bc

SUSKUN AŞK (+18)

book_age18+
413
TAKİP ET
5.7K
OKU
powerful
bxg
bold
actor
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Bir kadının aşkla imtihanı...

“Ah Amy sakın vazgeçme , kaderin dışarılarda bir yerde seni bekliyor. Hayatın burada sonlanmayacak.”

Sevmek suçtu onun gibiler için, ailesi tarafından sevilmeyen, istenmeyen , utanç sebebi görülen kadın.Sessizliği koynuna eş koyulan kadın.Dünyanın en prestijli ailelerinden birine ait ölü bir kadın. Varlığı tüm dünyadan gizlenen kadın. Bir gün esaret zincirlerini kırmayı başarırsa ? Aşık olduğu adamı bir kez olsun görmek umuduna sarılan kadın ondan nefret ikiz kardeşinin hayallerini elinden almasıyla deliye dönerse? Ne mi olur ? Aşka giden yol özgürlükle taçlanır. Özgürdü, kanatlarının altından geçen rüzgarı hissedecek kadar. Ne mi oldu ? Adımları kalbini yönetti , sahilde okyanusun ıslattığı kum tanelerini ezmek gibi.Genç adamı masumluğuyla büyüledi. Ilk bakışta, ilk duyuşta. Dünyanın sevgilisi , yetenekli bir yıldızdı adam.Biri ne kadar aydınlıksa diğeri o kadar karanlıktı. Genç kadın kendini öyle çok kaptırmıştı ki aklını duyamaz olmuştu. O duymayı reddetse de karanlık peşini bırakır mıydı ? Bu hikaye özgürlüğün karanlığa karşı savaşıydı. Ya ölecekti ya özgürleşecekti.Sırlarıyla saklı bir kutuydu kadın, adam açmak için çabaladıkça bilmeden tehlikeye batacaktı. Telafi edilemeyen kayıplar aşktan parça parça kopacaktı. Şimdi aşk zamanı , şimdi yalnızlık zamanı , karanlık yaklaşıyor. Bir kaçış , bir umut , bir aşk. Özgürlük uğruna verilen savaş , aşkın çitlerine takılıp düşerse ? 🥀En kötüsü ne biliyor musun , sevdiğini bile bile sırtını dönmek. Beni sevmemeliydin...

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
ESARET KUŞLARI
HİKAYEMİZİ OKUMAYA BAŞLADIĞINIZ SAATİ BURAYA BIRAKIN LÜTFEN… KEYİFLİ OKUMALAR… Rüzgar siyah saçlarımın arasından usulca kayarken ayaklarımı katlayıp karnıma doğru çektim. Serin hava , pencerenin dar aralığından saçlarımı yüzüme savururken gülümsüyordum. Sararmış bir yaprak döne döne süzüldü , hırçın rüzgarın nefesine dolandı ; kurumuş , yer yer çatlamış küçük bedeni. O yaprak hayatımı yansıtıyordu adeta. Bir başına , kocaman hayatın küçük bir çatı katına hapsedilmiştim. Kaderin benim için hazırladığı hayat şartlarından nefret etsem de her yeni başlayan gün içimi kaplayan umuda bir yenisini ekliyordu. Sonbahara merhaba diyen tabiata özgürlük özlemiyle gülümsedim. Kaç mevsim geçmişti , doğaya merhaba demeyeli. Üzerime sardığım beyaz pikeyi göğsümün altında sıkıca tutup pencereyi biraz daha araladım. Kulağıma dolan araba sesiyle gözlerimi iki dal arasına sıkışmış hayatla bağını koparan yapraktan çekip kapıya diktim. Her gün yaptığım rutin şeylerden biriydi , ev halkının dağılışını izlemek. Üşüyen ayaklarımı birbirine sürterek omzumun üstünden kapıyla aynı hizada duran sarı küçük kuşlarla çevrili , siyah , kare şeklindeki duvar saatine baktım, saat 07.04'tü. Gözlerimi saatten çekip yüzüme yerleşen donuk ifadeyle aşağı diktim. Patterson malikanesinin kapısı yeni gün için açılıyordu. Benim yıllardır çıkamadığım kapı , bir sabah daha özgürlüğe açılıyordu. Yüzümdeki donuk ifade hüzün bulutlarıyla gözlerime yerleşirken malikaneden ayrılan ilk kişi , biyolojik babam Fred'di. Dakik adamdı Fred , geç kalmayı sevmezdi. Bekletmezdi , beklemezdi. Hata yapmayı da yapanı da sevmezdi. Çabuk sinirlenir , tepkisini göstermekten geri durmazdı. Fakir insanlara böcek gibi davranır , onlardan nefret ederdi. Benden de pek haz etmezdi , dokuz yaşındayken beni , masadan kaldırıp bundan sonra yemeğimi odamda tek başıma yememi emrettiğinde bir kez daha anlamıştım. Siyah saçları yeni doğan güneşle parlarken elimle yüzüme savrulan saçlarımı geriye ittirdim. Baba sevgisinden mahrum büyüyen küçük bir kızın yarım kalmış hayalleriyle doluydum. Çocuk yaşta öğrenmiştim , sevgisizliğin hissizleştirdiğini. Fred , siyah bir takım giyinmiş. Hızlı adımlarla arabasına doğru ilerledi. Elindeki çantayı ismini bilmediğim şoföre verip onun için açılan kapıdan içeri girdi. Şoför kapıyı kapatıp hızla kendi koltuğuna geçti. Siyah Maybach Landaulet gözden kaybolurken biyolojik annem Marie'nin beyaz arabası yerini aldı. Birkaç dakika bekledikten sonra Marie kıyafetinin üzerine geçirdiği yapay kürküyle dışarı çıktı. Saat 07.10 , bugün Hayvanlar ve Doğa Iç Içe Derneği'nin toplantısı vardı. Ve Marie ABD'nin en zengin hanımlarının katıldığı derneğin yöneticisi, aynı zamanda first lady'siydi. İnsanlara yapay deriyi benimsetip hayvanları korumalıyız , projesi adı altında bir yıldır yapay kürkle toplantıya katılıyordu. Pamuk gibi kalbi herkesin dilindeydi. Hayvanları koruyan melek diye biliniyordu. Hatta sosyal medyada ona özel semboller bile yapılıyordu. İnstagramdaki bir çok takipçisi onun için ayinlere katıldığını ve ona olan hayranlıklarını dile getiriyorlardı. ABD de ünlü bir sanatçıdan daha çok seviliyordu. Onun yapmacık tavırlarını , sahte ağlayışlarını , ilgiye aç , tebrik edilmeyi seven , yalancı yüzünü kimse görmüyordu , bilmiyordu. Kendi çocuğuna şefkat göstermeyen bir kadın, iyilik perisi olarak görülüyordu. En büyük kusurlarını bu şekilde örtebileceklerini sanıyorlardı. Hayatlarından söküp atmak istedikleri kusuru bu şekilde saklayabileceklerini sanıyorlardı. Marie arabaya yerleştiğinde beyaz Maybach Landaulet , gözden kaybolana kadar izledim. Çocukluğumu benden çalan ailemin her sabah mükemmel hayatlarına nasıl başladıklarını izlemek çatı katında yapabileceğim sınırlı aktivitelerden biriydi çünkü. Pencereyi kapatıp yerden destek alarak ayaklandım. Soğuk zemine ayaklarımı bastırarak yatağıma doğru ilerledim. Bilincimin açık olduğu her an , kalbimde acıyla beslenen ateş biraz daha harlanırken ayaklarımın altındaki soğuk , ruhumu rahatlatmaya yetmiyordu. Kalbimde biriken acı , isyan çığlıkları atmaya çalıştığım her an gözyaşlarımda kayboluyordu. Içimde kopan fırtına dışıma yansıyan koca bir sessizlikte yok oluyordu. Kafese hapsedilmiş küçük bir kuşun , özgürlüğe çırpmak istediği kanatlarına hapsolmuştum. Özgürlük bir hayaldi , hayaller esarete yakalananların sığındığı küçük umutlardı. Bir sürü hayalim vardı oysa , bir umutla gerçekleşmesini beklediğim. Bir ikindi vakti okyanusa dokunmak , papatyalarla dolu ıslak çimenlerde koşup gökkuşağını selamlamak , karlı bir şafak vaktinde kafede oturup romantik bir kitap okumak , gecenin bir yarısı bastıran sağanak yağmurun altında sırılsıklam olana dek dans etmek... Elimdeki pikeyi katlayıp yatağın ucuna bıraktım. Hayaller hep var olacaktı belki ama hiç gerçek olmayacaktı. İçimde yeşerttiğim umutlar yalnızlığımla yüzleştiğim her an yok oluyordu. Çaresizlik , umudun boşalttığı her zerreyi etkisi altına aldığında esaret ruhuma işliyordu. Yeni düzenlediğim yatağıma uzanıp laptopumu açtım. Laptopun açılmasıyla soğuk tuşların üzerinde parmaklarımı gezdirmeye başladım. Yazmak , hayal dünyamın kapılarını başka hayatlara açmak demekti. Uzunca kurduğum şifreyi yazarken iki yıldır gülümseme sebebim gözlerimin önünde canlandı , bir kez daha gülümsedim. O , hayata tutunduğum yeni bir daldı. Sesini ilk duyduğumda hissetmiştim kalbimdeki kurumuş şelaleye sevgi damlacıklarının düştüğünü. Yağmur gibi girmişti hayatıma benden bir haber olan Paul Burns. Açılan ekranla gülümsemem biraz daha yayıldı. Nasıl başarıyordu , her gülümsediğinde kalbime dokunmayı ? Parmaklarımı fotoğrafında gezdirdim , sanki ekrana değil de siyah saçlarına dokunuyordum. Kalbimdeki kuş sürüsü kanat çırpmaya başlamıştı. Onu gördüğüm ilk anı anınsadım , tüm tazeliğiyle hala aklımdaydı. Iki yıl önceydi , kuyruk sokumuma kadar uzun olan siyah saçlarımı tepeden toplayıp televizyonun önüne koyduğum mindere oturup bağdaş kurmuştum. Her ne kadar siyah saçlarım bana Fred'i anımsatsa da saçlarımı seviyordum. Kucağımdaki laptopta kitap yazdığım internet sitesindeki 2M okuyucumun ısrarı üzerine açtığım i********: hesabımdan yazılarımı paylaşıyordum. Saat 09.08 de açık olan televizyonda magazin haberlerinden sonra çıkacak vizyona girmiş filmlerin tanıtımlarını bekliyordum. Aldatma dolu ayrılıkların , yeni başlamış aşkların ve daha bir sürü haberi kapsayan magazin programları ilgimi çekmiyordu. Ta ki o güne kadar. Dün gece tamamladığım kitabın finalini hesabımdan yayınlayacağım sırada onun sesi kulaklarıma dolmuştu. Daha önce duymadığıma emin olduğum ses kulaklarımdan kalbime doğru akarken gözlerimi hızla bilgisayar ekranından televizyona çevirdim. Kahverengi gözleriyle kameraya bakan adama öylece bakakalmıştım. Parmaklarım klavyenin üzerinde durmuş televizyon ekranında altta yazan ismi zihnime kazıyordum. Paul Burns. Havaya kaldırdığı siyah saçları , karanlık sokakta yüzünü parlatan beyaz ışığa inat yanık teni , yıldızlar kadar parlak açık kahverengi gözleri ve teniyle uyumlu kirli sakalına gözümü kırpmadan bakıyordum. Bir insan bu kadar güzel bakabilir miydi ? Kimdi bu adam ? Ben nasıl daha önce fark etmemiştim ? Kameramanın sorusuna gülümsediğinde kalbime yağan sağanak yağmur , şelalenin akmasına izin vermişti. Kalbimin en derinlerinden yükselen su damlalarının yarattığı ses ruhumda dolanırken kalbime hapsettiğim kuşlar soğuk parmaklıkların ardında ölüm uykusundan uyanmış , koro halinde kanat çırpıyordu. Nefes almayı unutmuş , ekrana kilitlenmiştim. Göz kapaklarımı indirdiğimde karanlığımın bu güzel gözleri yok etmesinden korkuyordum. Hayata tutunmak için bir sebep , ışıl ışıl gözlerle bana bakıyordu. Gözlerindeki samimiyet dudaklarımda büyük bir tebessüm oluşturmuştu. Bir insan bu kadar güzel gülümseyebilir miydi ? Dudaklarını araladığında kalbimdeki kuşların zincirlerini kırıp odada kanat çırpmaya başladıklarını işitiyordum. Özgürlük yolu görünmüştü, kalbime gömdüğüm esaret kuşlarına. Heyecanla kulağıma dolacak sesi bekledim. “Laura iyi bir partner. Büyük emek harcadığımız filmin , seyircinin beklentisini karşılayacağına eminim.” Her kelimesi zihnime yer ediyordu. Sesinin tınısı kalbimdeki şelaleye dökülüyordu. Gecenin karanlığında yıldızları kıskandıracak kadar parlak gözlerinin hedefi bendim sanki. Ekrana uzansam dokunacakmışım da büyü bir anda yok olacakmış gibiydi. Kalbime konan yeni duygunun bir adı olmalıydı. “Sizi farklı bir kategoride izleyecek miyiz ? Korku ? Aksiyon ?” Paul gelen soruyla hafifçe sakalını kaşıdı. Yüzündeki her detay gözlerime kazınsın , gözlerimi yumduğum an karanlık dünyamda bir tek onun yüzü aydınlansın istiyordum. Elimi kalbimin üstüne bastırıp özgürlük surlarında dolaşan kuşların kanat seslerini dindirmeye çalıştım. Kalbim kuşların yarattığı senfoniyi değil, Paul'un sesini dinlemek istiyordu. “Gelen senaryoları inceliyorum. Aksiyon senaryolarını yeterli bulamadım. İyi bir senaryo çıkarsa yer almayı çok isterim.” Kurduğu paragraf beynimin duvarlarına bıçakla kazınırken sesi ruhuma işliyordu. Magazin programı bitmiş , tanıtım filmleri başlamıştı. Bense boş baķışlarla televizyon ekranına gülümsüyordum. Içimde yankılanan kanat sesleri yavaş yavaş sessizliğe bürünürken kalbime hapsettiğim esaret kuşları , onları kapattığım soğuk , demir parmaklıkların ardında saklandıkları köşeye çekildiler. Yere bıraktığım kumandayla televizyonu kapatıp kumandayı değerli bir mücevher tutuyormuş gibi yavaş bir şekilde yere bıraktım. Kimdi bu Paul ? Neydi ? Neredeydi ? Ne yapıyordu ? Esaret kuşlarımın özgürlük yolu belirlediği Paul kimdi ? Heyecan tüm benliğimi sararken o günümü onun kim olduğunu öğrenmeye ayırdım. Adının geçtiği tüm makaleleri okurken kalbimde bir yerlerde ona mekan hazırlıyordum. Gece kadar sakin, yıldızlar kadar eşsiz mekanın sınırları , gülümsediğini gördüğüm her fotoğrafta biraz daha genişliyordu. Hayatıma yeni bir sayfa açtıran adamın yüzlerce fotoğrafını indirdiğim o akşam, yeni bir senaryoya başladım. Daha önce hiç kaleme almadığım , izlemekten ve okumaktan zevk aldığım aksiyon türünde bir kitap. ‘Bu kitabı bir gün sana vermek için yazıyorum....’ Notunu atıp sözcüklerin parmak uçlarımdan klavyeyi hükmetmesine izin verdim. Şimdiyse onun için kaleme aldığım 3 farklı aksiyon kitabım vardı , okumasını istediğim. Dün gece yazdığım bölümü tamamlayıp kitap sitesinden yayınladığımda kilitli olan kapım açılmıştı. Adını bilmediğim hizmetçi kahvaltı tepsisini kapının yanındaki sehpaya bırakıp kapıyı tekrar üstüme kilitledi. Bir dakikalığına da olsa farklı bir yüz görmenin buruk sevincini yaşadım. Bu kız yeni gelmiş olmalıydı. Yüzüme bakmadan çekip gitmişti. Hoş, nasılsın diye sorsa cevap verebilecek miydim ? Düşüncelerim gözlerimin önüne acıyla dikilmiş bir perde örterken bakışlarımı , bana hazırlanan tepsiye diktim. Tabaktaki yeşil zeytini gördüğümde olmayan iştahım çoktan terk etmişti beni, yeşil zeytinden nefret ederdim , en acısı da bunu kimsenin bilmemesiydi. Bilen tek kişiyi de beş yıl önce hem evden hem de ABD'den kovmuşlardı. Aklıma gelen kişi yüreğime derin bir çaresizlikle çökmüştü. Daphne , çocukluğuma dair hatırladığım tek güzel detay. İlkokula başlayacağım zaman , dilsizliğimin bir çözümü olmayacağını anlayan ailem beni okula göndermek yerine çatı katına hapsetmeye karar vermişlerdi. Daphne'yle o zaman tanışmıştım. Ailemin kendi sorumluluklarını yıktıkları ve büyük sırlarına ortak ettikleri dadım. Küçükken de beni kimseye göstermeyen ailem , büyüdüğüm her an , geleceklerine sürülmüş kocaman bir lekeyi besliyormuşçasına iğreniyorlardı benden. Bunu göstermekten bir an bile geri durmayan , empati yoksunu insanlardan sevgi kırıntısı dileniyordum. Küçüktüm , hayallerimin kahramanı olmasını istediğim mavi gözlü adamın , tıpkı onun gibi siyah olan saçlarımın üstüne küçük bir buse kondurmasını hayal ederken. Hayallerim küçüklüğümün en büyük ızdırabıydı. Kendime acı çektirdiğimi bile bile her gece hayal kurmaktan kendimi alamazdım. Beni sevgiyle karşılayan bir anne , elini tuttuğumda yüreğime güven tohumları serpen bir baba , düştüğüm de kollarımdan tutup beni tekrar ayağa kaldıran bir abi , elimde tarakla ardından kahkahalarla koştuğum ikiz kız kardeş. Çocukken odam Emily'nin yanında , Daniel'ın çaprazındaydı. Kilitli değildim o zamanlar , sadece misafir olduğu zaman aşağı inmeme izin vermiyorlardı. Yine bir sabah , salondaki koltukta bağdaş kurup televizyon izliyordum. Gördüğüm okul çantalarına heyecanla bakarken oyun oynayabileceğim arkadaşlar edinecek olmanın mutluluğunu yaşıyordum , 6 yaşındaydım her sabaha gülümseyen gözlerle uyandığımda. Tabi gülümsemem çabuk solmuştu. Marie ve Fred , Emily ve Daniel'ın psikolojilerini ve Patterson soyadını düşünerek okula gitmeyeceğimi söylediklerinde yıkılmıştım. Doğruyla yanlışı ayırt etmeyi öğreneceğim yaşta , hayallerimden bir bir koparılmanın acısını tadıyordum. Kimse tutmuyordu elimden , kimse yirmi dört saat ıslak olan yanaklarımı silmiyordu , kimse umursamıyor , kimse düşünmüyordu halimi , duygularımı , hayallerimi. Emily bana tiksinircesine bakıp Marie'nin arabasına binerken ben her sabah gözyaşlarımla pencereden uzaklaşan aile üyelerimi izlerdim. Emily okuldan döndüğü her akşam yemeğinde Daniel'ı şikayet ederken aile üyelerim için eğlenceli geçen yemek benim için hüzünlü geçerdi. Kendimi ifade edemediğim için her geçen gün biraz daha ötekileştirilirken yaşamak çok daha zor duruma gelmişti. Ailemin nefreti her geçen saniye kusuruma duyduğum öfkemi kamçılıyordu. Başımı okşayan bir annem yoktu çünkü Marie , Emily'nin annesiydi. Emily'nin sarı saçlarını tarar , Emily'nin yanaklarına iyi geceler busesini bırakır , Emily bahçede oynarken düştüğünde normalde elinden düşürmediği dergiyi koltuğa fırlatır Emily'e koşar , gök gürlediğinde uykusunu bölüp Emily'nin odasına giderdi. Çocukken nefret ettiğim kış gecelerinden korkmamayı öğrenmiştim. Yağmurlu kış gecelerinde yalnızlıktan , korkudan , hıçkıra hıçkıra uyumaya çalışırdım. Şimdiyse gök gürültüsü kulağıma yalnızlığımı fısıldıyordu. Geceleri uyumadan önce kulağımı Emily'nin odasının duvarına yaslar Marie'nin hikayelerini dinlemeye çalışırdım. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'i ağlayarak dinlerken gözyaşlarım yastığımı ıslatırdı. Siz karanlıktan korktuğunuzu söyleyemediğiniz için karanlıkta uyumanın ne kadar zor olduğunu bilir misiniz ? Marie beni sadece doğurmuştu, o Emily'nin annesiydi. Emily kolyesini kırdığında suçu benim üstüme atardı yere saçılmış incileri toplamak da cezayı çekmek de tek kelime edip kendimi savunamadığım için bana kalırdı. Emily herkesin meleği Amy herkesin ucubesi olmuştu. Hizmetçiler bile malikaneyi temizledikleri zaman beni dışarıya veya odama ittirirlerdi. Yeni silinmiş bir yere temiz terliklerle bastığım için azar yerken Emily çamur ayakkabılarıyla salonu kirlettiğinde Emily'e gülümseyip her yeri yeni baştan temizletiyorlardı. Bu ayrım canımı çok acıtıyordu. Varlığımdan habersiz koca bir dünya , varlığımdan haberdar olan , bana bir ucube gibi davaranan Patterson Malikanesi. Biz ikizdik ama o okula gidip arkadaş edinirken ben malikanenin bir odasında esir tutuluyordum. Bir yıl boyunca her akşam Emily'nin başında bekleyip ne yaptığını ilgiyle izledim. Tabi bu çabam beş dakikadan fazla uzun sürmedi hiç Emily bana ambara izinsiz girmiş fareymişim gibi davranır beni masadan kovardı. Ağlayarak her akşam odama giderdim , gözlerimden süzülen her gözyaşı kalbime inşa ettiğim nefret duvarlarına bir yenisini eklerdi. Marie , Emily'nin sinirlenmesine dayanamayıp Daphne'yi işe aldı. Daphne bana hem dadılık hem de eğitmenlik yapıyordu. Zindan olan hayatım onun gelişiyle aydınlanmış , her gülümsediğinde içimde küçük bir orman yeşermişti. Artık yalnız değildim beni anlayabilecek , bana beden dilini öğretecek bir arkadaş edinmiştim. Yeni bir hayat başlıyordu önümde. Daphne'nin gelişiyle ailem odamı çatı katına atmış, Daphne'ye de yanı başımda bir oda vermişti. Beni bu şekilde evin en ucuna atmalarına içerlesem de Daphne'nin yanı başımda olması beni çok mutlu etmişti. Kitap sitesinde gezinip bildirimleri okurken canım biraz daha sıkılmıştı. Daphne gittiğinden beri çok daha yalnız hissediyordum. Bana ilgi gösteren, anne sevgisiyle başımı okşayan, hastalandığımda yanımdan ayrılmayan , bana okuma yazmayı öğretip kitapların dünyasıyla tanıştıran tek dostum benim hatam yüzünden kovulmuştu. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp soğuk zemine güç istercesine bastırdım. Onun sayesinde dünyaya merhaba demiştim, şimdiyse zamanın akması için dua ediyordum. Bana aldığı laptopa ve sadece ikimizin sırrı olan kendi adına aldığı wi-fi adaptöre hüzünlü gözlerle baktım. Fred , Daphne benimleyken bir yerlere çıkmama izin veriyordu. Onunla dünyaya adım attığım ilk gün kalbimde büyük bir kuş sürüsünün kanat çırpınışlarını hissediyordum. Hayatımın ilklerine imza atan güzel kadın , küçük bir kızın en büyük mutluluğu olmuştu. Beni lunaparklara , sahillere , butiklere , kuaförlere , sinemalara , parklara götürürdü. Fred dışarı çıkacağımız zaman Daphne'ye bir kimlik verirdi. Daphne kimliği ilk kez eline aldığında hüzün çöken gözlerini benden saklamaya çalışmıştı ama ben biliyordum her şeyi. O kimliğin üstünde Amy Patterson değil Amy Wood yazdığını. O gün beni bir kafeye götürdüğünde küçük ellerimi avuçları arasına alıp saçlarıma anne şefkatiyle küçük bir buse kondurdu. Sesi o gün gibi hatırımdaydı. “Seni kurtaracağım Amy , bu berbat insanlardan bir gün kurtulup özgürlüğe uçacaksın.” Yaşlı gözlerimle gülümseyip yanaklarını öptüm , o an ne çok isterdim anne demeyi. Yine bir gün Daphne Fred'den izin alıp beni dışarıya götürmüştü. AVM'ye girdiğimizde bir kuyumcuya girip Fred'in verdiği kredi kartıyla bir kolye aldık sonra da o kolyeyi başka bir kuyumcu da bozdurmuştuk. Fred böyle ufak tefek şeyleri önemsemezdi. Bu yüzden rahat hareket ediyorduk. Daphne daha sonra beni teknolojik aletlerle dolu bir mağazaya sokmuştu. Bana bir laptop ve wi-fi adaptör alıp kolyeden gelen parayla 10 senelik anlaşmaya imza atmıştı. Benim için yeni bir dönem başlamıştı o gün. Hayallerimi paylaşabileceğim , ailemin bilmeyeceği kocaman bir dünyanın sahibi olmuştum. Daphne gerçek bir periydi , yağmura aşık su perisi. Yağmurlu gecelerde odama gelir yanıma uzanırdı. Gök gürlediğinde ellerini sıkıca küçük bedenime dolayıp korkmamam için su perisinin hikayesini anlatırdı. Ona olan özlemim her geçen gün artıyordu. Neredeydi şimdi ? Kiminleydi ? Ne yapıyordu ? Evlenmiş miydi ? Çocuklarını benim kadar seviyor muydu ? Bilmiyordum. Bilinmezlik koca bir boşluk açıyordu ruhumda. Bir yanım eksikti , çocukluğum bilinmezliğe gömülüydü artık. Yavaş adımlarla tepsiye ilerleyip soğuk zemine oturdum. Kendimi bir kaç şey yemeye zorlayıp tepsiyi sehpaya doğru ittirdim. Acaba bugün ne yapsam , diye düşünürken kendi kendime alaylı bir gülümseme yollayıp ayaklandım. Yastığımın altına sokuşturduğum kitabı bitirmekten başka çarem var mıydı ? Ağır ağır yatağıma ilerleyip yastığımın altında ki romantik kitabı alıp pencerenin yanına serdiğim kilime ilerledim. Kalbimin bir köşesinde Paul'a duyduğum hayranlık , bir köşesinde Daphne'ye duyduğum özlem vardı. Paul'a hayrandım , bir fanatikten çok daha fazlası olsam da aşık değildim. Aşk için tanımak gerekti , kameralar bir insanı tanımaya yetmiyordu. Gözlerinin içine bakmam gerekiyordu , elleri ellerime kenetlediğinde ruhumun ruhuna örüldüğüne şahit olmalıydım. Ama onu göremeyecektim , bu zindan bitmeyecekti çünkü. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp kitabın sayfalarını çevirmeye başladım. Hayatın acısını hayal dünyamın kapısını araladığım zaman dindirebiliyordum. Gece usulca çökerken kitabı bitirmeyi başarmanın mutluluğuyla pencereden gökyüzünün siyaha boyanmasını seyredaldım. Aile üyeleri peş peşe gelmişti, şimdi de sofraya oturmuş olmalıydılar. Kimsenin varlığımdan haberi yoktu. Daphne gittiğinde kırık kalbimin acısından cesaret alarak elime kağıt kalem alıp kendimi kamuoyuna anlatacağımı yazdım. Gözyaşlarım Marie ve Fred'i etkilememişti ama bu cümle ikisini de kızdırmaya yetmişti. Laptopuma üç ay el koyup beni bir hafta farelerle dolu bir bodruma kilitlemişlerdi. Soğuk , gözyaşlarımı küçük buz parçlarına dönüştürürken bir duvar kenarına yaslanıp titreyerek geçirdiğim bir hafta. Üç ay sonra laptopuma kavuştuğumda Amy Patterson yazıp girmeye çalıştığımda sistem beni bloke etmişti. Fred Daphne gittiğinden beri etrafı yıkmamam için bana bir tane laptop almıştı. Ama anlamıyordu ikinci bir laptop istemiyordum , Daphne'nin değeri bir laptop değildi. O , Daphne'ye değer biçemezdi. Daphne gittikten sonra kendimi kitaplığımın önünde duran piyanoya vermiştim. Gözlerimi kitaplığın önüne , yedi ay önce boşalan yere diktim. Bana piyano çalmayı Daphne öğretmişti. Onunlayken bir şeyler yapmak çok daha anlamlıydı. Yeni yeni eserler çalıyorduk birlikte. Gitmeden önce son bir kez odama gelmişti. O da benim gibi gözyaşlarına hakim olamazken sımsıkı sarıldım ona. Elime bir kimlik tutuşturup kulağıma fısıldadı. “Bir gün buradan kurtulursan May Watson ol , bundan kimseye söz etme. Ah Amy sakın vazgeçme , kaderin dışarılarda bir yerde seni bekliyor. Hayatın burada sonlanmayacak.” O gün ona bir söz vermiştim. Ne hayallerimden ne de özgürlüğümden taviz vermeyecektim. Tabi işler umduğum gibi gitmemişti. Daphne gittikten sonra en fazla çıkabildiğim yer bahçe olmuştu. İki kez teşebbüs ettiğim kaçma girişiminin sonu hüsranla bitmişti. Gidemiyordum , kalamıyordum , çıkamıyordum. Hayatımda nefes almamı sağlayacak bir neden kalmamıştı. Mutsuzluk tüm benliğimi sarmalamaya başladığında o , kahve gözleriyle bir yıldız gibi içime parladı. Paul , gözlerimin önünde canlandığında yüzümde kocaman bir gülümseme yer almıştı. Anlamsız hayatıma anlam katan tek varlığın bile benden haberi yoktu. Kendi halime acıyordum , insan sevdiğini söyleyemedikten sonra sevgi neye yarardı ? Kapının açılma sesi geldiğinde düşüncelerimden sıyrılıp bakışlarımı kapıya diktim. Emily kapıyı aralayıp pervaza yaslandı. Gözleri yavaş bir şekilde odayı tararken göz göze geldiğimizde sırıttı. Yüzündeki iğrenç ifade midemi bulandırıyordu. “Merhaba dilsiz ,” Beni kardeş olarak görmeyen bir ikize sahiptim , ne ironi ama. Kitabı kapatıp sertçe yere bıraktım. Sessiz odada yankılanan ses , ona verdiğim en büyük yanıttı aslında. Emily pervazdan ayrılıp duvara yaslanırken gözlerimi bir an olsun üstünden çekmedim. Onun benden nefret ettiği kadar nefret ediyordum ondan. Bunu bildiği halde niye gelmişti şimdi ? Üzerindeki turuncu mini elbiseye , siyah deri cekete ve siyah stilettoya bakılırsa dışardan geliyor olmalıydı. Yerden destek alıp ayaklandım. Üzerimdeki gri tayt , beyaz , salaş bir tişört ve yalın ayakla pek eşit durmuyorduk. O da benim onu süzdüğüm gibi beni süzdü. Yüzündeki tiksinti , alay , nefret gözlerinde harmanlandığında tekrar gözlerime baktı. Kocaman bir kahkaha patlattığında ellerimi yumruk yapıp sıktım. Bir aydan fazla olmuştu yüzümü görmeyeli şimdi ne diye gelmişti ? “Şu halin midemi bulandırıyor zavallı Amy ama sen hala umut ediyorsun. Bekliyorsun. Aptal kız.” Öfkeyle duvardan ayrılıp bana doğru gelişini izledim. Attığı her adımda odada yankılanan sesten nefret ettim. Bakışlarındaki alay sinirimin daha da artmasına neden oluyordu. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Aramızda bir adımlık mesafe bırakıp tam karşımda durdu. Dudaklarını araladığında geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik. Şimdi benim hikayem yazılmaya başlıyordu. Emily bilmeyerek bana büyük bir iyilik yaptı. Çünkü o gün Özgürlük Savaşım için kalbimin surlarında kaybolmuş cesaretime kavuşmuştum. “En büyük hayalini çaldım , Amy. Ve bu beni hiç rahatsız etmedi.”

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

HÜKÜM

read
224.8K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.7K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
525.2K
bc

AŞKLA BERDEL

read
79.2K
bc

PERİ MASALI

read
9.5K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook