18. Bölüm

3944 Kelimeler
Sekiz Yıl Önce Hızlı başlayan yeni hayatına çok çabuk adapte olmuştu genç kız. Bölümünü sevmiş, alışmış ve verilen ödevleri eksiksiz yapmıştı. Ödev yaparken hiç bu kadar mutlu olmazdı, yeni hayatındaki bir değişiklikte buydu. Alarçin mutluluğu temeline yerleştirmeye çalışıyordu. Piknik örtüsünü okulun bahçesine sermiş, sırtımı denize vererek yere oturmuştu. Topladığı bütün moda dergileri önündeydi. Büyük, renkli mukavva, makas, yapıştırıcı ve renkli kalemler... Kadroyu önüne dizmiş bütün odağını işine vermişti. Dikkati bir kez dağılırsa asla toparlayamıyordu… Ellerini birbirine sürtüp Besmele çekti ve ilk dergiyi açtı. Oluşturması gereken kreasyon için sonbahar temasını seçmişti. Ne çok ince, ne çok kalın. Aralık ve Ocak arasında kalmış renkler. Kahverengi, turuncu, siyah, sarı tonları ve kırmızı renkler ağır basıyordu. Kabanlar, elbiseler, çizmeler, pantolonlar, kazaklar, gömlekler, yağmurluklar... Onları işaretleyip kesip yapıştırdıkça zevk alıyordu. Berbat sesiyle şarkı mırıldanırken yere çökmüş son anda ödev yetiştirmeye çalışan Alarçin’i kimse yadırgamıyordu. Kestiği kıyafet parçalarını yapıştırmak üzere kenarda biriktirirken yanına gelen arkadaşlarını fark etmemişti. "Öhö! Kızım bu yine dalmış bir şeye öldürsen duymaz bizi." Selen’in yüksek sesi irkilmesine ve makasın parmağını çizmesine sebep olurken başını kaldırıp arkadaşlarına baktı. Selen sarı saçlarına eklettiği mavi boyayla disko topu misali parlarken, Armağan o her şeyi boş vermiş ruhuyla saçlarını örmüştü ama örmeseydi daha düzenli görünürdü. Rüya’nın simetrik saçlarını rüzgâr bile hareketlendiremiyordu. Alarçin, kıvırcık saçlarını üç kalem kullanarak topuz yapmıştı. Birbirinden farklı dört kızın arkadaş olması oldukça garipti ama onlar bir şekilde anlaşmayı başarmıştı. "Ne? Ne bakıyorsunuz?" "Hadi kalk gidiyoruz. Yeditepe'de şenlik varmış, herkes gidiyor bizde gidelim, kafamız dağılır." "Ne şenliği?" "Bahar şenliği ayol ne olacak? Beyni yandı bunun iyice. Yavrum oturma güneşin altında bu kadar saat, zaten saçların turuncu yanarsın da anlamayız Maazallah!" "Ödevi yetiştirmem lazım, yetiştiremezsem dersi geçemem. Geçemezsem hoca bana takar. Hoca bana takarsa, ders seneye ka-!" Ne kadar itiraz edip ödevi yetiştirmesi gerektiğini söylese de eğlenme fikrine kapılmış ve eşyalarını toplayarak yola koyulmuşlardı. Nihayetinde kendini Yeditepe Üniversitesi’nin geniş çimenliğindeydiler. Son seviyede yüksek ses bahçeyi sarmıştı. Karaoke sahnesi, fotoğraf çeken çocuklar, portre çizenler, ebru yapanlar, küçük sporlar, güç göstergeleri, yemek ve içecek stantları... Gerçek bir bahar şenliğindeydiler! Güneşin ısıttığı çimenlere karşılıklı oturduklarında aldıkları soğuk içecekleri içiyor, etrafı inceliyorlar ve insanlar hakkında konuşup kendi okullarıyla karşılaştırıyorlardı. "Bizimki daha güzel olacak bence, hocalar konuşuyordu şenlik grubuyla güzel planları var." "Defile yapacaklar galiba." "Herkes kendi tasarladığı ve diktiği kıyafetiyle katılacakmış. Hocalarda jüriymiş, birinci olana sürprizleri varmış hatta." "Sürpriz mi?" Alarçin kapalı alıcılarını anında açtı. Sürpriz ve ödül kelimeleri ayrı ayrı bile Alarçin’i heyecanlandırırken yan yana geldiğinde duygularını iyice ayaklandırmıştı. "Evet." "O zaman hemen bir şeyler çizmem, tasarlamam lazım! Dikmem lazım! Defileye katılacağım." "Defileye mi?" "Evet." Böyle şeylerden çekincesi yoktu. Tek korkusu düşüp rezil olmaktı ama prova yaparsa topuklu ile parende bile atardı. "Düşer miyim sizce?" "Hayır, düşmezsin ama katılımcılar hep üst sınıflardan oluyormuş." "He iyi bari o zaman kesin katılıyorum. Makinesi olan var mı?" "Benim var evde bir tane ama nasıl kullanacağımı bilmiyorum," dedi Armağan. Arkadaşları ona şaşkınlık içinde bakıyordu. O kadar dağınık ve umursamazdı ki bölümü neden seçtiğini anlamıyordu kimse. "Ben biliyorum ama senin kullanmayı bilmemen evinde dikiş makinenin olmasından daha az şok etti bu yüzden düzgün düşünemiyorum." "Komik! Kızım ben sadece yazı yazma, modayı anlatma işindeyim. Dergilerde yazılarım olacak, insanlara modayı anlatacağım." Umarım anlatırken o milatlık tişörtü çıkartır, diye düşündü içinden genç kız ve hipnozdan çıkmış gibi başını iki yana salladı. "Her neyse, benim tuvaletim geldi, uygun bir tuvalet bulmaya gidiyorum.” Eşyalarını arkadaşlarına emanet edip ayağa kalktı. Tuvalet bulabilmek için okulun çevresini iki kere dolanmak zorunda kaldı ama hiçbir yerde bulamadı. Olduğu yerde durup pes etmiş bir halde arkasını döndüğünde bir anda karşısına beliren çocuk ile geriye doğru kaçtı. "Yine karşılaştık,” dedi Ali nam-ı diğer ‘Bavul Kahraman’ı gülümseyerek. "Evet,” dedi Alarçin aylar sonra karşısına çıkan çocuğun onu hala hatırlamasına şaşırdığını belli etmemek için sahte bir şekilde gülerek. “Şimdi güle güle." Sola kayıp arkadaşlarının yanına dönecekken ikinci kez önüne çıkmasıyla durdu. "Dur, burada mı okuyorsun?" "Hayır, yine güle güle." Gitmek üzereyken kolunu tutmasıyla adımını engellemişti. Siniri git gide artıyordu, üstelik idrar kesesi baskı altındaydı hemen harekete geçmezse istenmeyecek kazalar meydana gelebilirdi. Altına kaçırması gibi… "Hangi okuldasın peki?" "Mimar Sinan,” kurtulmak umuduyla. Hala kolunu tutan eline baktı ters ters. “Kolumu bırakacak mısın artık? Sinirlenip taciz ediyor, diye bağırmama az kaldı da." Ali kızın bunu yapacağından şüphe etmiyordu, isterse herkesi üzerine sürebilirdi bu yüzden kolunu bırakıp bir adım geri çekildi ve ellerini havaya kaldırdı kızı sakinleştirmek için. Alarçin düz bir bakış atıp yürümeye devam ederken aralarına belli bir mesafe koyup peşinden yürümeye başladı. Ortam kalabalıktı, bu mesafeden takip ettiğini kimseye kanıtlayamazdı sonuçta. "Hangi bölümdesin?" "Sana ne?" Paranoyak iç dünyası peşinden gelen çocuktan git gide işkilleniyordu. Neden peşindeydi? Aradan neredeyse altı ay geçmişti, onu en son gördüğünde dizlerinin üzerine çöküp herkesin içinde bağırarak af dilemişti. Üstelik bir kutu tatlıyı da hediye etmişti. "Ben İstanbul Üniversitesinde okuyorum," dedi ve adımlarını hızlandırıp hızlı yürüyor olmasına rağmen saniyeler içinde yetişti. “Merak edip beni aramak istersin diye söylüyorum, burada değilim.” “Neden seni merak edeyim ki?” “Bilmem, sen söyle.” “Aklından zorun olduğunu düşünmeye başlıyorum, dilersen Bakırköy’ü arayıp yer var mı diye sorabilirim.” “Bakırköy mü?” Yüzünü ekşitti. “Çaykara’yı tercih ederim.” Ne dese iflah olmayacağını anlayınca bıkkın bir nefes bıraktı ve belki geçerim diye düşünüp adımlarını hızlandırdı. Nafile bir çabaydı bu, Ali’nin bacakları onun bacaklarından daha uzundu, tek adımda yetişmişti. “İşletme ikinci sınıfım,” dedi sormamasına rağmen. “Bölümümü pek sevmiyorum. Yaşın kaç olursa olsun ailene karşı gelmek zor.” Alarçin çimleri ezerek durdu ve Ali’ye döndü bıkkınlıkla. “Bunları bana neden anlatıyorsun? Bana ne senin ailene karşı gelememenden?” “Gözlerin,” dedi işaret parmağı ile güneş yüzünden kıstığım gözlerimi göstererek. “Senin gözlerinde hala bir yerlere bağlı. Tam olarak özgürleşememişsin.” “Sana ne kardeşim?” Kendine hâkim olamadan yükselen sesiyle birkaç yüz onlardan tarafa dönmüştü ama umursamadı. “Sana ne benim özgürlüğümden? Bana ne senin okuduğun bölümden? Tanımadığın birini takip edip zorla konuşamazsın!” "Tanımadığım mı?” dedi kızın ani çıkışının etkisindeyken. İçinde saklanan gizemleri açığa vuracakken kendine gelip irkildi ve heyecanlandı. “Doğru! Adını hala bilmiyorum, üstelik tam yedi dakikadır konuşuyoruz." Genç adamın küstahlığı karşısında sıkıntıyla boynunu kaşırken kurtulmak için yer arıyordu ve o esnada gözüne arkadaşlarıyla oturduğu alan çarptı. Doğru görüp görmediğini anlamak için gözlerini kısıp, açıp kapattı. Üç tane köpek yerdeki kâğıtları parçalarken Rüya ayağa kalkmış, dördüncü köpeğin ağzındaki çantayı almaya çalışıyordu. Çığlıkları ve korku dolu çırpınışı köpekleri kışkırttığı için hepsi aynı anda havlamaya başlamıştı. Ali’yi bırakıp arkadaşının yanına koştu ve onunla birlikte köpekten kurtulmaya çalıştı. Ortaya çıkan kargaşa Rüya’nın eline bulaşan salyalarla kriz geçirmesi ve Alarçin’in kolundan süzülen kanları görüp bayılmasıyla revirde sonlanmıştı. Ağrı kesicinin dozajı o kadar yüksekti ki uyandığında kafası yerinde değildi. Altı yaşındaki çocuklar gibi etrafta koşuyor, gülüyor, çimenlerde yuvarlanıyordu. Selen ve Armağan Rüya’yı evine götürmek zorunda kalırken Ali, sorumluluğu üstlenip ona göz kulak oluyordu. Saatler geçtikçe genç kız enerjisini yitirmeye başlamıştı. Oturup kaldığı yerden kalkması için kızı ikna etmeye çalışan Ali yorgunlukla yanına oturdu. “Güzelim,” dedi dalgın dalgın etrafı izleyen kıza bakarken. “Hadi gidelim artık.” “Bana güzelim deme,” dedi Alarçin kaşlarını çatarak. “Neden, güzel değil misin?” “Değilim,” dedi geriye doğru uzanıp değişen gökyüzünü izlemeye başladığında. Bir süre genç kızın çimene dağılan kıvırcık saçlarına yansımış son güneş parçalarını, ela gözlerinin içindeki yeşil harelerini, yanaklarına dağılmış çilleri seyretti ve onun gibi çimene uzandı. “Senin güzelin hiç değilim.” “Kim demiş?” “Ben diyorum! Beni rahat bırak!” Sinirliydi ama bu sefer bağırmamış aksine normal ses tonuyla konuşmuştu. “Seni burada tek başına bırakırsam olacaklardan korkmuyor musun?” “Korkmuyorum,” dedi ve yattığı yerden kalkmadan uzaklaştı. “Şimdi git.” Söylemek istediklerini susup ayağa kalktı genç adam ve kıza bakmadan yürümeye başladı. Alarçin arkasından hafif şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla bakakalmıştı. Gitmesini söylemişti ama gerçekten gideceğini düşünmemişti. Dudaklarını büzüp kollarını karnına sardı ve iyice kararan havayı seyretmeye devam etti. Yeni hayatında yalnızdı, yalnız ve mutlu. Trabzon’a yalnızca bir kere gitmişti ve bir hafta kaldıktan sonra okulu bahane ederek geri dönmüştü. Kimse de gitme, kal dememişti. Evdeki varlığıyla yokluğu fark edilmiyordu bile. Herkes hayatına olduğu gibi devam ediyordu. Kalabalık içindeki yalnızlığı, tek başına duyduğu yalnızlığa tercih ediyordu. Artık kimseye ihtiyacı yoktu, sadece babasının gönderdiği paraya ihtiyaç duyuyordu ama çok yakında bir iş bulacak ve ondan istemek zorunda kalmayacaktı. Ali’nin varlığına ihtiyacı yoktu, arkadaşlara ihtiyacı yoktu. Şu gökyüzü yeterdi tek kişilik yalnızlığına. Özgür olsundu başka bir şey istemiyordu. “Al.” Aniden burnunun dibinde biten köfte kokusu ile kapalı gözlerini açtı ve başının yanında durmuş aşağı bakan Ali’yle göz göze geldi. “Ben çok acıktım, sen acıkmadın mı?” Acıkmıştı. O kadar acıkmıştı ki midesi sırtına yapışmak üzereydi. Doğrulup yavaşça oturdu ve yanına çöken çocuğa baktı. “Gitmemiş miydin sen?” “Gitmek mi?” Gülerek başını iki yana salladı. “Seni bilmem ama benim dünyamda gitmek gibi bir eylem yok.” Senin aksine ben hep buradayım; gitmek bu lisanda benden çok uzakta ama senin hep yakınında, diyecekti yıllar sonra. Şimdi dokunabileceği kadar yakında olan bedeni yıllar sonra el olacak, gurbet kalacaktı ruhuna ve ikisi de bundan habersizce çimenlerde oturmuş bir akşam vaktinin ılık bahar esintisini soluyordu. Sağ elinde tuttuğu ekmeği yüzüne biraz daha yaklaştırdı. “Çeyrek yaptıracaktım ama yarım yiyebileceğini düşündüm.” Köfte karşı koyulması imkânsız bir kokuydu ve saatlerdir aç olduğu için buna hayır diyemezdi. “Teşekkür ederim,” dedi mırıltıyla ve ekmeği eline aldı. “Önemli değil güzelim.” Yine güzelim demişti ama bu sefer duymazdan geldi. Aynı anda ekmeklerinden koca bir ısırık aldıklarında Ali apaçık gülüyor, Alarçin ise önünden geçip giden insanları izliyormuş gibi yaparken yan gözle Ali’ye bakıyordu. “Moda Tasarım okuyorum,” dedi sürüp giden sessizliği dağıtmak için. Başta peşine takılmasına sinir olmuştu ama şimdi yanında olması güvende hissettiriyordu. Daha önce hiç gelmediği bir semtte, yurdundan çok uzaktaydı ve hava iyice kararmıştı. Sokak lambalarının soluk beyaz ışığı, yıldızların tatlı parıltılarına karışıyor, onları gölgede bırakıyordu. “Birinci sınıfım.” “İşletmeyi babam istediği için okuyorum,” dedi bunun üzerine Ali. “Aslında Ayakkabı Tasarımı ve Üretimi okumak istiyorum.” “Çok değerli bir düşünür, insan gerçekleştirebildiği hayaller kadar gerçektir, der.” Yargılayıp sorgulamadan, iğneleyici bir yorumda bulunmadan söylediği söze başını sallayarak hak verdi. “Kim söylemiş bunu?” “Ben,” dedi Alarçin ekmeğinden bir kızdan beklenmeyecek büyüklükte bir ısırık alırken. “Az önce söyledim.” “Peki, sen?” diye sordu bu sefer. “Sen gerçek misin?” Değilsin. Gerçek olamayacak kadar güzel ve imkânsızsın. Korkuyorum, dokunsam uçup gider misin? “Buradayım,” dedi kız elleriyle etrafını göstererek. “Olabileceğim en gerçek halimle. Elimden geldiğince gerçek kalmaya çalışıyorum. Gerçek ve özgür.” Ekmekleri bittiğinde kalan kâğıt parçalarını top yapıp önlerindeki çöp kutusuna atmaya çalıştılar ama her seferinde ıskalıyorlardı. “Tamam,” dedi Alarçin hırsla. Yerinde dikleşip omuzlarını gevşetti ve kâğıdı iyice buruşturdu. “Bu son, şimdi atacağım.” “Atamayacaksın.” “Atacağım,” dedi kararlılıkla. “Atamayacaksın, var mısın iddiaya?” Uzattığı serçe parmağına baktı gözlerini kısarak. Atacağına o kadar emindi ki hiç düşünmeden parmağını doladı. “Varım, neyine?” “Önce kazan güzelim, sonrasına bakarız.” Kendinden emin hali canını sıksa da ellerini aynı anda aşağı yukarı salladılar ve ayrıldılar. Bütün odağını elindeki kâğıt topa ve çöp kutuna verdi. Yenilemezdi, artık işin içinde iddia vardı. Derin bir nefes alıp topu kutuya doğru fırlattı ama aniden esen rüzgâr kâğıttan daha ağırdı ve uçup gitmesini sağlamıştı. Kâğıdın arkasından ağzı açık bakakalmışken hemen kulağının dibinden gelen kahkaha ile omuzları düştü. Rüzgâr esecek zamanı bulmuştu! Bu garip çocuğa yenildiği yetmiyormuş gibi bir de sinir bozucu kahkahalarını duymak zorundaydı! Sinirle Ali’ye döndüğünde bulmayı beklediği iticiliğin yerinde oldukça tatlı ve yakışıklı bir yüz bulmayı beklemiyordu. Beyninde kırmızı alarmlar çalıyordu. İç sesi saklandığı yerden çıkıp kaçması gerektiğini fısıldarken bir diğer sesi durup izlemesinin hiçbir zararı olmadığını söylüyordu. İlacın etkisiyle ikinci sese kulak verdi ve oturduğu yerden somurtarak gülüşünü izlemeye devam etti. “Komik mi?” “Hayır,” dedi ama hala gülüyordu. “Komik değil.” “O yüzden mi cennet müjdelenmiş gibi gülüyorsun?” “Senden isteyeceğim şeyi düşününce, cennetin müjdelendiğini düşünebiliriz.” Kaşları çatılırken çaktırmadan geriye doğru kaydı. Bir eli çaktırmadan sırt çantasının kenarındaki biber gazını almaya çalışıyordu. Keşke tornavidayı yurtta bırakmasaydım, diye geçirdiği içinden. Gözüne gaz sıkmakla uğraşmaz direk saplardı. “Bana bak, benim dayım, eniştem, halam, yengem polis tamam mı? Kötü düşüncelerini, planlarını benden uzak tut!” “Aşk olsun,” dedi söylediğinin gerçekleşmesini içinden dileyerek, “Kötü bir niyetim olsaydı bunu şimdiye kadar çoktan gerçekleştirirdim.” “Şu an canına hiç yardımcı olmuyorsun,” dedi ve gazı çıkartıp yüzüne doğrulttu. “Ters bir lafını duyar, hareketini görürsem hiç çekinmem sıkarım.” “Sakin ol,” dedi aralarına belli bir mesafe koyarak. Durup dururken biber gazı yemek gibi bir isteği yoktu. “Sadece telefon numaranı istiyorum, Bunun için birini gazlayamazsın.” Birkaç saniye istediği şeyi düşündü. “Telefon numaramı istiyorsun yani?” “Evet… Şunu indirir misin? Elinden her an kaza çıkacakmış gibi duruyor.” Gaz şişesini indirip yanına koydu her ihtimale karşı. Sonuçta yeni tanışmışlardı, güveniyor olması saçmaydı. “Ee, iddiayı ben kazandığıma göre istediğimi vermek zorundasın.” “Kusura bakma,” dedi yüzüne sahte bir üzüntü yerleştirip. “Telefon kullanmıyorum.” Tabii ki kullanıyordu ama numarasını tanımadığı birine verecek kadar saf değildi. “Buna inanmamı beklemiyorsun değil mi?” Alarçin, Ali’nin isyanına karşı çimene uzandı ve gökyüzüne baktı. “Ailen seni telefonsuz bu kadar uzağa göndermez. Kesinlikle telefon kullanıyorsun.” “Ben eski usulüm,” dedi gülüp omuzlarını silkerek. “Not defteri taşıyorum, aileme de mektup yolluyorum ayda yılda bir.” “Yakın mesafe için duman kullanıyorum de tam olsun.” “Hayır, onun için güvercinlerim var.” Gülmekle itiraz etmek arasında kalmıştı. Çimene uzanıp Alarçin gibi yıldızları izlemeye başladı ama suskunluğa dayanamayıp kıza baktı bilmiş gözlerle. “İddia söz vermektir, sözünde durmayanlar karanlık güçler tarafından lanetlenir, haberin olsun.” “Sus da yıldızlara bak.” Sen yıldızlardan daha güzelsin, en azından şimdi yanımdasın. “Bakıyorum zaten.” Alarçin yüzünde hissettiği bakışların ağırlığıyla Ali’ye döndüğünde gözlerinin üzerinde olduğunu görmesiyle kıpkırmızı oldu. “Aptal,” dedi ama hoşuna gittiği her halinden belliydi. O gece, birlikte yıldızları izleyerek uyudukları ilk geceydi. Zamansız birlikteliklerine şahit milyonlarca yıldız, sessiz bir gece ve gülümseyen bir ay vardı. * Sabah, şehrin gürültüsüyle üzerlerine örtüldüğünde güneşin üşüten ışınları direk gözlerine vuruyordu. Yüzünü buruşturarak üşüyen bedenini kollarına doladı ve başını Ali’nin göğsüne sakladı sinesinde uyduğundan habersizce. Burnuna çalan taze çimen kokusu, alışık olmadığı bir losyon kokusuna karışmıştı. Gözlerini açmasını sağlayan da bu koku oldu. Gözlerini açtı, birkaç saniye boyunca önündeki gri tişörtün varlığını sorguladı, ardından tişörtün altındaki ve alnını yasladığı göğsün sertliğini fark etti, saniyeler sonra başını kaldırmayı akıl ettiğinde Ali’nin yeni uykuya dalmış, huzur içindeki yüzünü gördü. Zira genç adam sabah kadar şahidi olmayan geceye nöbetçi olmuş, kızı korumuştu. Ancak gün ışıdığında kapanmıştı gözleri, Alarçin sabah ayazında titreyerek göğsüne sokulduğunda saçlarından yayılan tarçın kokusuna dayanamamış ve uykuya dalmıştı. Uyuyalı yalnızca bir saat olmuşken gözleri kızın korkulu çığlığıyla irkilerek açıldı ve tehlikeyi görebilmek için etrafta dolaştı ama görünürde çığlık atmayı gerektirecek bir tehlike yoktu. "Ne? Ne oldu?" dedi aniden uzaklaşan Alarçin’e uykulu gözlerle bakarken. Esneyerek oturdu ve üzerindeki çimen parçalarını temizledi. Alarçin, her şey normalmiş gibi üstünü silkeleyen Ali’ye dehşet içindeki gözleriyle ateş atarken dizleri üzerinde oturup çocuğa döndü elleri iki yana açıp oldukları yeri göstererek. "Ne mi oldu? Soruyor musun birde?" Kızın tepkisi biraz olsun ayılıp ciddileşmesini sağlamıştı. Resmen dışarı uyumuşlardı! Bir üniversitenin bahçesinde! "Neden buradayız? Neden birlikteyiz? Neredeyiz ya?” "Dün köpek ısırınca bayıldın, sakinleştirici yaptılar biraz kendinden geçtiğin için yurduna götürmeme izin vermedin bende seninle kalıp sana göz kulak oldum.” Duyduklarına inanması çok zordu. Tüm gece birliktelerdi ve o hiçbir şey hatırlamıyordu! "Yalan söylüyorsun! Kızlar nerede peki?” "Arkadaşlarından biri kriz geçirince eve götürmek zorunda kaldılar, seni de götürmeye çalıştılar ama istemediğini söyleyerek kaçtın." Yapmış olduklarını düşündükçe kıpkırmızı kesiliyordu. İnkâr etmek, yalan söylediğini savunmaya devam etmek istiyordu ama görünen köy kılavuz istemiyordu, bas bayağı çimlerde uyumuşlardı. Bilinci açık veya kapalı olsun fark etmez, kendi rızasıyla olmadığı sürece hiçbir güç Alarçin’i çimende uyutamazdı. "Hadi her şeyi geçtim, çimende uyumamıza da tamam… Neden sarılıyorduk o zaman? Az uzakta uyusaydın ya? Sapık mısın nesin?" Sanki sapık olsa, evet sapığım diyecekti. Ne söylediğinden veya ne kadar yüksek sesle konuştuğundan bihaber bağırırken Ali yüzünü buruşturdu. Tüm gece yerde yattığını düşünürsek başının ağrıması kaçınılmazdı ve Alarçin hiç yardımcı olmuyordu. "Öncelikle lütfen cırlama. Sarılmamıza gelirsek, titreyerek göğsüme sokulan sendin, yani beni suçlayamazsın tek yaptığım seni koruyup kollamaktı.” Minnettar olmakla suçlamak arasında kaldığı süre içerisinde gözleri başının altına yastık olarak koyulmuş çantasına döndü gayriihtiyari. “Hayır,” dedi başını elleri arasına alarak. Aynı şeyi sayıklayarak bağırıp çağırırken çimleri yoluyor, yeri yumrukluyor, saçlarını çekiyordu. Üzeri toprak ve çimenle kirlenmişti. Sonunda sakinleştiğinde avuçlarına işlemiş yeşil ve kahve lekelere, tırnaklarının arasına kaçmış toprak parçalarına bakıyordu yorgunlukla. "Sakinleştin mi?" diye sordu Ali krizin sona ermesini sessizce bekledikten sonra konuşmaya karar vererek. Ellerine bakmaya devam ederken başını aşağı yukarı salladı. “Akılsız başım,” dedi yumruk yaptığı elini kendine acımadan kafasına vururken. “Aptal ben! Geri zekâlı!” Peş peşe vurmaya devam ederken Ali daha fazla beyin hücresi vefat etmeden elini havada yakalayıp başından uzaklaştırdı. “Kendine vurmak yerine ne olduğunu söylersen çözüm bulmamız daha kolay olmaz mı güzelim?” Laf arasında duyduğu ‘güzelim’ kelimesiyle hızlı atmaya başlayan kalbini duymazdan gelip Ali’nin gözlerine baktı. Neredeyse ağlayacaktı! “Teslim etmem gereken bir ödev vardı ama ben aptal gibi şenliğe geldim! Sonrada gamsız bir geri zekâlı gibi geceyi dışarıda geçirdim! Üstelik dersim dokuzda! Ölsem yetiştiremem derse kadar.” Kızın çaresiz gözlerini güldürecek çareye sahip olmak Ali’yi içten içe mutlu ediyordu. Uyanık olduğu süre içinde Alarçin’i izlemek dışında yaptığı bir şey daha vardı. Dün ısırılmak uğruna kurtardığı ödev çantasının içinden görünüyordu ve sabaha uzun bir zaman vardı. Malzemelerin çoğu yırtılmış veya hırpalanmıştı, buna rağmen makasla kesmiş, yapıştırmış, birbirine eklemiş ve ortaya iyiden hallice bir ödev çıkarmıştı. Daha fazla böyle bakmasını istemediğinden uzandı ve çantadan ödevi çıkarttı. “Bu işini görür umarım.” Üç yerinden katlanmış mukavvayı eline alıp içinde göreceklerine merakla kapakları açarken heyecanlıydı. Planladığından farklı tasarlanmış, birleştirilmiş parçaları teker teker incelemesi bittiğinde başını kaldırıp karşısındaki yabancıya baktı hayretle. “Bunu sen mi yaptın?” Bu soru daha çok, tanımadığın biri için bunu neden yaptın, demekti. Ali, saniyeler önce çaresizliğe bulanmış ela gözlerdeki minnettarlık karşısında utanırken sadece ensesini kaşıdı. “İyi de neden?” “Önümde uzun bir gece vardı ve canım sıkılıyordu.” Tüm gece uyanık mı kalmıştı yani? Kız bir şey söylemek için dudaklarını araladığı anda elini kaldırarak araya girdi. “Dersine yetişmemiz gerek. Sekizi on geçiyor.” Teşekkürü ve sormak istediği soruları sonraya erteleyip kabullendi. Eğer vakti olsaydı ona defalarca kez teşekkür eder; bunları neden yaptığını, neden yanında olduğunu, gitmediğini sorardı. Oysa şimdi tek yapması gereken okula yetişmekti. "Taksi bulalım,” dedi Ali ayağa kalktıklarında. “Mesafe yakın trafik yoksa yetişebiliriz." El ele tutuştular. Alarçin çantasını sırtına atarken Ali ödevi kolunun altına almıştı. Birlikte güvenliğe yakalanmadan koşarak okuldan çıktılar ve anayola kadar aynı hızla koşmaya devam ettiler. Koşma eyleminden bihaber Alarçin, koştukça bacaklarının yırtılacağını zannediyordu. Neyse ki taksi durdurmak için kaldırımda durmuşlardı da soluklanıp kaslarını sakinleştirebilmişti. Önlerinden geçen üç taksi onları umursamadan geçip giderken pes edip otobüse binmeye karar verdiler. Az ilerideki otobüs durağına koşmak yerine hızlıca yürümüş, durağa asılı seferlere bakarak hangi otobüsün gittiğini öğrenmişlerdi. On beş dakika sonra gelen otobüse binip işe veya okula giden insanların arsına karıştıklarında nefes alabilmeleri bile mucizeydi. Alarçin yakın temas yüzünden sıkıntıyla ufladığında Ali tek adımla önüne geçmiş ve sırtını cama dönmesini sağlamıştı. Artık kimse ona değmeyecekti. Aralarındaki mesafenin azlığı kalbini hızlandırdığı için gözleri otobüsün içinde dolanıyordu ama Ali’nin gözleri direk yüzünde dolanıyordu. “Neden bakıyorsun?” “Diyelim ki çok güzel bir ormandasın. Ormanın içinde daha önce görmediğin güzellikte bir ağaç var,” dedi kızın ela gözlerinden bir saniye olsun ayrılmadan. “Bakmaz mısın?” “Bakarım,” dedi Alarçin genç adamın ima ettiği şeyi anlamadığı için hiç düşünmeden. Saniyeler sonra bahsettiği güzel ağacın ta kendisi olduğunu fark edince yanakları ala boyanmıştı. “Hah,” dedi Ali gülümseyerek. “Bende ondan bahsediyorum işte.” “Çok saçmasın,” dedi gözlerini kaçırıp başını sağa çevirirken. Orta yaşlı bir adamla göz göze gelince gerilip yeniden önüne döndü. Sessiz geçen belli bir zamandan sonra yeniden Ali’ye baktı. “Bu arada benim yerime ödevimi yaptığın ve gece yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.” “Hiç önemli değil, sen yeter ki sözünde dur.” Otobüs inmeleri gereken durakta durduğu için, sözden kastının ne olduğunu soramadan inmek zorunda kalmışlardı. İçinden çıktıkları havasız kutudan sonra ciğerleri oksijene kavuştuğuna sevinemeden koşmaya başlamışlardı. Dura kalka ilerleyen yolculukları neredeyse kalan vaktin çoğunu alıp götürmüştü. Koşmak bünyesine o kadar zor geliyordu ki her an pes edebilirdi. Dalağı, ciğerleri... Komple şişmiş, patlayacak hale gelmişti. Alarçin koşmaktan ne kadar yorulmuş, bitmiş hale gelmişse Ali oldukça rahat bir şekilde koşmaya devam ediyordu. Adımlarının yavaşladığını fark ettiğinde arkasını dönüp kıza baktı. "Durmasana! Geç kalacaksın." "Yapamam! Devam edemiyorum!" Nefesi neredeyse arka taraflarından çıkıyordu, bunu görmüyor muydu acaba? "Az kaldı zaten, sabret." Demesine rağmen devam etmek yerine dizleri üzerinde yere çöktü. Adım atacak gücü kalmamıştı artık. "Olan oldu, geç kaldım şimdi de cezamı çekiyorum. Ödevi de boşuna yaptın." "Ceza falan yok!" Aniden durup önünde eğildi ve geniş sırtını kıza döndü. Alarçin kaşlarını çatarak sırtına baktı. "Ne yapıyorsun?" "Sırtıma bin, pes etmene izin vermeyeceğim." "Olmaz öyle şey, saçmalama!" "Saçmalamıyorum. Bin şu sırtıma, ödevi boşuna yapmadım, sunmak zorundasın! Şimdi sırtıma çık ve bacaklarını belime sar ki düşme." Dediğini aynen yaparken yüzünü sırtına yasladı. "Bu yaptığımız rezillik." Ali, sırtında Alarçin yokmuş gibi koşmaya başladığında utançtan kıpkırmızı kesilmiş, deve kuşları gibi kafasını yerin altına sokarak saklanmak istemişti. "İnsanları umursama, kimse aynı hayatı yaşamak zorunda değil bu bizim hayatımız ve şu an seni yetiştirmemiz gerek." Söylediğinde haklı olduğuna karar verip başını sırtından kaldırdı ve yola baktı. Neredeyse gelmişlerdi. Okulun önünde durduğunda eğilmesini beklemeden bacaklarını çözerek yere atladı. Ödevi elinden alıp el salladığı gibi merdivenleri çıkmaya başladı. Okulun bahçesinde kalan Ali, arkasından "Buradayım," diye bağırdı ama kız aceleden cevap verememişti. Bir veya iki saat sonra sunumunu yapmış, iyi kötü bir beğenmeyle dersi atlatmış halde sınıfta çıktığında arkadaşlarına hemen geleceğini söyleyip Ali’yi kontrol etmeye indi. Belki gitmişti, belki de gitmemişti. Ama neden gitmesindi ki? Zaten tüm gece yanında beklemişti, şimdi beklemesi saçma olurdu. Dışarı çıktığında, bahçedeki mermer banklara oturmuş bekleyen Ali onu gördüğü gibi ayağa kalkmıştı. Hızlı adımlarla yanına vardığında gülümsemekten çekinmeden yüzüne baktı. “Gülüşüne bakılırsa sunumun iyi geçti.” “Ben sundum ama ödev senindi, yani sen geçtin.” Utançla başını öne eğerken gülümsedi. Gülümsemesi, hemen arkalarında duran dalgalı deniz kadar sakinleştirici ve özgürleştiriciydi. Alarçin, tekleyen kalbini artık duymazdan gelemiyordu. Gülümseyen dudaklarını birbirine bastırdı ve güneşin turuncu ışıkları yüzüne vurduğunda gözlerini kıstı. “Sana borçluyum,” dedi elini yüzüne siper edip. “Sanırım borcum adına senden bir gün rica edeceğim,” dedi Ali heyecandan kasılıp duran kalbini tutmamak için kendiyle savaşırken. “Bilincinin yerinde olduğu, sakin bir gün.” Mümkünse çimenlerde uyuma kısmı olmasın. “Ah,” dedi Alarçin ellerini arkasında bağlayıp geri geri yürürken. “Bunun nasıl mümkün olacağını bilmiyorum.” “Ben biliyorum, ortak bir tarih belirleriz. O gün buluşuruz ve oldukça eğlenceli vakit geçiririz.” “Çok meşgul bir insanım, hangi günüm uyar emin değilim.” Gözlerindeki oyunbaz ifade olmasa Ali büyük düş kırıklığına uğrayacaktı ama hayır, kız bütün ışıltısıyla gülümsüyor ve ağır ağır uzaklaşırken gözlerini ondan bir saniye olsun ayırmıyordu. “Ayrıca eğlence anlayışım normal insanlardan farklıdır.” “Sen daha benimle eğlenmedin güzelim, bir buluşalım o zaman tartışırız farklılığı.” Mesafe azaldıkça sesleri yükseliyordu. “Arkadaşlarım bekliyor, gidiyorum. Sana iyi günler diliyorum.” “Dur,” dedi kız arkasını dönüp merdivenlere tırmanırken birkaç adım atıp. “Sözünde durman gerek, numaranı vermedin, nasıl haberleşeceğiz?” “Belki güvercin yollarım ama dikkat et bazen notları cebe düşürüp kaçıyorlar.” Son kez el sallayıp onu bekleyen arkadaşlarının yanına giderken Ali peşinden bakakalmıştı. Okuldan çıkıp yorgunlukla iç çekerek yürürken ellerini cebine attı ve parmaklarına değen küçük kâğıt ile durdu. Kâğıdı çıkartıp üzerindeki numaraları gördüğünde kahkahalarına hâkim olamamıştı. Cennet müjdesi almış gibi gülerken kâğıda bir kere daha baktı ve avcuna hapsedip kalbine vurdu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE