4. Bölüm

2503 Kelimeler
Ama Hye‘den çok SeNa’nın yanında bulunan uzun boylu, siyah saçlı ve oldukça yakışıklı adam Hye‘ye şaşkın bir şekilde bakıyordu. SeNa hemen öne atılarak Hye‘nin merakını gidermişti. “Hey, bu benim oğlum,” dediğinde genç kız kadının zorlandığını duraksamasından anlamıştı. Kadın derin bir nefes alarak yanında ki uzun boylu, gri takımı ile bir moda dergisi kapağından fırlamış genç adama bakmış ve devam etmişti. ”Bu benim oğlum Woo Young,” Hye gülümseyerek SeNa’ya bakmıştı. Sıkıntısı yüzünden okunuyordu. Ama Woo Young bakışlarını Hye‘den kaçırmıyordu. Adamın kendine olan güveni Hye‘yi şaşırmamıştı. Görünümünden dolayı bu mümkündü. Sonra aklına gelen şey ile gülümsemesini son anda engelleyebilmişti. Sadece birkaç saniye… Sadece birkaç saniye onun uygun koca adayı olduğunu düşünmesine sebep olsa da Woo‘nun sözleri ile bu düşüncesi aynı hızla düşüncelerinden kovulmuştu. “Demek anneme eşlik eden güzel bayan sizsiniz?” Hye içinin ürperdiğini hissetti. Woo, tüm çapkınlığını Hye‘nin üzerinde deneyecek gibiydi. Hye‘nin elini dudaklarına götürürken çapkın bir bakış atmıştı. Elini geri çeken Hye, SeNa için kendisini kibar olmaya zorlamıştı. “Memnun oldum Bay Woo. Anneniz sizden hiç bahsetmemişti.” “Öyle mi? Annem pek konuşmayı sevmez. Bu arda siz nasılsınız?” “Anlamadım?” Hye şaşkın bir şekilde Woo’ya bakarken Woo alaycı bir gülümseme ile SeNanın merakını gidermişti. “Geçen gün, arabanızla nerede ise üzerimizden geçiyordunuz!” Hye duraksarken, SeNa dehşete kapılmıştı. Ama Hye‘yi şaşırtan şey ise oğluna sorması gerekeni Hye‘ye telaş ile sormasıydı. “Sen… Sen iyi misin Hye?” “Şey… Ben… Ben iyiyim… Teşekkürler.” “İşte annemim sorunu da bu. Kendi çocuğundan başka herkesi düşünüyor. Değil mi anne?” SeNa gözlerini devirerek ona bakıyordu. “Sen artık gitmiyor musun Woo?” “Evet, işlerim vardı. Ama seni sık sık ziyarete geleceğimden emin olabilirsin anne.” Hye‘ye bakışlarını dikmiş olan Woo, Hye‘nin sinirlenmesine neden olmuştu. İçinden ‘Erkek milleti işte hepiniz aynısınız’ dediyse de aklına Jang gelince hemen başını iki yana sallayarak ‘Umarım o da bu ukala gibi biri değildir’ sonra birden düşüncelerinin yanlışlığını anlayarak tekrar başını sallarken SeNa ona bakmış ve tekrar ona dönerek. “Ne oldu? Bir sorun mu var?” “Sey… Se Na senden bir şey isteyecektim.” “Öyle mi nedir?” “Benim nikah şahidim olmanı.” SeNa beklenmedik bir şekilde rahatlama belirtisi gösterince Hye şaşırmıştı. Nitekim SeNa, oğlunun bakışlarından hoşlanmamıştı. Biliyordu ki Woo her istediği kadını elde etmek için elinden geleni yapardı. “Siz evleniyor musunuz?” Woo kısık bakışları ile Hye!yi süzmüştü. Hye neden bu konuyu açtığını bilmiyordu ama Woo’nun bakışlarından rahatsız olmasından sonra farkına varmadan kendisinin bir sahibi olduğunu belirtmek istemişti. Bilinçaltının savunmaya geçmesi sonucu gerçekleşen bu olay ise Hye‘yi garip ki rahatsız etmemişti. Belki Jang da çapkındı ama en azından bakışları karşısında ki adam kadar rahatsız etmiyordu.  Jang uzun süren mesai sonucunda evine varmıştı. Küçük evinde rahat ettiği tek yer, salonunda ki üç kişilik kanepeye uzanmış ve bugün olan biteni düşünmeye başlamıştı. Bir yandan garip bulmuş ama bir yandan da gerçekten evlenmek zorunda olduğunu düşünüyordu. Neden bu kadar çabuk 30 olmuştu ki? Kendi kendine daha yapacağı çok şey olduğunu söylüyordu. Ama Hye olmak zorunda değildi. O çatlak kadının elinde oyuncak olmayacaktı. Düşüncelere kendisini verirken ofiste olanları düşünmüştü. Aynanın karşısına geçen Jang, görünümüne bakıyordu. Elini yüzüne getirerek sağdan soldan profilini incelemeye başlamıştı. Kendi kendine “Sen çok iyisin. Daha iyi kadınlar bulabilirsin. Bu yakışıklılığa kim dayanabilir ki? Ah… Jang… Gerçekten çok kötü kokuyorsun. Seni bu şekilde kim alır?” Jang üzerindeki kirli kıyafetlere tiksinerek dokunmuştu. Elini burnuna götürünce kusacak gibi olmuştu. Hemen banyoya giren Jang, elinden geldiğince nerede ise derisini yüzecek şekilde duşunu aldıktan sonra bornozu ile yeniden aynanın karşısına geçmiş ve gülümsemişti. Sonra aklına Hye‘nin tiksinmeden kendisinin koluna girmesi gelmişti. Söylenmeye başlayan Jang sözleri ile gülümsemişti. “O kadın kesinlikle çatlağın teki. Hangi kadın o kadar kötü kokan biri ile evlenmek isteyebilirdi ki?” Jang bir süre yatağında uzanarak düşünmeye başladı. Sabah ilk iş olarak Hye ile konuşmaya gitmeye karar verdi. Hye ise bir türlü uyuyamamıştı. Sinirleri iyice gerilen Hye yatağından sinir ile bağırarak kalkmıştı. “Uyuz… Tüm uykumun içine ettin.” Hye her gözünü kapattığında Woo’nun kendisine sinsi bir şekilde kıptığı görü geliyor sinirden tüm bedeninde ki tüyler diken gibi bedenine batıyordu. “Allah’ım beni bunun gibi adamlardan koru.” Zor bir şekilde sabaha karşı uykuya dalan Hye o sabah işe geç kalmıştı. Patron olması onun için sorun teşkil etmiyordu ama Hye gibi prensipli birinin sinirlenmesine yetmişti. Asla işini kişisel meselelere karıştırmazdı. İş yerine geldiğinde Soa şaşkınlık ile ona bakmıştı. “Efendim… Siz… Siz iyi misiniz?” “Neden?” “İlk defa bu kadar geç geldiniz?” “Ah… Şey…” Hye utanmıştı. Patron olmasına rağmen çalışanından çekindiğine inanamayan gözleri henüz fark etmemişti.   “Bu gece biraz rahatsızlandım da…” genç kız konuyu geçiştirirken yardımcısı onun için endişelenmişti. “İyi misiniz efendim?“ “Evet merak etme, bana sade bir kahve getir. Hala uyanamadım galiba…” “Peki efendim.” Hye tam odasına girecekti ki arkasını dönerek Soa’ya “Beni arayan var mı?” diye sordu. “Şey efendim…” Hye tek kaşını kaldırarak ”Evet ne oldu? Biri mi aradı?” dedi. “Aslında Woo Young diye biri aradı sizi.” Hye gözlerini büyülterek ve biraz ters bir ses ile “Ne istiyormuş? Önemli bir şey değildir umarım.” “Aslında randevu almak istemiş.” “Randevu mu? Ne için?” Hye kendisini zor tutuyordu. Sinirinden bağırmak istiyor ama ofiste bunu yapamayacağını biliyordu. Odasına girdiğinde bu isteğini istediği gibi gerçekleştirebilirdi. Ne de olsa odası ses geçirmezdi. “Sizinle akşam yemeğine çıkmak istiyormuş?” “Ne? Sen ne yaptın? Vaktim olmadığını biliyorsun değil mi?” “Evet efendim, bundan hoşlanmayacağınızı biliyorum. O yüzden kibarca geri çevirdim.” “Fazla kibar olmana gerek yoktu.” Onun sözü ile Soa dayanamayarak gülmüştü. Ama tek gülen Soa değildi. Odanın yarı aralık kapısından onu dinleyen kişi de onun bu sözlerine gülmüş ve son anda ağzını kapatarak kendisini duymasını engellemişti. Soa bir şey söyleyemeden hızla odasına giren Hye, kapıyı kapatır kapatmaz elindeki çantayı yandaki koltuğa fırlatması ile ”Lanet herif,“ diye bağırması bir olmuştu. Ama onun sesini acı bir çığlık bozmuştu. Çığlığın geldiği yöne bakan Hye, Jang’ın başını okşarken kendisine sert bir şekilde baktığını görmüştü. Yutkunan Hye kendisini çabuk toparlayarak masasına geçmişti. Jang ise onun umursamaz davranışına sinirlenerek, “Özür dilemen gerekmiyor mu?” diye çıkışınca anıda karşılık almıştı. “Ne için?” “Nerede ise başımı kırıyordun.” “Merak etme, kafan o kadar sert ki kolay kırılmaz.” Jang genç kızın umursamaz sözlerine sinirlense de bir şey diyememişti. “Neden geldiğimi merak etmiyor musun?” Jang bir adım sinirle masaya yaklaşmıştı. Hye ise kaşını kaldırarak karşılık vermişti. “Ne için gelmiştin? Bir sorun mu var?” “Evet var…” “Öyle ise çabuk ol ve işime engel olma.” “Seni gidi küstah cadı… Benimle konuşurken sözlerine dikkat et!” Hye adamın sözlerine karşılık hafif gülümsemişti.  “Tamam anladı, şimdi ne istediğini söyle ve beni yalnız bırak. Hiç havamda değilim. “Evlenmekten vazgeçtiğimi söylemeye geldim…” Jang onun tepkisini bekliyordu. Ama Hye hiç olmadığı kadar sakindi. Sadece bezgin bir ifade ile başını kaldırmış ve Jang ın gözlerinin içine bakarak ona cevap vermişti. Aslında gösterdiği kadar rahat olduğu söylenemezdi. “Sen bilirsin.” “Ne?” Jang beklediği tepkiyi alamadığı için oldukça şaşırmıştı. “Duydun, sen bilirsin. Nasılsa evlenmek isteyen birçok fakir adam var. Sana ihtiyacım yok…” “Demek öyle? Peki… Ben gidiyorum sana Bay Woo ile mutluluklar.” Hye Woo’nun adını duyunca gerilmişti. O adamın adı bile onu tiksindirmeye yetmişti. Ama bu ondan kurtulacağı anlamına gelmiyordu. Jang kapıya yanaştığı sırada hala bir şey söylemeyen Hye‘ye dönüp bakmış ve onu masasında bir dosyaları kendisini umursamazca karıştırmaya başladığını görmüştü. Onun kendisine baktığını sezen Hye tekrar başını kaldırarak. “Bir şey mi oldu?” “Gidiyorum dedim ve sen tepki vermedin.” “Ne yapmalıyım? Ayaklarına kapanıp ağlayayım mı? Aman Jang ne olur benimle evlen, ne olur bak seninle evlenmek istiyorum mu diyeyim?” Jang alaycı bir bakışla sırıtarak kadına gülümsemişti. “Fena olmazdı hani?” “Çok beklersin? Belki öldüğünde cehennemde güzel bir rüya olur.”  Hye‘nin ani reddedişi ise Jang’ı şaşırtmıştı. Kapıyı sertçe vurarak dışarıya çıkmasının ardından Hye yerinden kalkarak az önce içine attığı tüm sinirini odanın içine kusmuştu. “Seni lanet herif… Günüm zehir oldu ama bunu ödeyeceksin.”Az sonra Soa’nın içeriye girmesi ile Hye kendisini sakinleştirmişti. Daha iki ayı vardı ve o sersemin birkaç haftası kalmıştı. “Efendim iyi misiniz?” “Soa, lütfen bana bu soruyu bugün bir daha sorma…” “Peki efendim.” “Bana Hong’u çağır,” dediğinde genç kız şaşırmıştı. “Hong mu? Hong’u ne yapacaksınız?”. “Sen çağır…” “Peki efendim.“ Soa odadan çıkarken Hong da ofise girmek üzere idi… Ofise giren Hong, Hye‘nin tam karşısında durmuş onun söylediklerini dikkat ile dinliyordu. Hong şaşkın bir şekilde ofisten ayrılırken Soa yüz ifadesinden hiçbir şey anlayamamıştı. Jang işe sinirli giderken arkadaşları onunla dalga geçmeye başlamıştı. “Ne zaman evleniyorsun?” “Evlilik olmayacak…” “Neden? Dün evleneceğini söylemedin mi?” “Ayşşş… O çatlak kadın ile kim evlenir? O erkekten anlamayan feminist çatlak ile…” “Peki senin gibi çapkını kim kabul eder?” Jang bir süre duraksayarak sert bakışlarını arkadaşına yöneltmişti. “Bunu konuşmak istemiyorum. Kiminle konuştuğunu unutuyorsun galiba.” “Ah... Haklısın… Peki, evlenmekten vazgeçen kim?” “Benim!” Jang ışık hızı ile arkadaşını cevaplamıştı. “Ne? Sen mi? Neden?” “Aslında onunla konuşacaktım ama olaylar bu şekilde gerçekleşti ve ben evlenmek istemediğim söyleyince oda hiçbir şey söylememişti.” Arkadaşı kahkaha ile gülmeye başlamıştı. “Sana…” “Ne olmuş?” “Bizim büyüleyici karizmatik Jang terk edildi öyle mi?” “Dikkatini çekerim ben vazgeçtim dedim. O beni bıraktı demedim.” “Evet ama o da itiraz etmedi…” Arkadaşı gülerek Jang ile alay ediyordu. ”Ahhh dostum artık yaşlanıyorsun ve eskisi gibi kadınlar üzerindeki etkini de kaybetmeye başladın.” “Saçmalama, hala benim için çıldıran kadınlar var.” “Öyle mi? Peki bu kadın neden seni şutladı?” “Benimle düzgün konuş…” Jang, son klipsi de kapattıktan sonra ip ile tünele girmeye başlamıştı. “Neden bu işi sen yapıyorsun? Her zaman aşağıya sen iniyorsun. Bırak da o kokuyu biraz da biz çekelim.” Arkadaşı kahkaha ile gülerken Jang ona sinir ile bakıyordu. “Bu işi seviyorum.” Genç adamın ciddi cevabı karşısında arkadaşı tekrar kahkaha atmıştı. “Demek kanalizasyonları seviyorsun. Ahh ne romantik. Belki karında balayını kanalizasyonda geçirmek ister…” “Yah… Sung… Çok ileri gitmiyor musun?” “Tamam tamam sustum ama benim elimde olduğunu unutma…” İpi hafif gevşeten Sung, Jang ın kızmasına neden olmuştu. “Şu ipi düzgün tut, beni düşürmeye mi çalışıyorsun?” “Aslında fena fikir değil. Belki sert zemine düşersen aklın başına gelir. Fazla zamanın kalmadı biliyorsun değil mi?” “Evet biliyorum… Merak etme bulurum birini.” “Bence sen merak etsen iyi olur. Bu kadar kısa sürede birini ikna etmen imkansız gibi bir şey…” “Öyle mi dersin? O zaman ülkeden kaçarım.” “Buna izin vereceklerini düşünmüyorum. İstersen şu kadın ile aranı yapabilirim…” “Kim ile? Hye mi?” “Adı Hye mi?” Jang gülümsemişti. Karanlık kanalizasyonda başındaki kasketin üzerindeki hafif ışık ortamı az da olsa aydınlatıyordu. Sesi yankılanarak arkadaşına ulaşırken hiçte zorlanmıyordu. “Evet, Hye Su. Ne düşünüyorsun? Güzel isim değil mi?” “Kendisi güzel mi?” Jang bir süre duraksadıktan sonra gülümseyerek arkadaşının sözlerini dinlemişti. Şuanda yüzünü görmediği için şanslıydı. Gülümsediğini görseydi kesin kendisi ile haftalarca dalga geçerdi. “Evet, güzel sayılır…” “Sayılır…” Jang aslında içinden ‘Kısa saçın bir kadını bu kadar çekici ve güzel göstermesi mümkün olabilir miydi?’ diye geçiriyordu. “O zaman kesin güzledir.” Arkadaşının ne dediğini anlamayan Jang aşağıdan yukarıya doğru seslenmişti. “Ne dedin?” “Sen sayılır dediğine göre güzel olmalı. Nedense senin güzel dediğin kadınları ben o kadar güzel bulmuyorum. Bunu güzelden saydığına göre oldukça güzle olmalı.” “İlgini çekmiş gibi görünüyor Sung, ama heveslenme o kadın benim…” Jang bile kendi sözlerinden sonra şaşırmışken arkadaşının kahkahası onu kendisine getirmişti. “Sende takıntı yaptı anlaşılan. Tamam dostum, Hye Hanım senin olsun. Ben sana yardım edeceğim…” “Nasıl olacak o?” “Ona şiir okusana. Belki sana aşık olur…” dediğinde Jang aşağıdan kahkaha atmaya başlamıştı. Gözünün önüne genç kıza şiir okuduğu sahneler geldikçe durum komiğine gitmişti.   “Ne? Şiir mi? Sen iyice coşmuşsun. Onu tanısan şiir ile aşık olmayacak kadar farklı olduğunu anlardın.” Jang’ı dinlemeyen Sung şiir okumaya başlamıştı. Küçük bir dörtlük okuyan Sung, Jang ın dikkatini çekmişti. “Dün gece seni gördüm rüyamda…  Parlak bir ışığın arkasından bana gülüyordun… Seni görünce içim çekilmiş gibi oldum bir anda… Ne güzel olurdu her sabah seninle uyansam…” Sung şiiri okurken bir yandan da kendi hareketleriyle dalga geçiyordu. Sung’un son sözleri ile şaşıran Jang, bu şiiri Hye‘ye okuması demek ona ilanı aşk etmek demek olduğunu net bir şekilde biliyordu. Gülümseyen Jang seslenerek ”Gerçekten romantik olduğunu kabul ediyorum ama bu sözler ona işlemez…” dediğinde arkadaşı ona inanmamıştı. “Emin misin?” “Evet eminim…” “Denememi ister misin?” “Ne?” Jang karanlıkta gözlerinin ne kadar büyüdüğünü görseydi kesin korkardı. Yol ortasında Jang’ın ipini tutan Sung artık yorulmuştu. İpi sağlam bir yere bağlarken Jang’a seslenerek ona cevap vermişti. “Benim az işim var hemen geliyorum. Fazla kıpırdamadan dur…” “Tamam ama çabuk gel.” “Olur.” Sung hızla oradan uzaklaşırken Jang da aşağıda sıkılmış bir şekilde beklemektense yukarıya çıkarak hava almak istemişti. Başını tam kapaktan çıkarıyordu ki ani fren sesi ile irkilmişti. Yüzü buz kesen Jang, derin derin nefes alıyordu. İçinden ‘Aman Allah’ım nerede ise… Nerede ise tahtalıköyü boylayacaktım…’  dedi. Kendisine gelen Jang hızla kuyudan çıkarken olanları uzaktan seyreden Sung ise korkudan donup kalmıştı. Jang’ın kıpırdadığını gören Sung, kendisine gelerek koşmaya başlamıştı. “Ahh dostum, sana rahat durmanı söylemedim mi? Neden yukarıya çıktın? İyi misin?” Jang onu dinlemiyordu bile. Arabanın sahibine güzel bir ders vermek için hızla arabaya doğru gidince başını direksiyona kapatmış birini görmüştü. “Yah… Sen… Sen ne yaptığını sanıyorsun? Lanet olasıca beni nerede ise öldürüyordun. Girilmez işaretini de mi görmedin hah?” dediğinde arkadaşı onun çıkışı ile şaşırmıştı.  “Jang sakin ol, o da şok oldu sanırım,” dediğinde Jang daha da öfkelenmişti. “Onun ne olduğu beni ilgilendirmez. Koskoca çalışma var tabelasını görmemesi onun sorunu.  Sana söylüyorum, benim canıma kastın mı var?” “Hım… Canına mı? Merak etme değersiz canını istemiyorum. Sadece basit bir imza…” Jang donmuş bir şekilde direksiyondan başını aldıran kişiye bakmıştı. Yutkunan Jang neye uğradığını şaşırırken, direksiyonun başında ki güzel afeti gören Sung hemen araya girerek konuşmaya başlamıştı. “Dün gece seni gördüm rüyamda… Parlak bir ışığın arkasından bana gülüyordun… Seni görünce içim çekilmiş gibi oldum bir anda… Ne güzel olurdu her sabah seninle uyansam… “ Sung bu sözleri tekrarlarken Jang da Hye‘nin ne yapacağını merak ile bekliyordu. Bu merak fazla uzun sürmemişti. Hye‘nin hareketi ile şaşkına dönen ikili, ne yapacağını bilememişti… 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE