1666 yılında gerçekleşen Büyük Londra Yangının ’da şehrin yarısı küle dönmüş olmasına rağmen sadece altı kişinin yaralandığını biliyor muydunuz? Koskocaman yangın, şehir neredeyse küle dönüşmüş ama sadece altı kişi yaralanmış! Altı kişi!
İşte yoldaşlarım, ben o altıncı kişiden biriyim. Tam olarak yangın anında yaşıyor olmasam da şimdiki dünya düzeninde başına bela gelme potansiyeli en yüksek insanlardan biri olduğum su götürmez bir gerçekti. Ruhen de bedenen de yaralanmaya müsait bir insan olduğum için kendime sıkı bir duvar örmek zorunda kalmıştım. Böylece kimse duvarın ardında nasıl bir insan olduğunu görmeyecekti. İnsanlar acımasız. Karşısındakinin kırılmaya müsait olduğunu gördüğü anda taş atıyor, acımasız bir canavar edasıyla saldırıyordu. Eğer zaaflarınızı belli eder, duvarları kaldırıp kendinizi gösterirseniz gafil avlanır ve yaralanırdınız. Benim dünyamda bunun en büyük örneği babamdı.
Onun isteklerine uyan bir evlat olmadığımdan dolayı her daim ayrı saflarda savaşıyorduk. Bana sürekli mancınığa yerleştirilmiş bombalar, ateşli oklar, zehirli sıvılar yolluyor, heybetli gövdesiyle karşıma dikilip ağzından tükürükler saça saça bağırıyor, bazen darp ediyordu. Eskiden, ben daha kendimi savunmayı öğrenememişken, ağladığımı gördüğü her an üzerime gelmeye devam eder daha çok hırpalamaya çalışırdı. Çok sonra bir şey keşfettim. O bana bağırırken, bütün savaş yöntemlerini üzerimde denerken yalnızca onu izliyor, hiçbir mimik kullanmadan tüm ruhsuzluğumla ona karşı çıkıyordum. İlk tuğlayı on beş yaşındayken koymuştum, gerisi ise her geçen gün peşinden gelmişti. Zamanla önümde kocaman bir duvar oluşmuştu ve babam artık üzerimde istediği etkiyi sağlayamıyordu. Bu onu daha çok sinirlendirse de son zamanlarda savaşmak onu çok yoruyordu. Babam yaşlanmıştı, gücü tükeniyordu. Buna rağmen hala karşımda yer alıyordu.
Bu duvar için ona teşekkür ettiğim çok anım olmuştu. İnsanların beni kırmasına, duygularım üzerinde söz sahibi olmasına izin vermemeyi öğrenmiştim. Ben istemediğim müddetçe kimse canımı sıkamaz, beni üzemez, ağlatamaz, duvarlarımı yıkamazdı. Küçükken bunun bir avantaj olduğunu düşünür, kendimle övünürdüm. Büyüdükçe babamın bana ne kadar büyük bir lanet bıraktığını fark ediyorum. Ördüğüm o duvarın arkasında yalnızdım. Duygularımla birlikte yapayalnız bırakmıştım kendimi. Her şeyi içimde yaşamaya o kadar alışmıştım ki, dışarıdan gelen bir merhaba beni korkar hale getirmişti. Birine güvenmek, birini sevmek, uzattığı eli tutmak, dilediğim duyguyu yaşamak benim için oldukça güçtü.
Benim için oldukça zor olan bu durum karşımda oturan adam için çok kolaydı. O hissettiklerini belli etmekten gocunmuyordu. Özgürce yaşıyordu hislerini. Yangından kurtulan diğer insanlar gibi normal bir yaşam sürüyor; gülüyor, sinirleniyor, üzülüyor hatta karşımda ağlayacak noktaya gelebiliyordu. Ben ağlarken yakalandığım için kendime sinirlenirken o hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. Karşımda oturuyor, masaya dizilen mezeler hakkında bir şeyler anlatıyordu ama ben kahverengiden kehribara dönmüş gözlerine bakarak Londra yangınını düşünüyordum.
“Sen hangisini seviyorsun?” Çeneme yasladığım yumruğum kayarken başım boşluğa düşüvermişti. Toparlanıp başımı iki yana salladım ve Poyraz’a baktım yeniden.
“Efendim?” Rezil olmuştum işte! Dinlemeyi bir kez olsun becerebilseydim sorular karşısında mal gibi kalmazdım. Gözleri bu kadar güzel olmasaydı yangınları düşünmek zorunda kalmayacaktım! Benim ne suçum var canım?
Konuyu yangından duvarlarına getirdin, düşün bakalım gerisini.
Benim yerime sen düşün Alo005, ne işe yararsın başka?
Çöp ev temizliyorum, hala ne işe yararsın diye soruyorsun. Çok doğru söylemiş Üstat Serdar Ortaç, binlerce nankör var!
“Mezelerden hangisini seviyorsun?”
Gözlerimi masanın ortasına dizilmiş küçük beyaz tabaklara çevirdim. Haydariden acı sosa kadar envai çeşit meze önümüzdeydi ve balıklarımız hala gelmemişti. Poyraz, borcunu ödemem için beni yemeğe çıkarmıştı ama bu normal bir yemek değildi. Boğaza bakan oldukça güzel bir balık lokantasına gelmiştik. Cam kenarında, denize sıfır bir masada oturuyorduk. Neyse ki önce otele uğramış yıkanıp paklanmıştım da böylesine güzel bir mekâna pijamalarımla girmek zorunda kalmamıştım.
“Yoğurt her zaman tercihimdir, bu yüzden haydari sanırım.” Sen diye sormak istesem de dinleyemediğim süre içinde söylemiş olmasından çekinip soramadım. Kendime not, bu gece bir daha uzak düşüncelere dalmak yok!
“Balıklar nerede kaldı ya? Çok acıktım!”
Garson beni duymuş gibi elinde balıklarımız ve buz kovasının içindeki içecek ile geldiğinde heyecanla yerimde dikleştim. Tereyağında pişmiş balığın kokusunu içime çekip gülümserken Poyraz bardaklarımızı çeviriyordu.
“Ben çok içmesem iyi olur,” dedim kendimi bildiğimden. Önden uyarayım, sonra suç bana kalmasın. “Pek yaramıyor. Bir bardak yeter.” Bir bardak beni uzaya uçurup, Mars’a yerleştirmeye yeterdi.
“Pekâlâ,” dedi ve bir parmak doldurduğu rakının üzerine su ekleyerek şeffaf sıvının grileşmesini sağladı. “Sen nasıl istersen.”
Zaman geçtikçe, balıklarımız bitmiş mezeler yarılanmıştı ve ben üçüncü bardağımı bitiriyordum. Dirseğimi masaya yaslamış, baygın gözlerle benden daha dirayetli duran adamı izliyordum.
"Hadi anlat," dedim işaret parmağımla ince uzun bardağın ince çizgilerinde dolanırken dalgın bir sesle. "İçinden ne geliyorsa anlat. Dinlerim ben. Odaklandığım zaman çok güzel dinlerim. Belki çözüm bile bulurum."
"Ne anlatacağım? Nasıl başlayacağım hüsran dolu hikâyeme?" Bunu daha çok kendi kendine sormuştu ama yine de cevapladım.
“Gönül anlatmaya başlayınca dil kendiliğinden çözülürmüş.”
Masanın üzerinden biraz daha yaklaşıp gözlerimin içine baktı. Merak ediyordum, derinleri, duvarlarımda oluşmuş çatlakları görebiliyor muydu?
"Herkesin bir hikâyesi, her hikâyenin de ana karakterleri vardır. Benim hikâyemin karakteri çok, çok uzaklardan gelmiş, kalbime yerleşmişti. Dünyamın merkezine oturmuş, o güzel gülümsemesiyle etrafımı bir güneş gibi ısıtıyor, aydınlatıyor.” Derin bir nefes alıp verdi ve hüzünlü bir gülümseme eşlik etti kelimelerine. “Her şeyim olmuş. Nefes alışımdan, verişime kadar ben olmuş." Gülümsedim tasvirine. Başını kaldırıp doğruldu ve bu sefer gözlerime baktı. "Gülümsediği zaman ne dert kalıyor ne başka bir şey. Unutuyorsun, siliyorsun acıları. Hele kelimeleri. Gizli bir dünyaya açılıyor, seni de yanına alarak gürültüden uzaklaştırıyor. Güce ihtiyacın yok onun yanında. Seni olduğun gibi sevecek kadar güzel bir kalbi var. Herkesin içinde onunla kaybolabiliyorsun. Kötü yazılmış bir şiirin, pes edeceğin anda karşına çıkan mısrası gibi...” O kadar güzel anlatıyordu ki dudaklarımı mıhlamış, yalnızca onu dinliyordum. “Gidişiyle darmaduman oldum. Dağıldım. İçimdeki her bir parça kırıldı, o kırıklar yüreğime battı günlerce nefes alamadım. Onsuzlukla baş etmek öyle güçtü ki,” ince bir damla gözünden süzülüp sakallarına karışırken uzanıp tutmak, gerisi gelmeden yaşlarını dindirmek istedim. “Şimdi ulaşmamın güç, dokunursam yok olacağından korktuğum bir yerde.” Parmakları sessizce elmacık kemiklerime değdiğinde ürpertimi tutamadım. "Bir yabancı kadar uzakta ama her zaman burada, hiç gitmiyor.”
Şakaklarıma dağılmış zülüflerim hafif dokunuşlarıyla birer ateş parçası halini almıştı. Gözlerinden kelimelerine kadar dağılan yoğun acı bende doğmuş, büyümüş, yeşermişti. Boğazımda bir yumru, gözlerimde akmak için direnen litrelerce gözyaşı vardı. Hiç, hiç bu kadar sarsılmamıştı ruhum. Binlerce çığlık benliğimden benliğine yayılırken söylemek istediklerim içimde bir tufan oluşturdu. Bütün sessizliğimle yardım etmesi için yalvardım. Biri beni bu karanlıktan kurtarsın, ilk defa biri tarafından değer göreyim, babam yüzünden diktiğim o koca duvarı tek balyoz darbesiyle kırıp yok etsin, biri beni sarsın istedim.
"Beni neden sevmedi?” Sorum dağınık harflere sarılıp firar ederken aslında bunu sormak istemiyordum ama bu çıkmıştı dudaklarımdan. “Kaan beni neden sevmedi Poyraz. Neden, neden beni değil de onu sevdi?"
Saçlarımdaki eli dururken beklemediğim bir anda geri çekildi ve yarısı dolu bardağını kafasına dikti. "Seni göremeyecek kadar kör de ondan. Seni sevemeyecek kadar kalpsiz. Sesini duyup, ellerini tutmak istemeyecek kadar zekâsız."
"Ben kötü biriyim. Sevgi göremeyecek kadar kötü, duygusuz, değersiz… İrem’i sevmekte haklı!" Sinirle doğrulup şişeyi bardağıma boşalttım ve suya gerek duymadan kafama diktim. “Gitmek istiyorum,” dedim ağlamak üzereyken. Etrafıma buğulu gözlerle bakarken ellerim titriyor, parmaklarım seri aralıklarla masaya çarpıyordu. “Nefes alamıyorum gidelim ne olur.”
“Tamam,” dedi anlayışla. “Gidelim.”
Hesabı ödeyip restorandan çıktığımızda, nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Soğuk sonbahar rüzgârı acı acı üzerimize esiyordu, saçlarım yüzüme çarpıyor, adımlarım birbirine dolanıyordu. Sahil boyu yan yana yürümeye başladığımızda düşmek üzereyken elimi tuttu ve bir daha bırakmadı. Hem yürüyor, hem elini tutuyor hem de sessiz sessiz ağlıyordum. Hava o kadar soğuktu ki dışarıda bizden başka kimse yoktu.
Dinlenmek için denize dönük banklardan birine oturduğumuzda bir süre aynı sessizliği bozmadan gece karasına boyanmış dalgalı denizi ve denize yansımış boğaz ışıklarını izledik. “Ben hiç sevilmedim,” dedim kollarımı göğsüme kavuşturduğumda. Burnumu çekip gözlerimi kapattım. “Hayatımın hiçbir noktasında birinin ilk tercihi olmadım. Hep ötelendim, arkalara itildim, geride bırakıldım. Kimse, çıkıp kimse beni sevmeye çalışmadı. Kimse uzanıp elimi tutmadı. Kimse beni dinlemedi. Sesimi duyurmak istediğim her anda bağırmak zorunda kaldım. Beni görsünler diye kendimi hırpaladım. Ufacık,” iki parmağımı birleştirip aradaki küçük mesafeyi gösterdim. “Ufacık bir sevgi kırıntısı içindi her şey.” Elimi kalbime koydum acıyla. Yaşlarıma çarpan rüzgâr yüzünden daha çok üşüyordum. “Ben ne kadar çabalarsam o kadar yalnız kaldım. Yalnız kaldıkça bilinmezliklerim arttı. Geçmişim ve bugünüm, yapayalnızım.”
Kolunu omzuma sardı ve hiç düşünmeden başımı göğsüne yasladı tıpkı günler önce ben ağlarken yaptığı gibi. “Korkma,” dedi benden kat ve kat güçlü sesiyle. “Yalnız değilsin güzelim, ben buradayım.”
Gözlerim üzerine kapanırken kulaklarımda sesi yankılanıyordu.
*
Ağlayarak uyuduğum her gece müthiş bir baş ağrısıyla uyanırım. O ağrı ense kökümden gözlerime kadar yol alır, dişlerim uğramayı da ihmal etmezdi. Zannederdim ki o ağrıdan daha kötüsüyle karşılaşmam, üst sınırım en fazla budur bunu aşarsam beynim patlar… Yanılıyordum yoldaşlarım. Çok yanılıyordum hem de. Daha kötüsü olamaz diye düşündüğüm her anda daha daha kötüsüyle karşılaşıyordum. Kaderim, hafife alıp küçümsediklerimi aramakla geçiyordu resmen.
Vücudumdaki her hücre ağrıyı bir yük gibi omuzlarına almış, aynı anda vızır vızır çalışan işçiler gibi vücudumda dolanıyorlardı. Bir grup gözlerimde, bir grup ayak parmaklarımda, bir grup kirpiklerimde ve bir grup aldığım nefesin içindeydi. Koloni halinde bedenimi ele geçirmişlerdi. Bunun daha kötüsü ölüme sürüklerdi, emindim.
Boynumdaki koloni halime acımadan dört ayaküstünde zıplamaya başlamış, kemiklerime ve kaslarıma işkence ediyorlardı. Hainler…
Uzun uğraşlar sonucunda gözlerimdeki koloniyi azıcık sakinleştirmeyi başardığımda üzerindeki yüklere rağmen gözkapaklarımı kaldırdım. Görmeyi beklediğim manzara kesinlikle Poyraz’ın yüzü değildi, bundan emindim. Hayatım boyunca kaç defa uyandığım gibi böyle yakışıklı bir yüz görmüştüm ki şimdi ihtimallerim içine sıralanmış olsundu? Görüyorsunuz, hayat her zaman aynı seyrinde ilerlemiyor arada sırada böyle küçük jestlerde çıkartıyordu karşımıza.
Boynumun acısından korktuğum için pozisyonumu bozmadan etrafı inceleyerek kısa bir araştırma yaptım. Bir arabanın arka koltuğunda yan yanaydık. Ben sırtımı kapıya çevirmiş başımı deri koltuğun başlığına yaslamıştım. Sol ayağım Poyraz’ın altındaydı. Evet! Bu yüzdenmiş ağrısı yoksa parmaklarım neden ağrısındı ki? Resmen üzerime oturmuştu! Sağ ayağım ise direk dizlerinin üstündeydi. Dün üzerinde olan siyah kabanını üzerime örtmüş olmasaydı bacaklarımı meydana sermiş olacaktım. Neyse ki fırsatçı değildi, belki de öyleydi ben uyurken neler olduğunu bilemezdim. Ya da sarhoşken! Bir bardakla uçacağımı biliyordum ama bu ağrı bir bardağı aşıyordu, emindim!
Annemin elleri sızlıyordur kesin. İçki içtiğimi bilse hamile haline kalmadan evire çevire döver, saçımı başımı yolup elime verirdi.
Yamulmuş boynumu acıyla inlememeye çalışarak düzeltirken dudaklarımı birbirine bastırdım. Kendimi ne kadar kastıysam midem neredeyse ağzıma gelmişti. Derin nefesler alarak sakinleştim ve uyuşmuş ayağımı Poyraz’ın altından almaya çalıştım. Kocaman cüssesinin altında ayağım iki boyutlu maketlere dönüşmüştü kesin. Onu uyandırmamak için sarf ettiğim çaba ayağımı kurtarmayı başardığıma sevinirken karnına geçirdiğim diğer ayağımla başarısız olmuştu. Aldığı darbeyle irkilerek uyanmış, kanlı gözleriyle bana dönmüştü.
“Alarçin,” dedi ayılmaya çalışırken gözlerini kırpıştırarak. “İyi misin? Bir şey mi oldu?” Bir şey oldu mu? Esas darbeyi alan sensin, sen söyle.
“İyiyim,” dedim refleks olarak. Havada kalmış bacağımı kendime doğru çektim ve yayıldığım koltukta toparlandım. Babamın yanında bu kadar rahat değildim, Poyraz’ın yanındaki rahatlığım nereden geliyordu?
Kabanı, altından eteğimi düzelttikten sonra kenara koydum. Bu esnada o da dikleşmiş dün gecenin mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu. İçim çölde kalmış kadar suya muhtaçtı. Önüme bir damacana su koysalar, hepsini tek yudumda kafama dikebilirdim. Belki mide bulantıma iyi gelirdi…
“Saat kaç?” dedim kolundaki siyah kordonlu saati gördüğümde. Uçağım öğleden sonraydı ve öncesinde okula gidip diplomamı almam gerekiyordu. Tabii otelde beni bekleyen dağınıklığı saymıyorum bile.
“On bire geliyor,” dedi kıstığı gözleriyle saatine bakıp. “Uçağın kaçta?”
“Öğleden sonra.”
“Seni oteline bırakıyım o zaman.” dedi boynunu ovuşturarak. Onunda boynu tutulmuştu belli ki. Sessizce başımı salladım ve arka koltuktan ön koltuğa geçip kemerlerimizi bağladık. Arabanın içindeki enerji karmaşalarla doluydu. Mesela dün gece ne oldu da biz arabanın arkasında uyuya kalmıştık? Ağladığımı, bir şeyler hakkında saçmaladığımı hayal meyal hatırlıyordum ama arabaya geliş kısmı tamamen buğuluydu.
Benim gibi düşünüyor olmalıydı ki sessizliği bölmek için radyoyu açtı. Marsis’in Sevduğum türküsü duygunluğuyla arabanın içine yayıldığında kollarımı karnıma sardım ve şarkıya kulak verdim. Sözler yol ile beraber akıp gidiyordu.
Kaldı senden geri iki damla gözyaşı…
Arabanın ön camına çarpmaya başlayan yağmur taneleri ve peşinden gelen gri hava, dün gece Poyraz’ın gözlerinde gördüğüm hüznü andırıyordu. Konuştuklarımızdan geriye gözleri ve sözleri kalmıştı sadece. Bir yabancı kadar uzakta ama her zaman burada, hiç gitmiyor.
"Bir sorun mu var?"
Ağlama dayanamam, gözlerunun yaşina
Biter bu dertler geçer, sen kal o bana yeter
Oy sevduğum gel yeter, bu yağmurlar da geçer…
Gittikçe hızlanarak cama çarpan ve aşağı doğru usulca süzülen damları takip eden gözlerim, sorusuyla Poyraz’a döndü.
"Efendim?"
"Ağlıyorsun Alarçin."
Bir yola bir bana bakıyordu endişeyle. Yanaklarıma dokundum ve parmaklarıma bulaşan ıslaklığa baktım. Ağlıyorum. Neden ağlıyorum? Neden sürekli bu adamın yanında ağlarken buluyorum kendimi? Yalnızca gecelere ait gözyaşlarımı neden bu adamla paylaşıyorum, benim derdim ne?
“İyiyim,” dedim hala akmaya devam eden yaşlarımı silerek durdurmaya çalışırken. “Gerçekten iyiyim.”
Senin kırık testi sızdırmaktan direk akıtmaya geçti. Açtın çeşmeleri maşallah.
İyide ben ağlamak istemiyorum. Ağlayacak bir durum yok ortada. Üzgün değilim, ağrılarım dışında hiçbir şeyim yok. Sapasağlamım! Neden ağlıyorum?
Cevabı bana soracağına neden kendinde aramıyorsun?
Kendimde bulabilseydim sana sorar mıydım? Sorduğum soruların cevapları boşluğa ulaşmaktan başka işe yaramıyor. Kimse, kimse bir şey bilmiyor. Sen bile bir işe yaramıyorsun, iç sesim olacaksın bir de!
Hadi bir de bunları dışından söyle. Söyle söyle, çekinme.
"Kahvaltı etmek ister misin?"
"Kes sesini!" Ne dedim ben? Ne dedim? Kahretsin, kahretsin! Alo005 kafamın içinde aptallığıma kıs kıs gülüyordu. Hepsi onun yüzündendi! Üzerime gelmeseydi böyle patlamayacaktım! "Kesme,” dedim panikle ona dönüp. Yaşlarım akmayı ancak şimdi bırakmıştı. “Sana demedim ben onu."
"Kime dedin?" Arabada ikimizden başka kimse yoktu ve o da bunun farkındaydı. "İç sesime. İç sesime dedim." Sanki iç sesimle tartışmam daha garip değilmiş gibi bir de üstüne tüy dikmeye çalışıyorum, tebrikler yani.
"İç sesine mi?” Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken Alo005’i tokatlamak isteyen avuçlarıma tırnaklarımı geçirdim.
"Senin de bu kadar sinir bozucu bir iç sesin olsaydı, vara yoğa bağırırdın. Alo005 organize bir sabır sınayıcı. "
"Demek ismi Aloo05,” başını salladı ve yüzünü diğer tarafa çevirdi. Resmen gülüyordu bana. Gülemeyecek de ne yapacaktı? Direk akıl hastanesine sürse ancak kurtulurdu benden. Yol yakınken dön Poyraz, başka şansın olmayacak çünkü… “İyiymiş.”
Of ünlü mü oldum ne?
Sen sus, belli bir süre boyunca gözüme gözükmesen iyi olur yoksa silerim seni! Başıma ne geliyorsa senin yüzünden geliyor zaten. Geri zekâlı!
"Küstün mü?" Kollarımı göğsümde bağlamış, yüzümü cama yapıştırmışım ne küsmesi Poyraz, estağfurullah! Gülmek, dalga geçmek sonuna kadar hakkın ama bari yanımda değilken yap vicdansız!
"Küsmedim!" Küssem bile küstüm mü diyeceğim? Üstüne bir de delirdiğimi kabul edeyim tam olsun!
"Küsmedin ama benimle konuşurken gözlerin başka yerde. Dikkati kolay dağılan biri olduğundan bu dikkatinin hala bende olduğunu gösterir. Dikkatin bendeyse, küsmemiş kırılmışsın ki bence bu daha kötü."
Başımı ağır ağır ona çevirip kaşlarımı çattım. "Nesin sen doğruyu söyle! İnsan sarrafı, müneccim, psişik güçleri olan bir medyum?”
"İlgimi çeken güzellikler karşısında fazla inceleyiciyim diyelim.” Bir dakika… Güzellikler mi? O güzellik kategorisinin içinde miyim yoksa bana mı öyle geldi yoldaşlarım? "Kırgınlığını neyin geçireceğini çok iyi biliyorum." Kendi içimde, cümle içinde geçirdiği tek bir kelimeyi kılı kırk yarar gibi ayrıştırıp koca bir soru işaretine çevirmekle meşgulken arabayı kenara çekti ve inerek beni yalnız bıraktı. Ortadan kaybolarak mı affettirecekti kendini? Hem kırgınlık mı kaldı canım? Sen beni güzellerin içine almışsın, sahi diğer güzeller kim Poyraz? Neden mi soruyorum? Hiç canım öylesine…
Şeffaf bir poşet içerisinde yüzüme doğru uzattığı mandalinaları gördüğümde bütün yabancı şifreli kanallar kendiliğinden silindi ve yalnızca yerli kanallara odaklandım. Show TV hariç, o kanala kanım asla ısınamıyor!
“Mandalina!” dedim sanki yıllardır mandalina görmemiş Tarzan gibi. Tarzan’ın mandalinadan haberdar olduğunu sanmıyordum gerçi. Yağmur ormanında gorillerle yetişmiş bir adamdan bahsediyoruz, muz, Hindistan cevizi, orman meyvesi dışında özlem çekeceği bir meyve yoktur. Poşeti elinden kapıp kucağıma koydum ve içinden güzel bir tane çıkarıp kokladım.
“Bak, biliyorum demiştim.” Aman bir şeyi de bilme! Neyse, mandalinaların hatırına sana kızmıyorum. Şu güzel kokuyu duyumsarken nasıl kızabilirim ki?
“Şu an o kadar mutluyum ki, anlatamam!” Kabuklarını soyup mandalinayı ortadan ikiye ayırdım ve çok paylaşımcı bir insan olmadığım için hepsini ben yedim. İkinci mandalinayı soyunca diğer yarısını, gülerek beni izleyen Poyraz’a uzattım. Mandalinaları elimden alırken birbirine değen parmak uçlarımızdan yayılan o tuhaf elektrik beni germemiş, şaşırtmamış veya korkutmamıştı. Hatta tuhaftı ama hoşuma bile gitmişti.
“Çok güzel değil mi?” dedim mandalinanın ekşimsi tadı ağzıma yayılırken ona dönüp.
“Güzel,” dedi bana bakarak. “Çok güzel.”
*
Havaalanına gitmek için biraz acele hareket etmem gerekmişti. Diplomamı aldıktan sonra bavullarımı düzenlemem uzun sürmüştü. Geldiğim halin iki katıyla dönüyordum. Hazır İstanbul’a gelmişim diye düşünüp Trabzon’da bulamayacağım bazı ihtiyaçlarımı almıştım. Fırsat kaçırmamak diyoruz bir buna. Bugünlere nasıl geldim sanıyorsunuz?
Aldığım ikinci bavula sığdırdığım eşyalarımla birlikte otelden çıkış yaptığımda arabasıyla birlikte beni bekleyen Poyraz’ı gördüğüme bu sefer şaşırmamıştım. Biletinin dönüşü açıktaydı ve yer bulunca benimle aynı saate almıştı. Vasıta değiştirmekle uğraşamayacak kadar eşyalı, taksiye ikinci kez para veremeyecek kadar da parama düşkündüm. Eşyalarımı ona ait küçük valizin yanına yerleştirip günlerdir ayrılamadığım koltuğa yerleştim. Havaalanındaki kontrollerden geçip, biletlerimizi onaylattıktan sonra yarım saat kapıların açılmasını bekledik ve nihayet kalabalıkla birlikte uzay yolunu andıran uzun yoldan geçerek uçağa bindik. Peş peşe olduğumuz için koltuklarımız yan yana düşmüştü. Bavullarımı yukarı yerleştirme centilmenliğini gösteren Poyraz, yanımdaki koltuğa oturduğunda uçmaya hazırdık. Kemerlerimizi hosteslerden önce bağlayıp tedbir amaçlı önümüzdeki broşürleri okumaya başladığımda, dikkat etmediğim önemli ayrıntı kırmızı ünlemlerle kendini öne çıkarmıştı.
Acil çıkış kapısının yanında oturuyordum!
“Poyraz,” dedim elimde tuttuğum broşürü gözüne yapıştırırken. “Acil çıkış kapısında oturuyoruz!”
“Nasıl? Böyle bir şeyi yapmadan önce bize sormaları gerekiyordu.”
“Evet,” dedim korku yüzünden normalde fazla çıkan sesime hâkim olamadan. “Ama bize hiçbir şey sormadılar!”
“Sakin ol,” dedi yaygara koparmaya müsait olduğumu fark edince. “Uçağın düşme olasılığı çok düşük. Sağ salim uçup, iniş yapacağız.”
Evet, bir kaza geçirip hafızamı kaybetmem; dans öğretmenliği yaparken mesleğimle ilgili bir işe ortak olmam; Kaan’ın İrem’le nişanlı olması da düşük olasılıklıydı ama gerçekleşmiş miydi? Evet! O zaman acil çıkış kapısının yanında oturduğumda uçağın düşme olasılığı da gerçekleşebilir demek. Ortada bir olasılık varsa gerçekleşme ihtimali her daim vardı! Düşük veya yüksek diyerek sakinleşmemi bekleyemezdi!
“Ya uçak düşerse ve kapıyı açarken panik yapıp hepimizin ölümüne sebep olursam? Öteki tarafta bunu nasıl açıklarım?”
“Tamam,” dedi pes ederek. “Yer değiştirelim, sorumluluk bana ait olsun, sen yeter ki panik yapma.” Ah canım ya, çok cömert bir centilmensin şimdi çok konuşma da yer değiştir!
Kemerimi çözüp ayağa kalkmaya çalıştığım anda hostes yüzündeki nazik gülümsemeyle yanımızda bitmişti. Uçağın kalkmak üzere olduğunu ve yerime oturmamı söyleyip itiraz edemeden uzaklaşınca yerime oturup kemerimi bağlamak zorunda kaldım.
“Tamam,” dedim kendimi hiçbir şey olmayacağına inandırmaya çalışırken. Düzenli nefes alıp verirken kapıyı, kapı kilidini yüz kere kontrol edip broşürdeki talimatları okudum ve yetmiyormuş gibi Ali’ye de anlattım.
“Bak şimdi, olurda ben korkudan kitlenir kalırsam kafama sertçe geçir, hala ayılmazsam şu kolu tutacaksın, sertçe çek kapıyı çıkart şişme bir bot açılacak düşünme beni direk aşağı fırlat ben bir şekilde kendime gelirim. Sonra diğerlerini çıkartırsın.” Elimi koluna koyup sıktım. “Unutma Poyraz bu kale düştü, umudumuz sensin.”
Kolunu tutan elimin üzerine elini koydu ve benim kadar deli gözlerle karşılık verdi. “Korkma güzelim, uçak bana emanet.” Gözümde pilottan daha önemli bir konumdaydı. Elinden elime işleyen sıcaklığı da hiçe saymam mümkün değildi. Geri çekilmek üzereyken uçağın ışıkları kapandı ve tekerlekler motorun gürültüsüne karışan bir ses eşliğinde dönmeye başladı. Korkuyla diğer elimi elinin üstüne koydum. Fırsatçılık mı? Yok, ne alakası var? Korkudan tuttum, yoksa ilk tutan oydu.
“Korkma,” dedi kulağımın yanından fısıldayarak. “Ben buradayım.”
Buradaydı. Yanımdaydı. Elinin üstünde elim, elimin üstünde eli ve yine elinin üstünde elimle yan yanaydık. Ayrı geldiğimiz İstanbul’dan birlikte dönüyorduk. Başımı çevirip gittikçe küçülen şehrime baktım son kez.