17. Bölüm

1294 Kelimeler
Okula doğru yavaş adımlarla yürüyorduk. Ellerim yağmurluğumun cebinde, sanki ilk kez gelmiş gibi etrafı incelerken değişen şeyleri kontrol ediyor bir yandan da Poyraz’la zahmetsiz bir sohbeti devam ettiriyorduk. İki işi aynı anda yapabildiğim nadir anlardan birindeydim. Poyraz bana çok merak ettiğim ve üzerine teoriler ürettiğim ailesini anlatıyordu. Annesiyle babası emekli oldukları için zamanlarının çoğunu köy evlerinde geçiriyorlarmış. Bir tane ablası varmış, Betül’ün annesi eşiyle birlikte yurt dışında çalışıyormuş. Çocuk el memleketinde bakıcılarla durmasın diye onunla yaşamasını istemiş Poyraz. Söylediğinde haklıydı ama o yaşta bir çocuğun ailesinin yanında olması gerektiğini savunuyordum. Yine de gizem perdelerinden biri ortadan kalktığı için rahattım. Çocukların hangi düzeyde olduklarını sorduğunda ona yaşadığım komik anıları anlatmıştım. Ellerini kollarını nereye koçağını bilmeden dans etmeye çalışan çocuklar benim için komedi şöleni oluşturuyorlardı ve Poyraz’ı da güldürmüştüm. Okul ile pastane arası çok fazla değildi, bu yüzden yol uzun sürmemişti ama muhabbet o kadar güzeldi ki bana kırk yıl gibi gelmişti. Okulun içine girdiğimizde, denize sıfır bahçemizde durup etrafıma baktım. Şu mermer zemine oturup yaptığım ödevler, sadece şarkı dinleyip insanları izlediğim sakinleştirici anlar, kızlarla birlikte yaptığımız dedikodular… Yaşanırken hiç geçmeyecekmiş gibi gelen bir sürü anı şimdi baktığımda ne zaman yaşadım, diyeceğim kadar uzaktaydı. Bu okul, içinde yaşadıklarım, bu şehir, sokaklarına bıraktığım duygularım… Hepsi yılların gazabına uğrayıp eskimişti ve elimde yalnızca silik hatırlar vardı.  "Anılar, bizi çepeçevre saran ve peşimizi bırakmayan kışlık hırkalar gibidir." Poyraz’ın durgunluğumu fark ederek söyledikleri başımı ona çevirmeme sebep olmuştu. Ben açıklamasını beklercesine bakınca devam etti. "Evet, kışlık hırkalar. Kışın üşüdüğümüz için üzerimizden çıkarmayız ve sıcak havalardan bunalıp üşümeyi özlediğimizde aklımıza ilk onlar düşer." "Farklı bir düşünce sistemin var Poyraz." Aklımı başımdan almaya kararlı olacak ki yanağımı sıktı ve yürümeye devam etti. Peşinden yürürken elimi kalbime koyup yanağıma küçük bir şamar attım. Bu adamın yanağımla ne alıp veremediği var Allah aşkına? Etrafı biraz daha seyredip artık içeri girmem gerektiğine karar verdim. "Buradayım," dedi ben basamakları çıkarken. Adımım önümdeki basamakta asılı kalırken gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve aniden üzerime çöken garipliği görmezden geldim. Dekan, yönetim kurulunun aldığı kararla yarın on bir de ödev teslimi yapmam gerektiğini, sonrasında diplomamı alabileceğimi söylediğinde sevinmekle ağlamak arasında kalmıştım. Bir gecede portfolyo hazırlayabilmem neredeyse imkânsızdı ama yapmak zorundaydım. Eski projemi yanımda getirmeyi akıl etmiştim Allah’tan, ondan yardım alarak ortaya güzel bir şey çıkarabilirdim ama esas sorun tasarımlarımdan bir tanesini gerçeğe dökmemdi ve bunun için bir günüm bile yoktu. Yine de teşekkür edip odasından çıktığımda beni reddetmediği için şanslı olduğumu kendime tekrar edip duruyordum. Dışarı çıktığımda Poyraz yine telefonla konuşuyordu. Hayır, kimle konuşuyordu ki sürekli? İnsanın canı sıkılır, konu bulamaz. Belki önemli bir sorun var, onu halletmeye çalışıyor? Bana ne canım! Hallederse halletsin, istediğiyle konuşsun! Ben yanına gidene kadar telefonu kapatıp cebine atmıştı. “Ee, sonuç ne?” “Yarın on bire kadar ödev teslimi yapmam gerekiyor.” “Nasıl bir ödev?” diye sordu çıkışa yöneldiğimizde. Başımı göğe çevirip derin bir nefes bıraktım. “Portfolyo hazırlayıp, seçtiğim bir elbiseyi dikeceğim ve yarın görevli hocaya sunacağım.” Tek kişilik dev kadro olacağım.   “Tek başına halledebilecek misin? Dilersen yardımcı olabilirim.” Dilersem mi? Tüm gece baş başa çalışmak mı? “Yok, ben tek başıma daha rahat çalışıyorum. Yanımda biri olunca dikkatim dağılıyor, konuşup duruyorum. Senin de başın şişmesin.” “Peki,” dedi arabasının yanına vardığımızda anahtarla kilitleri açarken. “Sen bilirsin.” *   Yıllar önce televizyonda yayınlanan yetenek yarışmasına bir dakikada dikiş dikmeden elbise tasarlayan bir kadın katılmıştı. Kadın yeteneğini sergilerken dudak büküp bunun bir yetenek olmadığını savunmuştum. Dikiş, makas, süsleme olmadan elbise yapmak pek takdirlik değildi bana kalsa. Gece sabaha dönüştüğünde ve uyku göz kapaklarımı zorladığında o kadının yeteneğini ve küçümsememi hatırlayıp ağlamak istiyordum. Gözlerime iğneler batmıyor olsa, ağlardım ama ağlayamayacak kadar yorgundum. Poyraz ile birlikte eski patronu Hulusi Bey ile tanışıp, planlarımız hakkında konuştuktan sonra bizi yönlendirdiği insanlarla görüşmeler yaptık. Bu esnada ödevim için gerekli olan malzemeleri alıp, uzun süreli kumaşçımdan elbise için kumaş aldım. Sonunda bütün görüşmeler bittiğinde daha fazla vakit kaybetmek istemediğim için Poyraz beni otele bırakmıştı ve ben odama sipariş ettiğim yemeğimle birlikte yatağa çöktüm. Eski çizimlerimden hoşuma gitmeyen parçaları değiştirip, yeni ayrıntılarla süsledikten sonra çizdiğim kalıpla kumaşları kesip hayatımda ilk kez mankensiz elbise dikmeye başladım. Makinem yoktu, kimseyi rahatsız etmek istemiyordum ve iğne defalarca parmaklarımı delip kanatmıştı. Üstelik saat geçtikçe uyku omuzlarıma bastırıyordu. Oysa ben daha üst kısmı tamamlamamış, çizimlerimin hepsini düzenleyememiştim. Güneş ışığı açık odaya giriş yaptığında diktiğim elbiseye sarılarak uyuya kalmıştım. Yalnızca bir saat uyumak bile yeterdi. O bir saat farkında olmadan iki saate katlanmıştı. Öyle güzel uyuyordum ki kurduğum alarmı kapatıp beş dakika sonra kalkarım diye düşünmüş ve uyumaya devam etmiştim. Tabii bu uyuyuş beş dakikayı geçmişti. Kendimi aniden öne atarak uyandığımda henüz açamadığım gözlerimle telefonumu bulup saate baktım. Beş dakika kendini bir saate dönüştürmüştü. Okula gitmem için sadece bir saatim vardı ve ben daha hazır bile değildim. Yataktan kalkmaya çalışırken çarşafa takılıp yere kapaklandım ama düştüğüm yere alışıp uyuya kalmadan ayağa kalkıp çizimlerimi birleştirdiğim dosyayı ve elbiseyi bir poşete tıkıştırıp hızlıca üzerimi değiştirdim. Altımda şirineli pijamam, üstümde son moda gömleğim ve kırmızı yağmurluğumla odadan çıkıp koşmaya başladığımda uzaktan bana doğru koşan tanıdık bir cüsse gördüm. "Geç kaldın," dedi Poyraz aramızdaki mesafe azaldığında. "Geç kaldım." Panik içindeki onaylamamın ardından elimi tuttu. "Hadi, gitmemiz lazım." Birlikte arabaya kadar koşup, binişimiz o kadar hızlıydı ki zihnimde kırmızı alarm haricinde hiçbir soru oluşmuyordu. O son gazla trafiğe daldığında durmadan konuşuyor, kendime, öndeki arabalara ve beni bu kadar çok yoran ödevi seçen okuluma saydırıyordum. Poyraz ben durmadan konuşurken delirecek raddeye gelmişti ama sesini çıkarmıyordu. Dünyaya gelmiş en büyük aptal olabilirim yoldaşlarım… Olabilirim, derken? Nihayet okulun önünde durduğumuzda on bire beş dakika kalmıştı. Bağrıma bastığım poşetle birlikte arabadan indim. Önde ben, arkamda Poyraz aceleyle okula girip yağmurla ıslanmış mermer bahçeyi yarıp koşup yarı kayarak geçerken merdivenlerde durup kısa bir süre soluklandım ve Poyraz'a el sallayarak arkamı döndüm. "Buradayım," diye bağırdı arkamdan. Merdivenlerin yarısındayken durdum. Çok az kalmıştı, gitmem gerekiyordu ama yorgun bir nefes bırakıp ona döndüm. "Neden?" Birkaç basamak indim. "Neden buradasın?" Neden her dara düştüğümde ya da yardım eline muhtaç olduğuma kendimi bile ikna edemezken karşıma çıkıyor, elimi tutuyor ve bana yardım ediyordu? Neden yanağımı öpmüştü? Neden buradaydı? Bunları sormak için biraz geç kalmadın mı? "Çünkü öyle istiyorum." Soluk soluğa karşısında durduğumda gözlerine baktım ama tek kelime çıkmadı dudaklarımdan. Oysa konuşmak, sorular sormak, mantıklı bir cevap duymak için yakalarına yapışmak istiyordum ama gözlerimizi kırpmadan birbirimize bakmak dışında hiçbir şey yapmıyorduk. Kahve gözleri şimdi bir ateş parçasıydı ve bana bir şeyleri anlatmak istiyordu sanki… "Git artık,” dedi kolumu hafifçe iterek. “Geç kalacaksın." Dediğini yapıp arkamı döndüm ve iki dakika gecikmeyle sınıfa girdim. Elbiseyi ortaya koyulmuş mankene giydirip portfolyoyu hocanın önüne bıraktığımda başım deli gibi dönüyordu. Tutunacak yer ayırırken hoca üzerime bakıyordu. Neden böyle baktığını anlamadığım için başımı eğip üzerime baktım. Moda tasarım bölümünde okuyorum ama giyindiklerime bak, bende görsem bende bakardım. “Kusura bakmayın, uyuya kalmışım giyinemedim.” “Önemli değil,” dedi ama benim için çok önemliydi. Belki dışarı çıkmadan önce tasarladığım elbiseyi giyinirdim. Kolsuzdu ama yağmurluğum sayesinde üşümezdim. “Başlayabilirsin.” Çizimlerimi tek tek açıklayıp, elbisemin detaylarının üzerinden geçtikten sonra hoca bir süre düşünüp sessizce çizimlerimi inceledi ve sonunda, "Geçtin,” dedi. Hoca söylediği bu kelimeyle cennetini yapmıştı. O kadar mutlu olmuştum ki kendime hakim olamadan kadına sarıldım. Diplomayı yarın alabileceğimi söyledikten sonra sınıftan çıktım. Merdivenleri öğrencilerin bakışlarına rağmen sevinç çığlıkları atarak inip kapının önünde beni bekleyen Poyraz'ın boynuna atladım hızımı alamadan. Ne utanç, ne başka bir şey. Düşünemeyecek kadar mutlu ve mesuttum. Sarılmam ona garip gelmemiş olacak ki elleri belimi bulmuş ve ayaklarımı yerden kesmişti. Etrafımda bir tur döndürdü ve yine aynı noktada durdu. Ayaklarım yeniden yere basarken bir adım geri çekilip yüzüne baktım. “Sevincine bakılırsa geçtin.” “Evet,” dedim yerimde zıplarken. “Nihayet geçtim. Sen olmasaydın ne yetişebilir ne de geçebilirdim, burada olduğun için teşekkür ederim Poyraz." “O zaman,” dedi birlikte çıkışa doğru yürürken. “Sanırım gecikmiş mezuniyet kutlamanı gerçekleştirebiliriz.” 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE