Sessizlik Tanrı'nın bana sunduğu oyundu. Oyun oynadım , kaybetmek pahasına. ?
Saniyeler küçük , yaramaz birer çocuk gibi beynimde birbirini kovalarken elimi hızla atan kalbime bastırdım. Başarmıştım , yüzümdeki huzurlu tebessümle göz kapaklarımı aralayıp bir kol mesafesi kadar uzakta duran çantaya uzandım. Rahatlamak için henüz erkendi. Siyah spor ayakkabıları çıkarıp ayağıma geçirirken geçen süre zarfında kendimi sakinleştirmiştim. Bağcıkları bağlarken gözüme takılan ellerimde kurumuş kan , kahverengi lekeler bırakmıştı.
Acı dolu yaşanmışlığın hatıraları şekiller oluşturmuştu parmak uçlarımda. Kimliğim kurumuş kan rengiyle izlerini kabartma bir resim gibi ortaya sermişti. Ellerim takvimdi sanki. Yaşadığım hayatın her saniyesi küçük birer nokta olarak kazınmıştı küçük yaralı ruhumdan, ellerime. Ellerimi görüş mesafeme kaldırdığımda yüzümdeki tebessüm solmuştu. Bir başkasının kanı bulaşmıştı üzerime.
Özgürlüğüm uğuruna bir başkasının özgürlüğünü mü almıştım yoksa ?
Berbat görünüyordum, ellerimi hırsla koltuğa sürmeye başladım. Yok saymak için yok etmeliydim.
Gözümden süzülen bir damla yaşı önemsemeden ellerimi daha çok bastırdım koltuğa. Üzerimde geçmişe dair bir şey istemiyordum. Geri dönüşü yoktu artık bu yolculuğun, ellerim kirli bir şekilde başlayamam yeniden. Ellerimi koltuğa bastırıp durdum. Ölmemiştir. Değil mi ? Sadece başı kanıyordu. Fark ederler yakında yokluğunu. Yıllardır bir hayalet gibi yaşadığım malikane de benim değil onun yokluğunu fark ederlerdi. Yanağımı yakan soğuk gözyaşını elimin tersiyle sildim. Demir kapının açılma sesini duymamla kafamı biraz uzatıp siyah film çekilmiş camdan arabaya doğru gelen şoföre bakındım.
Özgürlük , birkaç saniye kadar yakındı şimdi.
Küçük bedenimi kocaman koltuğun arkasında saklamam gerekiyordu sadece , hayalet gibi , hiç yokmuş ama hep oradaymışçasına. Derin büyük bir nefesle doldurdum içimi. Ellerimle dizlerimi sarmalayıp ayaklarımı karnıma kadar çekerken yavaş yavaş nefesimi verdim , son kez aldığım nefesmiş gibi. Kapının açılmasıyla içeri süzülen soğuk, kalp atışlarımı hızlandırmaya yetmişti. Yavaşlattığım nefes alış verişimi şoförün ter karışmış parfüm kokusunu hissetmemle durdurmuştum. Yapabilirsin Amy , sadece sessiz ol. Kapının sert bir şekilde kapanmasıyla başımı dizlerime gömdüm.
Asıl kurtuluş şimdi başlıyordu. Arabanın motor sesi kulağımda yankılanırken gülümsedim. Özgürlük bir arabanın motor sesinde saklanırdı bazen. Başımı yavaş bir şekilde kaldırdığımda siyah mahzen kapıları son kez özgürlüğe açıldı , zafer nidaları kanat çırpınışlarında can buluyordu. Kalbimin en derinlerine yuva yapmış esaret kuşlarımın zincirleri tek tek kırılıyordu zihnimde. Esaret son bulmuştu, şimdi yeni bir hayat vardı önümüzde özgürlüğün kuşları.
?
Araba ikinci kez durduğunda ilkinde kullanamadığım şansı şimdi kullanmak zorundaydım. Daha fazla kalamazdım burada. Her an fark edebilirdi. Yol boyunca Tanrı'ya yalvardım , şoförün beni fark etmemesi için. Şoför arabadan indiğinde başımı kaldırıp karşı şerite geçen adama bakındım. Bu son şansımdı belki de.
Çantamı sıkıca kavrayıp kapıyı açtım. Yokluğumu fark etmeleri yakındı. Eğilerek çıkıp kapıyı tekrar kapattım , özgürlüğe ilk adım. Kapıyı aynı yavaşlıkla örterken gözlerim binaya giren şoförün üstündeydi. Tanrı bugün benimleydi. Arabanın arkasından eğilerek geçerken arkama kısa kısa bakışlar atıyordum. Bir kaç kişinin üzerimde dolanan bakışını önemsemeden koşmaya başladım. Içimde biriktirdiğim tüm öfkemi gücüme yansıtarak koştum. Bir kere arkama baksam biri ensemden tutup geriye doğru çekecekmiş gibi hissediyordum. Kalabalığa karışırken nefesim kesiline kadar koştum. Kendimi gözüme kestirdiğim bir sokak arasına atıp sırtımı duvara yasladım. Soğuk yavaş yavaş sarmalarken vücudumu , derin nefesler alıp verdim. Özgürlük ! Kimsenin olmadığı, kimsenin bilmediği, yepyeni bir yaşam ! Elimdeki çantayı kucağıma alıp sıkıca sarmaladım. Geleceğim kollarımın arasındaydı.
İçimde büyük bir inanç vardı, her şeyin mükemmel olacağını fısıldayan. Başımı duvara yaslayıp bakışlarımı mavi gökyüzüne diktim. Gökyüzü daha bir değişik görünüyordu şimdi, özgürlüğün tonu bile farklı oluyordu. Gökyüzüne zafer dolu bir bakış atıp çantadan küçük not defteri , kalem ve birazda para çıkarıp cebime attım. Hızlı adımlarla sokak arasından çıkıp kalabalığa karıştım. Kendi kendime dans etmek , çığlık çığlığa bağırmak , özgürlüğümü kutlamak istiyordum. Esaret kuşlarım kapısı açılmış zindandan tek tek özgürlüğe uçarken içimde yaşanan kutlamayı dışıma vurmamak için zor tutuyordum kendimi. En fazla dans edebilirdim nasıl olsa.
Bağırmak , hiçbir zaman yapamayacağım şeylerden biriydi. Bunu bilsem de gülümsüyordum hayata. Içimdeki tüm kırgınlıkları çatı katında bırakmıştım. Ben böyleydim , sessizlik benim seçtiğim bir yol değildi. Bugün elimden tutan Tanrı, o böyle yaşamamı istemişti. Yapabilirdim , demek ki Tanrı inanıyordu bana. Geniş, kalabalık sokaklarda bir elimde sıkıca tuttuğum çanta , diğer elim özgürlüğün rüzgarını avuçlarken yürüyordum. Garip bir histi , ayağınıza bağlanmış prangaların bir anda yok olması.
Yeniydi , güzeldi, hayatında mutluluğu iliklerine kadar hissetmeyen biri için tanımsızdı , yalnızdı belki ama en güzeliydi, şimdiye kadar hissettiğim en eşsiz histi. Bu kaldırımlarda içime dolan oksijen bile farklıydı. Güneş umutla gülümsüyordu gözbebeklerime. Ellerimi gizleyerek bir markete girdim. Islak mendil ve su alıp çıktım. Ellerimi bir köşede ıslak mendille temizleyip soğuk suyu kana kana içtim, ab-ı hayat suyuymuşçasına. Işte şimdi hazırdım. Ellerimi cebime koyup yürümeye devam ettim. Bir yerden başlamam gerekiyordu. Gözüme kestirdiğim yere yönelip birkaç müşterinin bulunduğu butiğe girdim. Alışveriş, her kadının tutkusu , erkeklerin poşetlerin altında ezildiği çileli bir terim değil miydi ?
Hayatımda ilk kez yalnız başıma alışveriş yapıyorum. Yüzümde yaptığı işten son derece keyif alan hınzır bir çocuğun gülümsemesi. Askılardan beyaz deri mont , pudra pembe bir pantolon ve mankenin kafasından kahverengi uzun bir perukla beyaz bir bere alıp kabine girdim. Hızlıca üzerimi değiştirip not defterine 'en büyük poşetlerinizden birini alabilir miyim ?' Yazıp kabinden çıktım. Askıdan birkaç parça daha alıp kasada ödeme yaparken eşyalarımı paketleyen adama not defterimi uzattım. Güler bir yüzle büyük bir poşet çıkaran adama tebessüm ederek çantamı poşete koydum. Elimde poşetlerle yeni kimliğimi kazanmaya yola çıkmıştım. Kalabalıkla uzun bir yolculuğa sürüklenirken yoldan geçen taksileri izliyordum.
Çılgınlık değil miydi şu an yaşadıklarım ? İmkansızı başarmamış mıydım ? Yavaşlayan bir taksiye el uzatıp taksiyi durdurdum. Kapıyı açıp bindiğimde içerinin sıcaklığı içimi ısıtmıştı. Elimdeki not defterine bilgisayardan öğrendiğim bir yerin ismini yazıp şoföre gösterdim. Şoför başını aşağı yukarı salladığında kafamı koltuğa yaslayıp camdan dışarıyı izlemeye başladım. Hayatı, akan yolu , geçip giden zamanı , insanların ciddi , soğuk , hiç değişmeyen durağan bakışlarını. Herkesin bir acelesi vardı, bu sokaklarda az duyulurdu kahkaha sesleri. Belki de toprağı ölüme terkeden bu kaldırımlarda daha önce hiç gülmemiş insanlar yürüyordu. Kiminin en büyük arzusu , kiminin önemsiz , boş bir detayıydı. Yüzümde buruk bir tebessüm, içten bir kahkaha bu kadar zor muydu ?
Gözleri kapalı , siyah , kıvırcık saçları omuzlarına dökülen benden bir kaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk elinde gitarı, gözleri gökyüzüne çevrilmiş kapalıydı. Parmakları gitar tellerini narin bir çiçeğin taç yaprağını okşar gibiydi , sanki hayatının en güzel anını yaşıyordu. Biri yanlışlıkla değse bulutlardan yeryüzüne çakılacaktı. Sesini duymasam da kalabalıkta , yüzündeki o müthiş ifade gülümsememe yetmişti. Görüş açımdan çıkan müzisyen birkaç saniye daha zihnimde dolandı. Başımı pencereye yaslayıp yolu izlemeye devam ettim.
Sokak araları müzisyenlerle doluydu , birkaç saniye dinlenme tesisi gibiydi her köşe başı. Tek tük insan vardı , etraflarını kuşatmış. Büyük çoğunluğunu turistler ya da yabancılar oluşturuyordu. Müziğin davetkar tınısına sırtını dönüp gidenleri izledim , bazılarının durup dinlenecek bir kaç saniyesi bile yoktu. Oysa dünya bizi takip ediyordu. Dünya çocukları bizim şarkılarımızla büyüyor , dans ediyor , ezbere bizim dilimizi konuşuyordu.
Dünya bizimdi ama biz kendimizi unutmuştuk. Müzik zevkimiz bir bar taburesi kadarlıktı. Öncelik işimizdi, sevmeye vakit kalmıyordu. Kimse kimseyi sevmeye çabalamıyordu. Yazılan tüm r******r boşunaydı sanki. Kağıdı ıslatan her mürekkep damlası aşkın yeni bir tonunu anlatırken neden kelimeleri harcıyorduk ? Bunları hayatını dört duvar arasında yaşayan birinin söylemesi ne kadar garip değil mi ? Sadece okuduğum haberler , kitaplar , izlediğim filmler beni bu düşüncelere sürüklüyordu. Belki de gerçek sandığım gibi değildi. Belki de hala bir yerlerde sevmek için bekleyen bir kalp vardı. Var mıydı ? Bilmiyordum ama kendine sevecek birini bulan bir kalp taşıyorum.
Umudumun simgesi , benden bir haber sevgilim.
?
Değiştirdiğim üçüncü kombinle dördüncü taksiden inip kalacak yer aramaya başladım. Şimdi son bir engel kalmıştı önümde. Saçımdaki sarı peruğu düzeltip tek tük insanın yürüdüğü kaldırımlarda ilerledim. Ellerimde bir sürü poşet , geleceğimi sıkı sıkı avuçlarımın arasında tutuyorum. Birkaç blok ötede gördüğüm yazıya ilerleyip mekana giriş yaptım. Küçük bir emlak dükkanı. Bir kadın duruyordu bilgisayarının başında.
“Hoş geldiniz,” diyen kadına gülümseyerek karşılık verip masasına ilerledim. Ellerimdeki poşetleri yere koyarak cebimden not defterimi ve kalemi çıkardım.
'Kalacak küçük bir yer arıyorum.'
Kadın gülümseyerek arkasındaki cam dolabın kapağını açıp içinden bir kaç anahtar çıkardı.
“Buyurun hanımefendi.”
Poşetlerimi alıp önden ilerleyen bayanın peşine takıldım. İki sokak aşağıda bir apartmana giriş yaptık. Sessiz ,sakin bir yerdi. Hayatı sessizlik içinde geçen birinin hoparlörle çevrili bir alana birden alışması zordu. Beğenmiştim de 1+1 olması da uygundu. Apartmanın pek kalanı da yokmuş , çevre de sakin. Emlakçıyla uygun bir fiyata imzaları atıp kadından anahtarları teslim aldığımda o kadar mutluydum ki sanki dünyanın en harika müziği benim için bestelenmişti. Bense küçük adımlarla o şarkıya ayak uydurmaya çalışıyordum.
Kapıyı kilitleyip ellerimdeki poşetleri yeni yatak odama koydum. Eşyalar eskiydi , yaşanmışlığın izlerini taşıyordu. Açık olan perdeye ilerleyip eski kırık beyaz tonlarındaki perdenin uçlarını tuttum. Akşam kızıllığını ilmek ilmek dolarken mavi gökyüzüne perdeleri kapatıp odadan çıktım. Elimi çatlamış , yer yer boyası dökülen pürüzlü duvarda gezdirirken başımdaki peruğu çıkarıp üzerimdeki lacivert ceketin kapüşonunu kafama çektim. Cebimde az bir miktar kalmıştı. Anahtarımı alıp hızlı adımlarla aşağı indim. Yakınlarda yiyecek alabileceğim bir yer ararken bir kaç apartman ötedeki küçük marketi görmemle sırıttım. Mutluluk birkaç bina ötedeydi. Nasıl da acıkmıştım. Hızlı adımlarım , bizleri karanlığına boğmak isteyen gece gibi aceleciydi.
Otomatik kapı açıldığında birkaç meyve ve abur cubur alıp kasaya yöneldim. Yüzümdeki tebessümü evime saklayıp yeni kimliğime büründüm. Ben Mia Watson , sessiz , sakin, kimseyle arkadaşlık etmeyen bir kız. Elimdekileri paketleyip parasını ödedim. Bir şeyler soran kasiyeri önemsemeyip hızlıca marketten çıktım. Dilsizliğimi bilmelerini gerektiren bir durum yoktu nasıl olsa. Kuru soğuk, avuçlarımı sarmalarken apartmana giriş yaptım. Ikinci kata koşar adım çıkarken kapımın karşısında sırtı dönük biri vardı. Kapı komşum olma ihtimali yüksek olan iri yarı bir adam kapısıyla uğraşıyordu. Sesimi duymuş olacak ki durdu. Omzunun üstünden bana baktığında bakışlarımı uzun , ensesini örten sarı saçlarından çekip gri gözlerine getirdim. Apartmanı aydınlatan sensörlü sarı lambanın altında yüzündeki soğuk ifadeye sırtımı çevirip anahtarı yuvaya soktum. Bir kaç adımla bana yaklaşırken korkuyla anahtarı hızlıca çevirip kapıyı açtım. Güvenli sığınağıma hızlı bir giriş yaptığımda aramızda iki adımlık mesafe vardı.
“Merhaba.”
Dediğinde gözlerine ulaşmayan gülümsemeye dışarıdaki buz kesen havadan çaldığım bakışları atıp kapıyı sertçe kapattım. Kaba bir davranıştı, Mia Watson da kaba bir kadındı.
Sessizdi , umursamazdı , kimsesizdi ama yalnızlığına kimseyi ortak etmeyecekti. Korktuğunu gizleyecek gerekirse savaşacaktı. Elimdeki poşetlerle salona ilerleyip çalıştığına emin bile olmadığım televizyonu bir kaç dakikalık uğraşla açmayı başardım. Şimdi kutlama vaktiydi. Poşetlerle birlikte koltuğa çöktüm. Elime kumandayı alıp çevirmeye çalıştım bir süre. Pilinin olmadığını fark edip koltuğa attığımda ayağımı önümdeki sehpaya uzattım. Sadece bana ait olan bir yerdeydim. Benim olan duvarları istediğim resimlerle dolduracaktım. Istediğim zaman istediğim yere gidebilecektim. Kabullenmiştim , kimsesizliğim resmiyet kazanmıştı. Mutluydum , umurunda olmadığım insanları bir daha görmeyecektim. Baharatlı cipsi açıp yerken Fred'i düşündüm. Delirmiş olmalıydı. Umarım kudurmuş bir vaziyette Marie'yi boğardı.
Yüzümde kocaman bir sırıtma yer etti. Marie , onlara bıraktığım mektubu okurken kim bilir nasıl çıldırmıştı. Emily benden kurtulduğu için mutlu olmuştur , parti bile vermiştir. Daniel bir bar köşesinde dans ettiği kızlardan vakit bulursa telefonuna bakacaktır ki bu ancak ertesi sabah öğreneceği anlamına gelir. Zaferimi kutluyordum.
'Fred ve Marie ,
Iki berbat ebeveyn. Size söylemek istediğim çok şey var ama sizler kalemimi tüketmeme değmezsiniz. Benden çaldığınız hayatımı yaşamaya karar verdim. Bana çektirdiğiniz acılara rağmen size son bir şans sunuyorum. En büyük hatanızı , yani kendimi , kamuoyuna duyurmayacağım. Beni aramayın , olur da yanlışlıkla bir arama içine girerseniz , kendimi o dakika ifşa ederim. Unutmayın artık reşitim , istediğimi yaparım. Amerika'da yarattığınız statüyü yıkmak istemiyorsanız beni unutun. Çünkü ben sizi sonsuza dek yok sayacağım.
Amy'