Aynı anda aklımdan geçenlere benzer bir şeyler söylemesinin şaşkınlığını yaşarken kısa bir süre tepki veremedim, hafifçe öksürdüm sadece. Birkaç dakika öncenin aksine içimde hiç öfke kalmamıştı, şu an böyle yaklaşması da çok tatlıydı. “Aaa” diye uzun bir bıkkınlık nidası geçirdim içimden, bu biraz ne diyeceğimi bilemememden biraz konunun uzaması ve benim korktuğumu düşünmesi yüzündendi. Ama o “Tamam, sakin” deyince bunun sadece içimden geçmediğini, dışıma da taşmış olduğunu anladım ve birazcık utandım. Biraz haklıydı, gereksiz tepki vermiş ve uzatmıştım. Sonuçta ikimiz de birbirimize yabancı olduğumuz ve bir daha görüşmeyecek olmamız hakkında aynı fikre sahibiz.
“Tamam, baştan başlayalım istersen” diye bir barış çubuğu uzatmak istedim, aynı anda elimi de uzattım. “Merhaba, ben Çiçek” dedim.
“Merhaba” diye karşılık verip elini uzatırken adını söylemedi, ama yüzünde garip bir ifade vardı, gözlerini kısıp kaşlarını sevimli bir şekle soktu. Bu mimik çocuksu bir hal katmıştı ona. Gülümsemekten alamadım kendimi. “Vee” diyerek adını söylemesi için fırsat tanıdım ona, ellerimiz hala tokalaşma halindeydi. “Veee” diye karşılık verince bu sefer gülümsemem kıkırdamaya döndü. “Adın Vee değildir diye düşünüyorum” dedim gülerken.
“Adımı söylememe gerek var mı cidden” derken kaşları yine aynı şekli aldı, ama bu sefer sevimli gelmedi bu tavrı. Ben temiz bir başlangıç yapalım diye çabalarken o yine biraz önceki ukala haline geri dönmüştü işte. Böyle olunca ben yine hafiften sinirlendim. Ancak şimdi sinirim ona değil kendimeydi.
Bu yola eski beni yakıp yok etmek, küllerini savurmak ve yepyeni bir ben yaratmak üzere çıkmış, kendime kurallar koymuştum. Yapmayı yasakladığım şeyler vardı. Ama ben daha ilk saatten kendime defalarca uyarılarda bulunmak zorunda kalmıştım. Gardım çok zayıf, hemen yıkılıyor duvarlarım. Bu konuda daha sağlam olmayı kendime bir kez daha hatırlatarak boğazımı temizler gibi kısa bir öksürük sonrası konuşmaya başladım,
“Imm, haklısın tabii, bana bir şey söylemene gerek yok. Yolculuk keyifli geçsin diye konuşmamıza da gerek yok” diyerek yine cama doğru döndüm. Kırılmıştım ama bunun için onu suçlamaya hakkım yoktu; sadece iki yabancıydık, tek fark onun benim ismimi biliyor oluşu.
Ben yine cama doğru dönmüşken o konuşmaya devam etti; “Yine mi? Küçük hanım dediğimde kızıyorsun ama bu yaptığın çocukça değilse ne?” derken sesinde tatlı bir serzeniş vardı. Nasıl devam edeceğini merak ettim ama başımı çevirmedim. İsmini söylemeye gerek yoksa benim de tanımadığım bir adamı küçük bir hanım olmadığıma ikna etmek için uğraşmama gerek yoktu. Ona karşı gösterdiğim bu tavırda ısrarcı olsam da çocukça olduğunu ben de kabul ediyorum. Tabii bunu onunla paylaşmama gerek yok diyerek camdan gökyüzünü izlemeye başladım.
Koluma dokunup “Çiçek döner misin lütfen” diye kibarca seslendiğinde daha fazla uzatmanın anlamsız olduğu kabulüyle döndüm. Bu sefer ben kaşlarımı onun yaptığı gibi yapmaya çalıştım. Adımı söylemesi garip bir heyecan yarattı içimde, dışardan bizi görenler iki sevgilinin birbirine trip attığını düşünebilirdi. Aklımdan bunlar geçince yanaklarımın kızardığını hissettim, umarım anlamamıştır diye düşünerek onu dinlediğimi belli ederek bekledim.
“Beni tanımamış olamazsın değil mi?” diye sorduğunda istemsizce gözlerim kısıldı. Hafızam fena değildir, gördüğüm insanları çok kolay unutmam. Daha dikkatli baktım yüzüne ama bir tanışmışlık hatırlayamadım. Kendimi biraz daha zorladım, gerilere gitmeye çalıştım. Acaba okul arkadaşı falan mıydık, büyüyünce yüzü gözü değişmiştir, o yüzden mi tanıyamadım diye düşündüm, düşündüm ama yok. Tanıyor olma ihtimalim yok.
“Düşünüyorum ama yok, tanıyor muyum seni?”
“Tanımıyorsun yani???”
“Tanıdığımdan emin gibisin!!!”
“Tanımıyor olmana şaşırıyorum sadece kusura bakma.”
“Hafızam iyidir, tanıyor olsam hatırlardım ama sen de kusura bakma. Nerde, ne zaman tanışmıştık, hatırlatır mısın lütfen.” Dedim çekinerek.
Daha önce kısa da olsa tanışıklığım olan birinin beni hatırlamayışı her zaman çok canımı sıkar. Birkaç kez yaşadım bu duyguyu ve hiç sevmedim. O yüzden bu konuda kimseye o hissi yaşatmak istemem. Mahcubiyet duyarak cevabını bekledim.
Ben beklerken o başını hafif yana eğip gülerken saçlarını karıştırmaya başladı. Yaptığı hareket çok çapkınca. Böyle yaparak birçok kadını kolaylıkla kandırabilir. Allah ‘ım bu nasıl bir sevimlilik!!! Bu yaptıkları aynı anda hem çocuksu hem seksi geldi. Mümkün değil, bu adamı daha önce görmüş olsaydım, bir kere şu gülüşe denk gelseydim onu unutmazdım. Kafamı salladım sabırsızca.
“Eee, Söylemeyecek misin, gerçekten hatırlayamıyorum” dedim. İnanılmaz merak etmiştim, tanısam unutmam diye düşündüğüm adamı tanıyor olmayı istedim. Sadece birkaç dakika önce iki yabancıyız nasılsa diye düşünürken şimdi aramızda bir bağ olsaydı diye dua ederken buluyorum kendimi.
Kendimi kendimle şaşırtmaya devam ediyorum tam gaz. Nerede kaldı motivasyon konuşmalarım, kendime koyduğum kurallar, aldığım kararlar? Bir gülüş bunların hepsini yok edebilir mi gerçekten? Bunları söylerken cevabın evet olduğunu biliyordum.
“Mert Kuzey ben” derken yeniden elini uzattı. İkinci kere tekrarladığımız tokalaşma faslına geçmiştik yine.
Uzattığı eline karşılık verip tokalaşırken “Memnun oldum Mert Kuzey, ama tanıştığımıza hala emin değilim” dedim. “Ne zaman tanıştığımızı söylemeyecek misin?” dediğimde elini çekti ve bu sefer sıkıntılı bir puflamayla karşılık verdi.
“Hayır, tanışmadık daha önce. Ben beni tanıyor olacağını düşündüm sadece” dedi.
Benim şaşkınlığım daha da arttı, tanışmadıysak onu nasıl tanıyacaktım diye düşünürken yüzüme yansıyan duygularımı anlamış olacak ki “Beni tanıtırken ünlü oyuncu diye bahsederler, ama ünüm sana ulaşmamış demek ki” derken bu sefer mahcubiyet duyan taraf oydu.
“Haa” diyebildim sadece. Ünlüymüş. Demek ki havaalanındaki yaygara bu yüzdendi. Sonra hosteslerin birbirini dürtüp yüzlerindeki gülümsemenin yayılma sebebi, koltuğa oturduğunda uzunca süren selamlaşma merasimi… Ben hariç bütün uçak tanıyormuş meğer kendisini.
Şimdi ikimizde şaşkın bir şekilde birbirimize bakıyorduk, ikimizde konuşamadık bir süre. Onun yüzünden mahcubiyet okunurken benim yüzüm şaşkınlıkla doluydu.
Şaşkınlığım yerini hüzne bıraktı saniyeler içinde. Biraz önce belki okul arkadaşı falandık diye düşünüp hatırlatmasını umutla bekleyip bir bağımız olsun diye dualar ederken şimdi içim umutsuzlukla kaplandı. Ben sıradan ve hayata mağlup bir kadınım. Hayatımda fazlaca yer eden başarısızlıklar ve hüsranlardan arınıp yeni bir hayat inşa etmeye çalışırken bu sefer yenilmeyeceğim diye kendime sözler verdim. O ise herkesin tanıdığı ünlü bir oyuncuymuş. Başarılı, yakışıklı ve tanınmış bir adam; çok da güzel gülüyor. Başlamadan bitmeye mahkum bir hikaye… Ve biz ikimiz bu hikayede başrol olamayacak kadar uzağız birbirimize. Yan yana oturduğumuz koltuklarımız farklı kıtalara doğru ayrıldı, ve ben bir kez daha tanıdık mağlubiyetimle karşılaşmamın etkisiyle hüzünlü bir gülümseme koydum yüzüme.
Bakışlarını benden çekmesini beklerken elim defterime gitti. Altını çizerek yazacağım cümleler kafamın içinde dönüp duruyordu;
PERİ MASALLARI GERÇEK DEĞİLDİR.
VE SEN ÇİÇEK, MASALLARA İNANACAK YAŞI ÇOKTAN GEÇTİN…