BORÇLARIMI BİLE BİLİYORSUN

3026 Kelimeler
BADE Şirketten çıktığım an topuk seslerim asfaltta tiz tiz yankılandı. Hava serindi ama ben terliyordum. Zamanla yarışıyordum; bir an önce Sungur Holding’e yetişmem gerekiyordu. Daha ilk iş günümde geç kalmak… Düşüncesi bile midemi sıkıştırıyordu. Çantamın içinde duran telefon ısrarla çalmaya başlayınca panikle elimi çantaya attım. Her zaman böyleydim; telefonum çaldığında refleks gibi hareket ederdim. Çünkü arayan kişi çoğu zaman “iş” olmazdı… Efe olurdu. Onunla ilgili bir şey olma ihtimali, her şeyin önüne geçiyordu. Telefonu bulduğumda kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Bilinmeyen numara. Cihangir… diye geçirdim içimden. Sinirle dişlerimi birbirine bastırdım. Başımın belasını almıştım resmen. Bu adam beni hiç salmayacak gibiydi. Önce meşgule attım. Sonra ince topuklarımı yere daha sert vurarak caddeye çıktım, taksi aradım. Ama telefon yine çaldı. Ben reddettim. O tekrar aradı. Ben reddettim. O yine aradı. Bir anlığına “yok artık” diye mırıldandım kendi kendime. Sanki inadına yapıyordu. Sanki beni sinirden çıldırtmak hoşuna gidiyordu. Tam taksiye el kaldıracağım sırada önümde siyah, iri bir araç durdu. Fren sesi bile yumuşaktı. Kaşlarım daha da çatıldı. VIP bir Mercedes V-Class’tı. Camları koyu… içi görünmüyordu. Kapı yavaşça açıldı. İçim ürperdi. İstemeden geriye bir adım attım. Başımı çevirdim, taksi aramaya devam ettim ama sanki sokak bir anda boşalmış gibiydi. O an telefonum yeniden çaldı. Sinirle nefesimi burnumdan verip aramayı açtım. Telefonu kulağıma dayadığımda sesim sert çıktı. “Ne istiyorsun?!” Karşıdan gelen ses sakindi. Fazla sakin. “Önündeki araca binmeni istiyorum.” Şaşkınlıkla önümdeki araca baktım. Kalbim hızlandı. Bu kadar çabuk… Bu kadar kontrol… sinirimi de korkumu da aynı anda tetiklemişti. “Benim için mi?” dedim, sesim istemeden alayla karışık çıktı. Telefondan kısa bir gülüş sesi geldi. “Senin için.” dedi sakinlikle. “Taksi kolay kolay bulamazsın bu saatte. Araca bin ve gel.” Bir an durdu, sanki cümlesini süslemeye bile gerek görmüyordu. “İlk dakikadan işine geç kalmak istemezsin, değil mi?” Titrek bir nefes bıraktım. İstemediğim bir yardımın içine sürükleniyordum ama zamanım da yoktu. Bu şehirde taksi bulmak zaten başlı başına bir sınavdı… bugünse sanki herkes benden kaçıyordu. Telefonu kapattım. Aracın içine adım attığım anda kapı otomatik şekilde kapandı. O ses… içerideki sessizliği daha da büyüttü. Camlar koyuydu, dışarıyla bağlantım kesilmiş gibiydi. İçerisi sıcak, temiz ve fazlasıyla rahattı. Rahatlık bile huzur vermiyor, tam tersine geriyordu beni. Çantamı yanımdaki küçük masanın üzerine bıraktım. Kolumdaki birkaç eşyayı da usulca koydum. Sonra su matarama uzandım. Kapak sesini duyar duymaz boğazım daha da kuruduğunu hatırlattı sanki. Su içmeye başladım. Bir yudum, bir yudum daha… Bugün çok az su içmiştim. Günün koşturması, stres, içimde biriken her şey… vücudumun dengesini bozmuştu. Su boğazımdan geçerken bile içimdeki gerginlik dağılmadı. Aksine… Bu aracın içinde, onun yönlendirdiği bir yola girdiğimi daha net hissediyordum. Bundan hiç hoşlanmıyordum. Başımı geriye doğru yaslayıp derin bir nefes aldım. Dizlerimin altına kadar yayılan o sızıyı daha fazla görmezden gelemezdim. Topuklu ayakkabılarımı yavaşça çıkardım, ayaklarımı çıplak bırakınca bir anlığına rahatladım. Çıplak ayaklarımı hafifçe oynatmaya başladım. Parmaklarımı kıpırdattım. Baldırıma doğru giren kramp kendini belli ediyordu. Son zamanlarda çok sık oluyordu bu… Yorgunluk, uykusuzluk, stres… Hepsi birleşip bedenimde bir yerlerden patlıyordu sanki. Ayak tabanlarım sızlıyordu. Bir süre gözlerimi kapatıp, oturduğum yerde azıcık da olsa dinlenmeye çalıştım. Ama beynim dinlenmiyordu. Zonkluyordu. Hem fiziksel bir ağrı gibi hem de içimde kopan düşüncelerin gürültüsü gibi. Dakikalar sonra araç yavaşlayıp durdu. Gözlerimi açtım. Hızla toparlandım. Topuklularımı yeniden giyerken yüzümde istemsiz bir gerginlik belirdi. Sanki ayakkabılarımı giydiğim an tekrar “Bade” rolüne dönüyordum. Güçlü, kontrollü, her şeyi yönetebilen Bade’ye… Kapı açıldı. Araçtan indim. Tabanlarım asfaltla buluştuğunda istemsizce gerindim. Gerginliğim boynumdan omuzlarıma kadar yükseldi. Sonra başımı kaldırdım. Ve karşımdaki binayı gördüm. Dudaklarım aralandı. Bir an nefes almayı unuttum. Büyüktü… Çok büyük. Öyle böyle değil; insanın içine çöken bir büyüklüktü bu. İçinde kaybolurdun. Hem de kimsenin dönüp aramayacağı şekilde. Bir an paniklediğimi hissettim. Kalbim hızlandı. Ya istediğim gibi gitmezse? Ya yapamazsam? Ya bir hata yaparsam? O iç ses yine başladı. Tanıdıktı. Her krizde ortaya çıkan o ses… beni kemiren, gücümü emen o ses. Ama bu kez susturdum. “Sus.” diye fısıldadım kendi kendime. “Şu an değil.” Omuzlarımı dikleştirdim. Üzerimdeki ceketi düzelttim. Saçlarımı kulağımın arkasına attım. Sanki kendimden eminmişim gibi… sanki içimde fırtına yokmuş gibi yürümeye başladım. Ve binanın girişindeki o dev yazıyı gördüm. Kocamandı. SUNGUR HOLDİNG Kapıdan içeri adımımı attığım an, dışarının gürültüsü bir anda kesildi. Sanki şehir kapının dışında kalmıştı. İçerisi… başka bir dünyaydı. Klimalı hava yüzüme çarptı. Temiz, keskin, pahalı bir koku vardı; parfüm değil, “düzen” kokusu gibi. Her şey fazla kusursuzdu. Fazla steril. Bir yerden sonra insanın içine ürperti salacak kadar. Lobinin zemini parlak mermerdi. Üzerinden yürürken topuk sesim tok tok yankılandı. O yankı, buraya ait olmadığımı daha da hissettiriyordu. Tavana baktım; cam ve metal karışımı, yüksek bir tavan… İnsanı küçülten cinsten. Sağ tarafta büyük bir bekleme alanı vardı. Deri koltuklar, orta sehpalarda dergiler, köşede kahve makinesi… ama kimse rahat değildi. Oturanlar bile dik oturuyor, telefonlarına bakıyor, ses çıkarmamaya çalışıyordu. Burada “gevşemek” yasaktı sanki. Duvarlarda minimal sanat tabloları asılıydı. Renk yoktu, kalabalık yoktu. Her şey net, keskin ve soğuktu. Paranın sessiz hali böyle bir şey olmalıydı. İleride, geniş bir danışma masası duruyordu. Arkasında iki kadın vardı; saçları toplu, yüzleri ciddi, kıyafetleri kusursuz. Birinin gözleri bana kaydı, bakışı anında üzerimde dolaştı. Sanki kimlik kontrolü yapıyordu. “Günaydın.” dedi kadın, sesi yumuşaktı ama mesafeli. “Günaydın.” dedim ben de. Boğazım kuruydu. “Randevunuz var mıydı?” Çantamdan telefonu çıkarıp maili açtım. Ekranı uzattım. “İşe giriş… Bade Kandemir.” Kadın ekrana baktıktan sonra başını kaldırdı. Bir saniye sürdü sadece ama o saniye içinde beni tarttı, ölçtü, sınıflandırdı gibi hissettim. “Hoş geldiniz.” dedi. Parmakları hızlıca klavyede gezindi. “Kimliğinizi alabilir miyim?” Kimliğimi uzattım. Alırken bile nazikti. Ama o nazikliğin altında bir disiplin vardı. Sol tarafta güvenlik turnikeleri vardı. Siyah takım elbiseli iki güvenlik, kulaklıklarıyla etrafı izliyordu. Her şey kontrol altındaydı. Birinin cebinde anahtar şıngırdamazdı burada. Fazla sessizdi. Danışmadaki kadın bir kart çıkardı. Üzerinde adım yazıyordu. BADE KANDEMİR GİRİŞ KARTI Kartı elime aldığım an avuç içim terledi. “İnsan kaynakları sizi bekliyor.” dedi kadın. “Asansörler sağ tarafta. On dördüncü kat.” Başımı salladım. “Teşekkür ederim.” Turnikeden geçerken kartı okuttum. Küçük bir “bip” sesi çıktı. O ses bile ciddi gelmişti. Yürümeye başladım. Asansörlerin bulunduğu kısımda birden fazla insan vardı ama kimse konuşmuyordu. Herkes zamana karşı yarışıyor gibiydi. Telefon ekranlarına bakanlar, evrak çantalarını sıkı tutanlar… Yüzlerde tek bir ifade: odak. Asansör kapısı açıldığında içerisi ayna kaplıydı. Kendimi yansımanın içinde gördüm. Ceketim düzgündü ama gözlerimin altı yorgundu. Yüzümdeki o ince çizgiler… geceyi biriktirmiştim sanki. Kat tuşuna bastım. Kapılar kapanırken, içimdeki gerginlik yeniden yükseldi. Çünkü burası bir şirket değildi sadece… Burası bir güç gösterisiydi. Ben ise o gücün içine adım atmıştım. Asansörün kapısı tam kapanmak üzereyken, araya sivri burunlu bir erkek ayakkabısı girdi. Metal kapılar hafifçe gıcırdadı, sensör uyarı verdi ve asansör yeniden açıldı. Başımı kaldırdım. Tam o anda bakışlarımız kesişti. Koyu renk saçları özenle geriye taranmıştı; tek bir tel bile başına buyruk değildi. Yüzünde sakin bir ifade vardı ama o sakinliğin altında insanı huzursuz eden bir şey saklıydı. Soğuk kahverengi gözleri önce yüzümde gezindi, sonra sanki beni tartar gibi kısa bir an durdu. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Üzerinde lacivert bir takım vardı. Tertemiz, ütüsü kırık gibi duran cinsten. Ceketin içindeki beyaz gömlek vücuduna oturmuştu; abartısız ama net bir şekilde yapılı olduğunu gösteriyordu. Yaklaştıkça parfümünün kokusu da geldi; ağır değildi ama keskin, kendini unutturmayan bir koku. “Günaydın, Bade Hanım.” dedi. Yutkundum. Sert bir yutkunmaydı bu. Sanki boğazım bir anda kurumuştu. “Günaydın, Cihangir Bey.” dedim aynı ölçülülükle. İçeri adım attı. Asansörün dar alanı bir anda küçüldü sanki. Yanıma geçtiğinde, kapının aynasında ikimizin yansımasını gördüm. Orta boylu olmama rağmen onun yanında belirgin şekilde kısa kalıyordum. Boyu fazlasıyla uzundu, duruşu da… Rahatsız edecek kadar kendinden emindi. Yanında bir kadın vardı. Göğsüne bastırdığı ince bir defter ve elinde laptop çantası… Saçları sıkı toplanmıştı. Yüzü ifadesiz, bakışları hızlıydı. Kesinlikle asistanıydı. Hatta “asistan” kelimesi bile hafif kalırdı, gözüyle işleyen bir saat gibiydi. Asansör yeniden kapandı. İçeride hafif bir sessizlik oluştu. Ben nefesimin sesini bile duyuyor gibiydim. Cihangir gözlerini benden ayırmadan konuştu. “İş başına geçmeden önce yanıma gelmeni istiyorum, Bade Hanım.” dedi yumuşak ama net bir tonla. Ardından sanki bunu açıklamaya ihtiyaç duymuş gibi ekledi: “Şirket kurallarıyla ilgili kısa bir görüşme yapacağız.” Başımı usulca salladım. Ağzım kurumuştu, dilim damağıma yapışmış gibi hissediyordum. “Tamam.” diyebildim sadece. O an bakışlarının üzerimde kaldığını hissettim. Gerçekten… üzerimdeydi. Normal bir bakış değildi bu. Ne kabalık vardı içinde ne de açık bir tehdit. Daha çok… Sahiplenir gibi bir dikkat vardı. İnsanın tüylerini diken diken eden cinsten. Gözlerimi kaçırdım, asansör paneline baktım. Kat numaraları yanıp sönüyordu. Cihangir’in sesi yeniden geldi, bu sefer daha sakin bir yerden:“Asistanım sana yardımcı olacaktır.” Kadın başını hafifçe eğdi, bana tek kelimelik bir selam bile vermeden not defterini açtı. Daha ilk dakikadan… Beni kendi alanına çekmişti bile. Asansör kata ulaşıp durduğunda kapılar açıldı. Cihangir ilk adımı attı, asistanı hiç gecikmeden peşine takıldı. Yürümeye başladıkları anda asistan, omzunun üzerinden bana baktı. Kaşını hafifçe kaldırıp başını çok küçük bir hareketle oynattı. Gel. demenin en sessiz hâliydi bu. Asansörden çıktım. Topuklu ayakkabılarım taş zeminde tok tok yankılanıyordu. Koridor genişti; duvarlar camla bölünmüş, içeriden çalışanların siluetleri görünüyordu. Herkes telaşsız ama hızlıydı. Burada acele etmek yasaktı sanki… hız bile “kontrollü” olmak zorundaydı. Asistan Cihangir’in hemen arkasındaydı. Ben de tam sol yanında yürüyordum. Aramızdaki mesafe kısa… ama hissettirdiği mesafe fazlaydı. Cihangir bir an bakışlarını çevirdi. Topuklarımın çıkardığı sese kaydı gözleri. Bakışı ayakkabımda bir saniye durdu, sonra yüzüme çıkmadan geri çekildi. Boğazını hafifçe temizledi. Kaşları dikkatle çatılırken boynundaki kravatı gevşetti; hareketi öylesineydi ama altında bir gerginlik değil, daha çok… rahatsız edici bir farkındalık vardı. Sonra başını asistanına doğru çevirip konuşmaya başladı. Sesi alçaktı ama netti, her kelime yerini buluyordu. “Bugünkü toplantı akışı değişti mi?” dedi yürürken. Asistan elindeki tablete hızlıca baktı. “Değişmedi, Beyefendi. Saat ondaki yatırım sunumu onay bekliyor. On birde hukuk ekibiyle sözleşme revizesi var. Öğleden sonra da yeni şube personel planlaması.” Cihangir başını bir kez salladı. “Hukuk tarafını öne çek. Sözleşme bugün bitecek.” dedi. Tonu sert değildi ama tartışmaya kapalıydı. Asistan hemen not aldı. “Tamamdır.” Cihangir yürümeye devam ederken, bir cam kapının önünden geçtik. İçeride iki adam ayağa kalkıp hafifçe başını eğdi. Cihangir sadece kısa bir bakış attı. Selam vermedi bile, ama onların duruşundan belliydi… bu binada onun varlığı konuşmadan hissediliyordu. “Finans raporları?” dedi bu kez. Asistan hiç düşünmeden cevapladı. “Dün gece mailinize düştü. Özellikle üçüncü çeyrek giderlerinde sapma var. Muhasebe açıklama hazırlıyor.” Cihangir’in ağzının kenarı neredeyse belli belirsiz kıvrıldı. Gülümseme değildi. Daha çok “bunu bekliyordum” ifadesi gibi. “Hazırlasınlar.” dedi. “Açıklama değil, çözüm istiyorum.” Bu cümle… içimde bir yere oturdu. Sert değildi ama hedefe kilitliydi. Bir şirkete patronluk etmekten çok, bir düzeni yönetiyordu sanki. İnsanlarla değil… Sonuçlarla ilgileniyordu. Asistanın adımları bile ona göre ayarlıydı. Cihangir bir an başını hafifçe yana çevirip koridorun sonundaki cam toplantı odasına baktı. İçeride birkaç kişi hazırlık yapıyordu. Beyaz tahtada yazılar, projeksiyon açık… Her şey dakikti. “İnsan kaynaklarıyla ilgili dosyalar hazır mı?” dedi. Asistan cevap verirken göz ucuyla bana baktı. “Hazır, Beyefendi.” dedi kısa bir duraksamayla. “Öncelik listesi de tamamlandı.” Cihangir bu kez yüzünü tam bana çevirmedi, sadece sesinin yönü benim tarafıma kaydı. Yumuşak bir tonla konuştu. “Yeni düzen seni yorabilir.” dedi. “Ama alışacaksın.” Bir şey diyemedim. Boğazımda bir düğüm vardı. Bu adamın “alışacaksın” demesi bile emir gibi değil… gerçek gibi geliyordu. Sanki başka ihtimal yokmuş gibi. Koridorun sonunda geniş, koyu renk bir kapının önünde durduk. Kapının üzerinde isim yoktu. Zaten gerek de yoktu. Asistan kartı okuttu. Kapı açıldı. Cihangir içeri girmeden önce asistanına son bir cümle söyledi: “Kimseyi benim iznim olmadan içeri alma.” Asistan başını eğdi. “Anlaşıldı.” Sonra Cihangir bana döndü. İlk kez bakışları tam yüzümdeydi. “Gel.” dedi sadece. Odanın içine adım attığım an, içerideki hava bile değişti. Koridorun soğuk düzeninden sonra burası daha karanlık, daha ağırdı. Geniş camlar şehre bakıyordu; İstanbul ayaklarımın altına serilmiş gibiydi. Masanın arkasındaki duvar koyu renkti, raflarda birkaç dosya ve kalın ciltli kitaplar vardı. Her şey az ama kesindi. Fazlalık yoktu. Süs yoktu. Bu oda… Sahibinin karakteri gibiydi. Cihangir kapıyı arkamdan kapatmadı. Kapı kendi kendine kapandı zaten, o sadece içeri yürüdü. Ceketi omzundan kayar gibi oldu, bir hareketle düzeltti. Masasına geçmedi hemen. Önce camın önünde durdu, bir an dışarıya baktı. Ben olduğum yerde kaldım. Ne otur dedi, ne bekle dedi. Bu belirsizlik sinirimi bozdu. Kafamın içinde “kontrol” kelimesi dolaşıyordu ama o kontrolü bağırarak değil… sessizlikle kuruyordu. Sonunda başını çevirdi. “Geldin.” dedi. “Geldim.” dedim ben de. Sesim beklediğim kadar titremedi. Bu benim küçük zaferimdi. Cihangir’in dudakları belli belirsiz kıvrıldı. Yine o tuhaf ifade… Ne tam bir gülüş, ne tamamen ciddiyet. “Su ister misin?” diye sordu birden. Şaşırdım. Bu soruyu beklemiyordum. “Gerek yok.” dedim otomatik. “Var.” dedi sakince. “Az önce araçta su içtin. Hâlâ susuzsun.” Kaşlarım çatıldı. Bu kadar detay… Bu kadar takip… İçimi kabarttı. “Ben iyiyim.” dedim. Cihangir masasına doğru yürüdü, çekmecesini açtı. Küçük bir şişe su çıkardı, masanın kenarına bıraktı. Zorlamadı. Sadece koydu. “Burada ilk günün.” dedi sonra, karşımdaki koltuğu işaret ederek. “Otur.” Bu kez itiraz etmedim. Oturdum. Koltuk yumuşaktı ama rahatlatmadı. Aksine daha da huzursuz etti beni. Cihangir masanın arkasına geçmedi. Masanın önünde kaldı. Ellerini cebine soktu, sanki bir iş görüşmesi yapmıyor da beni tartıyormuş gibi. “Bana bir şey söyle.” dedi. “Bu işi istiyor musun?” Gözlerimi kıstım. “İstemesem de buradayım.” “Bu bir cevap değil.” dedi. Dudaklarımı ısırdım. “İstiyorum.” dedim sonunda. “Çünkü ihtiyacım var.” Cihangir başını hafifçe salladı. “Güzel.” dedi. “Dürüstlük severim.” Sinirle nefes verdim. “Dürüstlük mü?” dedim. “Sen benim borçlarımı bile biliyorsun.” Bu kez yüzü ciddi kaldı. Ama sertleşmedi. “Bilmek zorundaydım.” dedi. “Seni buraya getiriyorsam, altında kalacağın bir yük olmasını istemedim.” “Beni buraya sen getirmedin.” dedim hızlıca. “Ben geldim.” Cihangir gözlerini benden ayırmadı. “Peki.” dedi sadece. “Sen geldin.” O “peki”nin altında başka bir şey vardı ama üstüne gitmedi. Hemen iş moduna geçti. Ses tonu değişti; daha resmi, daha net oldu. “Şimdi seni İnsan Kaynakları’nda operasyonel tarafta konumlandırıyorum.” dedi. “İşe alım, bordro, disiplin süreçleri… hepsi sende olacak.” Şaşırdım. “Hepsi mi?” “Evet.” dedi. “Çünkü becereceksin.” Bu kadar net konuşması sinirimi bozmalıydı ama… içimde garip bir şey kıpırdadı. İlk kez biri bana “becereceksin” diyordu. Acıyarak değil. Sözde moral vererek değil. Emin olarak. “Ekibin var.” diye ekledi. “Ama kararları sen yöneteceksin.” Kafamın içi hızlandı. Bu pozisyon… eski işimden birkaç gömlek yukarıdaydı. Bu, “kolaylaştırmak” mıydı yoksa beni iyice içine çekmek mi? “Ben… bu kadar hızlı yükselmek istemedim.” dedim dürüstçe. Cihangir bir adım yaklaştı. Sesini düşürdü, yine o yumuşak ama net hâl… “Kimse istemez.” dedi. “Ama bazen hızlı yükselmek, hayatta kalmaktır.” Bir anlık sessizlik oldu. Kalbim yine hızlı attı ama bu sefer öfkeden değil… O cümlenin doğruluğundan. Cihangir geri çekildi. Masasına doğru döndü. Önündeki dosyayı açtı. *** Kapıdan çıktığım an, ciğerlerime dolan havayı yeni fark ettim. İçeride konuşmak bile insanın omzuna yük bindiriyordu. Aslı beni bekliyordu; yüzünde alışıldık o ciddi ifade vardı. “Bade Hanım, hazır mısınız?” dedi. “Hazırım.” dedim. Sadece sesimi değil, yüzümü de toparlamıştım artık. Koridordan yürürken herkesin bakışını hissediyordum. Meraklı değil… ölçen biçen bakışlardı. Kim olduğumu bilmiyor olabilirlerdi ama buraya “normal” biri gelmediği belliydi. Aslı, insan kaynaklarının olduğu alana getirdi beni. İçerisi açık ofisti ama kalabalık sayılmazdı. Masalar düzenliydi. Tek bir kâğıt bile ortada rastgele durmuyordu. İnsanların yüzü asıktı; sanki burada gülmek ayıp gibiydi. “Burası senin masan.” dedi Aslı. Masamın üzerinde bilgisayar hazırdı. Ekran kapalıydı ama yanında bir klasör duruyordu. Klasörün üzerinde adım yazıyordu: BADE KANDEMİR – İK OPERASYON Elimi klasörün üstüne koyduğum anda içimde bir duygu yükseldi. Korku değil… sorumluluk. Bu kez gerçekten “büyük” bir şeyin içindeydim. Sandalyeme oturdum. Bilgisayarın açma tuşuna bastım. Sistem açılır açılmaz ekranda bir panel belirdi. Çalışan listesi, departman dağılımı, bordro sekmesi, izin hareketleri… Benim alanım. Omuzlarım istemsizce gevşedi. Aslı yanımda duruyordu. “Bugün önceliğimiz üç şey.” dedi. Tabletinden başlıkları sıraladı. “Birincisi, yeni şube işe alım süreci. İkincisi, bordro düzenlemesi. Üçüncüsü, disiplin dosyaları.” Disiplin kelimesi kulağıma çarptığında içim sıkıldı. Her şirketin karanlık çekmecesi orasıydı. “Tamam.” dedim. “Önce işe alım.” Klasörü açtım. İçinden üç dosya çıktı. Her birinin üstünde isimler, departmanlar, görüşme notları… Hızlıca taradım. Bir adayın sicilinde tutarsızlık vardı. Birinde ise referans kısmı boş bırakılmıştı. Kaşlarım çatıldı. Hemen not aldım. Mail sistemine girdim. Yeni bir e-posta açıp İK ekibine kısa bir mesaj yazdım: “Referans onayı gelmeden sözleşme çıkmayacak. Eksik evrak listesi tarafımdan güncellendi.” Gönderdim. Sonra telefonun dahili numarasını çevirdim. “Merhaba, İK operasyon.” dedim net bir sesle. “Yeni şube işe alımıyla ilgili adayların evrak teslim durumunu istiyorum. 30 dakika içinde mail atın.” Karşıdan “hemen gönderiyoruz” sesi gelince telefonu kapattım. Bordro ekranına geçtim. Çalışanların giriş-çıkış kayıtlarını kontrol ettim. Fazla mesailer, izinler, raporlar… Hepsi önümüze yığılıyordu. Bir departmanda üç kişinin aynı gün rapor aldığını görünce kaşlarım kalktı. Bu tesadüf değildi. Departman müdürünü aradım. “Merhaba.” dedim. “Bugün üç kişinin raporunu görüyorum. Üçü de aynı ekipten. Bir sorun mu var?” Karşıdan gelen ses bir an duraksadı. “Yok… Yani… Salgın gibi bir şey…” “Salgınsa diğer departmanlarda da olur.” dedim sakin ama keskin bir tonla. “Raporların asıllarını sisteme yükleyin. Kontrol edeceğim.” Telefonu kapattım. Aslı hafifçe bana baktı. İlk defa yüzünde küçük bir ifade belirdi. Onay gibi bir şey. “İyi başladınız.” dedi kısaca. Ben cevap vermedim. Çünkü işin içinde iyilik yoktu. Sadece gerçek vardı. Tam o sırada bilgisayar ekranında bir bildirim belirdi. YÖNETİM NOTU – ACİL Fareyi oynattım, tıkladım. Ekranda tek bir cümle çıktı: “Bade Kandemir’in talepleri önceliklidir.” Altında isim yazmıyordu. Ama kimin yazdırdığı belliydi. İçimde istemsiz bir sıcaklık dolaştı… ardından sinire dönüştü. Bu adam… gerçekten her yere dokunuyordu. Ben ekrana bakarken Aslı sesi kısık bir şekilde konuştu: “Bu not…” dedi. “Gördüm.” dedim sakin bir yüzle. Sonra sekmeyi kapattım. Çünkü burada ayakta kalacaksam… Onun gölgesiyle değil, kendi aklımla kalacaktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE