun."
"Kusura bakma yol içine almış, dalmışım."
"Önemli değil,” dedi gülümseyerek. “Eğer vakit varsa bu civarda çok güzel bir pastane var, orada kahvaltı edelim mi?”
Gülüşü ve sıcak çikolatayı andıran gözlerine bakarken bir şeye karşı çıkmak imkânsızdı. Poyraz ciddi anlamda irade sıkıntısı yaşamama sebep oluyordu! "Tamam, olur."
Bahsettiği pastaneyi tabii ki biliyordum. Beş yılım bu okulda geçmişti, çevresinde ne var ne yok hepsinden haberim vardı. "Buranın hala durduğuna inanmıyorum!” dedim engel olamadığım sevincimle yerimde zıplayıp Poyraz’ın koluna yapıştığımda. “Ekleri o kadar güzeldi ki bir gün uğrayamasam içim sıkılırdı!”
Koşar adımlarla pastaneye yürürken Poyraz’ı da peşimden çekiyordum. Yeşil kapıyı itip içeri girdiğimde kulağıma dolan neşeli melodiye karışan şeker ve kurabiye kokusu gülümsememin genişlemesine sebep olmuştu. Kendi etrafımda dönüp müzikalin içindeymiş gibi şarkı söyleyerek dans etmemek için kendimi zor tutuyordum.
"Hoş geldiniz." Tezgâhın arkasındaki kadın gülümseyerek selam verdi. “Cam kenarındaki masamıza geçebilirsiniz.”
Kadın söylemeseydi bile o masaya oturmayı seçerdim. Yıllar önce buraya her geldiğimde bu masaya oturur ve camın ardından akıp giden zamanı seyrederdim. Ellerimi çeneme yaslayıp dudaklarımdan eksilmeyen gülümsememle Poyraz’a baktım. “Burayı gerçekten seviyor olmalısın.”
“Soru mu bu? Üniversite zamanımda bulduğum her fırsatta gelir tek başıma bu masaya otururdum. Sadece ekleri değil, her şeyi çok güzeldir buranın.”
"Tekrar hoş geldiniz,” tezgâhın arkasındaki kadın elinde menüyle yanımıza geldiğinde başımı kaldırıp ona baktım. “Sizleri burada görmek çok güzel."
"Beni hatırladınız mı?" Aradan nereden baksan on yıl geçmişti, beni hatırlaması oldukça şaşırtıcıydı.
"Tabii ki. Biz müşterilerimizi unutmayız."
Senin aksine! Sen hariç herkesin zihni düzenlidir, eminim buna!
Söyleneceksen yapma kardeşim!
Garson ikimize bakıp dudaklarını araladığında bir anda gülüşü titredi. "Ne alırsınız? Poğaçalarımız taze çıktı."
"Kahvaltı alalım biz, ortaya da menemen." Kadın adisyona işaretleyip yanımızdan uzaklaştığında derin bir nefes aldım ve yeniden Poyraz’a baktım.
"Sen nereden biliyorsun burayı? Öyle dilde dolaşan popüler bir yer değildi.”
"Üniversite zamanında bir arkadaşım bu taraflarda otururdu, onunla gelirdik. Bu çevrede bildiğim en iyi yer burası."
"Gerçekten öyle, benim evim de buralardaydı tam hatırlamıyorum çünkü bayağı değişmiş çevresi ama her okuldan dönüşümde uğrardım.”
“Diploman ile ilgili sıkıntı çıkar mı sence?”
“Bilmiyorum, kurula dilekçe yazmıştım ama dekanla görüşmem gerekiyor. Eğer zaman konusunda sorun çıkmazsa bu üç gün içinde ödevi teslim edip diplomamı alabilirim.”
“Okulun neden beşinci yıla uzadı?” Bu gerçekten yerinde bir soruydu. Bir insan sevdiği ve yeteneğini kullanabildiği bir bölümü neden uzatırdı? Ancak benim gibi bir geri zekâlı, dört yıllık bölümü beşinci yıla çıkartıp mezun olamadan kaza geçirirdi.
“Aslında dördüncü sınıfta diploma projemi tamamlamıştım ama devamsızlığım çok fazlaydı ve ilgili hocamın bana takıntısı vardı. İyi huylu değil, yanlış anlama. Kelimenin tam anlamıyla bana sinir olurdu. Onun yüzünden beşinci yıla uzadı, projeyi teslim edemeden de kaza yaptım.” Önemsiz bir şeymiş gibi omuz silkip başka bir garsonun getirdiği kahvaltılıkları dizmesini izledim.
“Umarım bu sefer halledebilirsin.”
“Umarım.”
Tabaklarımızın yanına bırakılmış çatal bıçağını peçeteyle silip tabağıma bıraktı ve benim için bırakılmış olanları önüne aldı. Bu hareketi o kadar incelik taşıyordu ki teşekkür ettikten sonra gülümsediğimi görmesin diye başımı cama çevirmek zorunda kaldım. Nitekim açlıktan guruldayan midemi duymasın diye konuşmam gerekiyordu.
Kahvaltılıklarla dolan masadan gözlerimi alamıyordum. Domatesleri yeniden yetiştiriyorlardı her halde, menemen hala gelmemişti çünkü!
“Eski patronunla hala görüşüyor musun?”
“Evet, insanlarla muhabbeti hemen kesemiyorum. Patronum yani Hulusi Bey oldukça babacan bir adamdır, bize yardımcı olacağına eminim.”
“Keşke daha fazla yardımcı olabilsem. Ortak olduk ama her şeyi sana yıkıyormuş gibi hissediyorum.”
“Olsun,” dedi Poyraz gülümseyerek. “Varlığın yeter.”
Yanaklarım gözlerindeki ifade ve iltifatıyla kıpkırmızı olurken aldığım nefes soluk borumda takılı kandı. Yüzüm alev alevdi, birazdan çillerim küçük ateş parçaları halinde Poyraz’ın üzerine fırlayabilirdi. Ben böyle ufak bir söze utanacak kız değilim yoldaşlarım, tamamen gafil avlandım!
"Utandın."
Ellerimi yüzüme kapatıp başımı iki yana salladım inkâr moduna geçerek. "Yo, hayır utanmadım."
"Yanakların kızardı."
"Allah’ım ya, utanmadım diyorum, utansam söylerim!" Utandıysam bile utandım demem, enayi miyim?
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken ‘he he’ der gibi başını salladı ve çatalını salatalığa sapladı. "Sen öyle diyorsan."
"Öyle diyorum zaten, utanmadım!" Bu hali sinirimi yavaşça yükseltiyordu. Neden üzerime geliyordu ki? Gerçekten sinirleniyorum, gerçekten! O kadar sinirlendim ki Poyraz’a çatalımı geçirebilirim! Üstelik bunun yakışıklı yüzündeki sevimli ifadeyle alakası yok!
Kesin yoktur, kesin…
Ortaya koyulan menemen dikkatimi dağıtmaya yetmiş ve artmıştı. Yüzüne bakmadan tabağımı doldurmaya başladım. Salatalıkları seri dakikalarla ağzıma tıkarken gözlerim kafenin içinde geziniyordu. Göz teması kurma, göz teması kurma. Dudaklarına da sakın bakma! Seni öptüğünü unut, sadece sinir ettiğini hatırla! Karnım doydukça sakinleşiyordum. Menemenin bu konuda büyük yardımı dokunmuştu, ekmeği domatese bandıkça sinirlerimi eziyordum sanki. Kandırılması çok kolay bir insanım, koy önüme lezzetli bir yemek hemen ikna olurum.
Kahvaltılıkların çoğunu bitirmiş, sessizce çaylarımızı yudumlarken boş durmaktan sıkılıp telefonuma gelen mesajları silmekle uğraşıyordum. Mağazalar peş peşe indirim yaparak, gel alışveriş yap diye bağırıyorlardı resmen. Yok, ben bunu yemem! En azından şimdi yemem, işlerim bitsin bir güzel yerim. Bak parmaklarım karıncalanmaya başladı, her an bağlantıya tıklayıp kendimi kaybedebilirim.
Parmaklarımla savaşırken toplanmış masanın üzerine kare, üzeri eklerle süslü şirin bir pasta bırakıldı. Pastanın üzerinde on tane mum vardı. Gözlerim bir yanlış olduğunu söylemek için garsona döndüğünde yüzlerindeki ifade yanlışlık olmadığını gösteriyordu. Bize niye pasta veriyorlardı ki?
"Doğum gününüz kutlu olsun," dedi başından beri bizimle ilgilenen kadın ellerini çırparak.
“Bugün benim doğum günüm mü?” Telefonumun ekranını aşağı kaydırıp tarihe baktım. Yedi kasım… Bugün benim doğum günüm!
Hangi insan doğum gününü unutur ki?
Kutlamaya değer görülmeyen bir günü unutmam çok normal. Şunca yıllık hayatımda bir kere bile doğum günü kutlamadım. Ne gerek var? Doğdum da dünyaya iyilik mi yaptım? Beraberimde nefret getirmekte başka bir işlevim yok.
“Değerli müşterilerimizin doğum günlerini her zaman not ederiz. En sıkı müşterimizi unutamazdık." Aralarına Poyraz’ı alarak aynı anda doğum günü şarkısını söylemeye başladıklarında hayretim duygusallığa dönüşmüştü. Biraz daha devam etmiş olsalardı ağlamaya başlayabilirdim.
"Ne duruyorsun? Üflesene mumları." Heyecanla eğilip mumları söndürdüm. Yirmi yedi yaşına bastığım gerçeği içime öküz gibi oturmuştu. Orta yaşlı olmama üç yıl kalmıştı ve ben hala hikâyemin bilinmezleriyle uğraşıyordum. Bu daha ne kadar böyle devam edecekti? Kırk yaşına geldiğimde hala bu noktada sürünüyor olursam kendimi asla affetmezdim. Bu yolda düşüp pes etmek yoktu, ne olursa olsun mücadele etmek vardı.
*