bc

[ASKER] Siyah İnci +21

book_age18+
4.4K
TAKİP ET
64.8K
OKU
dark
family
system
fated
kickass heroine
sporty
drama
bxg
serious
kicking
soldier
city
office/work place
secrets
war
musclebear
love at the first sight
surrender
addiction
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Savcı Manolya Deniz’in yolu, kanunların gölgesinden çıkıp savaş meydanlarının ortasına düşer.

Bir gecede hem hayatını hem inandığı düzeni kaybetmek üzereyken, karşısına Yüzbaşı Atilla Dağhan çıkar:

Emirleri tartışılmayan, öfkesinden beslenen, gözü döndüğünde dokunduğunu öldüren bir özel kuvvet subayı.

Onların tanışması bir karşılaşma değil, bir çarpışmadır.

Manolya hukukla savaşır; Atilla kurşunla.

Ve ikisi de kaderin onları aynı hedefe, aynı çatışmanın kalbine sürüklediğini çok geç anlar.

Bu savaşta kurşunlar kadar yasak da vardır:

Atilla’nın gizli görevi savcıyı korumak, Manolya’nın görevi ise ona yaklaşmamaktır.

Ama ölüm bu kadar yakınken, yasaklar ilk düşen kurşun olur.

Savaş meydanında bir nergis büyür. Geri dönüşü olmayan bir aşk büyür.

Ve ne Atilla ne Manolya, birbirlerinden uzak durarak hayatta kalamayacaklarını fark eder.

.

.

.#ForbiddenLove #MilitaryRomance #StrongHeroine #AlphaSoldier #LawAndOrder #DarkSecrets #EnemiesToLovers #ProtectiveHero #HiddenTruth #PowerfulLove #2025TR-AşkNöbeti #War #Millitary

.

.

Bu kitapta geçen tüm kurum ve kuruluş adları, kişi ve karakterler, unvanlar, olaylar ve diyaloglar bütünüyle hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum veya olaylarla benzerlikler yalnızca tesadüftür. Eserde anılan rütbe, birim, yöntem ve mekânlar kurgu amaçlı kullanılmıştır; gerçek dünyadaki uygulamaları temsil etmez. Hiçbir kamu kurumu, güvenlik birimi, meslek grubu ya da topluluğa yönelik iddia veya isnat içermez.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Savcı ve Sanık
Bu kitapta geçen tüm kurum ve kuruluş adları, kişi ve karakterler, unvanlar, olaylar ve diyaloglar bütünüyle hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum veya olaylarla benzerlikler yalnızca tesadüftür. Eserde anılan rütbe, birim, yöntem ve mekânlar kurgu amaçlı kullanılmıştır; gerçek dünyadaki uygulamaları temsil etmez. Hiçbir kamu kurumu, güvenlik birimi, meslek grubu ya da topluluğa yönelik iddia veya isnat içermez. MANOLYA 20 Şubat 2025/ Perşembe Bir şehit çocuğu olmak ne demek bilir misiniz? Şayet bilmemenizi dilerim… Yedi yaşındaydım babamın al bayrağa sarılı tabutunu öptüğümde. Çocuk aklımla bile anlamıştım; kan kırmızısı bayrağın rengine, benim babamın kanı da karışmıştı. Küçücük ellerimle tutmaya çalışmıştım o tabutu “Burdayım baba, korkma..” demiştim. Yarı baygın anneme, onu teselli etmeye çalışan akrabalarımıza, yakasına babamın resmini takmış, selam duran askerlere göstermiştim tabutunu, ürkek bir gururla: “Bakın.. bu benim babam.” Yüzbaşıydı benim babam… Yüzbaşı Hakan Deniz. Henüz on sekizlik bir delikanlıyken aşık olmuştu anneme. İlk kez manolya bahçesinde görmüştü onu… Ve orada evlenme teklif etmişti. Aynı manolya bahçesinde… Hayal meyal hatırlıyorum, annemi ilk gördüğü anı anlatışını: “Solumdan vuruldum.” derdi. Gülümserdi… gözlerinin en içiyle. Öyle de olmamış mıydı? Hain bir pusuda, solundan vurulmuştu benim babam. Sol cebinin üstünde taşıdığı resimden vurmuşlardı onu… O karede, annem beni kucağına bastırırken, babam kartal gibi kollarıyla bizi sarıyordu. Fotoğraftaki eksik kalan gülüş… Ne annem öyle güldü bir daha, ne de babam sardı bizi. Babamın acısını atlatamadan kaybetmiştim annemi de. Savcı Hilal Deniz. Sekiz yaşındaydım. Bir gece bana masal anlatmıştı: manolya bahçesinde, sevdiğini bekleyen genç bir kızın hikayesiydi. Öyle huzurluydu ki… babamın ölümünden beri ilk defa gülümseyerek uyumuştum. Biliyordum çünkü, onların hikayesiydi. Ama nerden bilebilirdim ki, sabahına annemi de kaybedeceğimi… Bilseydim uyumazdım, sımsıkı sarılırdım anneme. “Bırakma beni anne!” derdim. “Babam kolumu kırdı, sen de kanadımı kırma anne…” derdim. Babamın üniformasını koklarken gözlerini yummuştu benim güzel annem. Kalbî durmuştu. Onu bulduğumda askeri kamuflajın üzerinde, hâla kurumamış yaşlar vardı. O yaşlar, yarım kalan hayatlardı. Gerçekleme ihtimali mahşere kalmış hayallerdi. Ve o kırık hayaller, geride bir yetim bıraktı. Küçücük yaşında koca dünyada bir başına kalmış, sahipsiz bir kız çocuğu bıraktı. Artık, o küçük kızın tek sığınağı vatanıydı. Uğruna aşkların mahşere kaldığı, çocukların yetim kaldığı vatan. Sahi öyle değil midir? Geride kalanlar tüm acısını sığdırmaz mıydı iki kelimeye? Vatan sağolsun. Ailemin resimlerini öperken kendime tekrarladım: “Vatan sağolsun Manolya.” Yetimhanenin soğuk duvarlarından, adliyenin soğuk duvarlarına ulaşana kadar her gece… Ben, Savcı Manolya Deniz. İşte böyle var olmuştum. Kavuşmaları uzun sürmeyen kara sevdalıların meyvesiydim sadece… Vatan için gözünü kırpmadan ölüme gidecek 28 yaşında genç bir kadındım. Babam gibi. Ve başka çocuklar yetim kalmasın diye, adaletinin kılıcını kuşanan bir savcıydım. Annem gibi. Aynaya her baktığımda onlardan izler görüyordum. Acımasız hayata karşı, şehit çocuğu olmanın gururuyla dimdik durmaya çalışan yetim kızı görüyordum. Annemin kahve-kıvırcık saçlarını, güzel yüzünü; babamın bal-badem gözlerini görüyordum. Her gördüğümde gülümsüyordum kendime. Doğrusu, onların izlerine… Tıpkı şimdi olduğu gibi. Bugün erkenciydim; henüz saat sabahın sekiziydi. Hakkari Adliyesindeki odamda, mesai öncesi son kontrolleri yapıyordum. Üstüm başım ne haldeydi? Lacivert takım elbisem ve beyaz gömleğimde kırışıklıklar var mıydı? Topuzumdan taşan inatçı buklelerim nasıl duruyordu? Aynada kendime küçük dokunuşlarla çeki düzen veriyordum. Yakamı düzelttiğim sırada odanın sessizliğini sert bir tıklama böldü. Kapının ardında, bana doğru gelmekte olan bir sabah vardı. Ama nedense… o sabahın içinde, alışılmış dosyalardan daha ağır bir şeyin yaklaşmakta olduğunu hissediyordum. Çünkü mesai başlamadan kapımın çalması, genellikle önemli bir olayın habercisi olurdu. “Girin” dedim soğuk bir sesle. Kâtibim Yusuf, elinde kalın bir zarfla içeri girdi. “Yeni dosyanız Sayın Savcım.” Masama doğru yürüdü “Başsavcı bizzat size atadı.” Hayır… Bunun tek bir anlamı olabilirdi. Soruşturma dosyası bir askerle ilgiliydi. Başsavcı Mustafa Albayrak, vatan evlatlarına karşı hassasiyetimi ve titizliğimi iyi biliyordu. Zira kendisi, annemin fakülteden arkadaşıydı.. Hızlı adımlarla masaya yöneldim. Tekerlekli sandalyeyi geriye doğru çekerken, içimde tuhaf bir his belirdi. Ne zaman bir askeri soruşturmaya başlayacak olsam, kalbim hep aynı hisle atardı. Huzursuzluk veren bir heyecan, damarlarımdan enseme yayılan bir gerilim. Zarfın kenarındaki mühür dikkatimi çekti: “Askerî Personel / GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI- ÇOK GİZLİ.” Elimi, zarfın kaba dokusunun üzerinde gezdirdim. Mühürlü evraklarda alışık olduğum koku vardı: mürekkep, toz ve kanıksanmış bir kağıt kokusu. Mührü açtığımda, içinden kalın bir dosya, birkaç ek tutanak ve fotoğraf zarfı çıktı. Fotoğrafları en sona bırakıp dosyaya uzandım. Şüpheli: Yüzbaşı Atilla Dağhan Birlik: Hakkari Dağ ve Komando Tugayı – Terörle Mücadele Birimi Suçlama: Emir-komuta zinciri dışında hareket ederek, görevli TSK personeli Albay Altay Kara’yı kasten öldürmek. Görevi kötüye kullanmak. Askerî disiplin ve yargı kurallarını ihlâl etmek. Gözlerim suçlamada takılı kaldı. “Albay Altay Kara’yı Kasten öldürmek…” Bu da ne demek oluyordu böyle? Korkunç bir şaka olmalıydı. Bir yüzbaşı, bir albayı kasten öldürmekle suçlanıyordu. Gerginlikle dudaklarımı kemirmeye başladım. Özel kuvvetlerden birinin, hele ki yüzbaşı rütbesinde birinin böyle bir dosyada yer alması… sıradan bir durum değildi. Duyulmuş şey değildi, görülmüş şey değildi. Okuduklarım karşısında profesyonelliğimi korumak oldukça güçtü. Çünkü tutanakları inceledikçe tablo daha karmaşık bir hale geliyordu. Tutanaklarda, olayın iki gece önce, Şemdinli kırsalında gerçekleştiği yazıyordu. Yer: sınır hattına yakın, terk edilmiş bir taş karakol. Saat: 22.47. Hava şartları: yoğun kar yağışı, görüş mesafesi düşük. Olay yeri inceleme raporuna göre, karakolun bodrum katında iki kişi bulunmuştu: Albay Altay Kara ve Yüzbaşı Atilla Dağhan. Albay ölü, tek kurşun kafasına. Yüzbaşı, olaydan bir saat sonra orada, elinde cinayet silahıyla yakalanmıştı. Dikkat çeken husus, olay yerinde iki farklı silahtan çıkan mermilerin daha tespit edilmesiydi. Toplamda iki kovan, üç mermi. Kovanlardan biri, yüzbaşının silahından çıkan mermiye aitti. Diğeri, albayın silahından çıktığı tespit edilen isabetsiz mermiye aitti. Geriye yalnızca bir mermi kalıyordu. Uzun namlulu JNG-90 keskin nişancı tüfeğinden çıkan, 7.62×51mm kalibre bir mermiydi. Silahın ateşlenebileceği menzil çapı didik didik aranmış, ancak merminin kovanı bulunamamıştı. Ne bahanesi olursa olsun… ortada apaçık bir gerçek vardı: üçüncü bir kişi. Elim, sayfalar arasında seri bir şekilde ilerledi ama fotoğraf zarfına uzanırken titredi. Her seferinde görüntüler, kelimelerden daha ağır olurdu. Ama merak… adalet kadar güçlü bir istekti. İlk fotoğrafta, karakolun nemli bodrumu. Duvarlarda rutubet izleri, tavanda sallanan sarı bir ampul, yerde kan gölü. O kan gölünün ortasında, elinde silahıyla yüzüstü yatan bir adam… Albay Altay Kara. Silahına davranmış ama başarılı olamamıştı. İkinci fotoğrafta, Yüzbaşı Atilla Dağhan. Bileklerine kelepçe takılmış, başı dimdik. Gözlerinde ne pişmanlığın izi var, ne korku. Donuk, ama tehditkâr bir bakış. Yarım bir tebessüm. Diğer belgelere geçtim. Bir sonraki sayfada bazı kişisel ve gizli bilgiler vardı. Yüzbaşı Atilla Dağhan: 18.11.1993 doğumlu / Antalya Nüfusuna Kayıtlı. 32 yaşında. Boy:1.95 Kilo:98 Kod adı: Cellat. Hakkari Dağ ve Komando Tabur Komutanı ve aynı zamanda Beş kişilik özeller kuvvetler timinin komutanı. Tim adı: İnfaz. Ailesinin üç üyesini trafik kazında kaybetmiş, bir tek kendinden iki yaş küçük erkek kardeşi sağ kalmış. O da asker: Sat Komandosu/ Üsteğmen Aytaç Dağhan. 1995 doğumlu. Kişisel bilgiler arasında göze çarpan en belirgin husus, kırmızı harflerle düşülmüş bir nottu: Psikoteknik değerlendirme sonuçlarına göre şahsın bilişsel kapasitesi standart seviyenin üzerinde olup; dikkat, algılama, problem çözme ve hızlı karar verme alanlarında yüksek performans sergilediği tespit edilmiştir. Bu da gösteriyordu ki, sanık yalnızca bir yüzbaşı değil; aynı zamanda yüksek zekâya sahip bir yüzbaşıydı. İşte tam da bu noktada, olay büsbütün tuhaf bir hâl alıyordu. Alt satırlarda tim üyelerinin bilgileri yer alıyordu. Ancak yapılan incelemelerde, olaya karışan tek kişinin yüzbaşı olduğu tespit edilmişti. Her satırı dikkatle inceledim: İnfaz timi bu zamana kadar her görevden başarıyla dönmüştü. Emre itaat etmedikleri hiçbir görev yoktu. Peki ne değişmişti de, böyle bir timin komutanı cinayetle suçlanıyordu? Terörle mücadelede böylesine başarılı bir yüzbaşıyı, suça iten şey neydi? Sayfaları çevirdikçe yüzbaşının bir ifade metni gözüme takıldı. Daha doğrusu, sorulan sorulara verilmiş tek bir yanıt vardı: “İfademi sadece savcıya vereceğim.” Bir an için duraksadım. Yüzbaşı ısrarla sessiz kalma hakkını kullanıyordu. En alta sıkıştırılmış o gözaltı fotoğrafına baktığımda, boğazıma görünmez bir düğüm oturdu; sanki kâğıdın içinden sisli gözleri doğrudan bana bakıyordu. Ve o kurşun karası gözler, tehditle doluydu. Üzerinde, üç yıldızlı apoletleriyle üniforması vardı. Kaşındaki kesik yara izi, sert elmacık kemikleri, keskin çene hattı. Hafif çıkmış sakalları… Geniş bir omuz.. Bu adam tek başına, dağlardaki savaşın beden bulmuş haline benziyordu. Yanları kısa kesilmiş siyah saçlarının üst kısmı dağınıktı; sanki sert bir fırtınanın ortasından çıkmış gibiydi. Ya da fırtına, yüzbaşının ta kendisiydi… Dosyayı kapatırken, sıkıntılı bir iç çektim ve parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Gözümün ucundan dışarıda kar fırtınasının başladığını gördüm. Ve ben, o fırtınanın tam ortasına adım atmak üzereydim. Yüzbaşı Atilla Dağhan’a adım atmak üzereydim. Katip Yusuf, dikkatimi bozmadan sessizce bekliyordu. Gözlerimi ona çevirdim: “Yusuf, bahsi geçen yüzbaşı… nerede şimdi? Buraya getirildi mi?” Başını iki yana salladı. “Hayır savcım. Dosya gizli olduğu için yüzbaşı adliyeye getirilmedi. Malumunuz, basından uzak tutulması için.” Sıkıntılı bir iç çektim. “Peki… ifade için nerede bekliyor?” “Dağ ve Komando Tugayı’nın nezarethanesinde, savcım.” Başımı ciddiyetle salladım. “Karargâh ile hemen temasa geç. Yüzbaşı Atilla Dağhan’ın sorgusu için talepte bulunuyorum. Bugün.” “Zaten sizi bekliyorlar, savcım. Aşağıda askeri bir araç hazır. Sizi götürmek için geldiler.” Bir an bile tereddüt etmedim. “O halde bekletmeyeyim!” dedim, aniden ayağa kalkarak. “Ben gideceğim. Sen burada kal, Yusuf.” “Anlaşıldı Savcım.” Lacivert ceketimin düğmesini ilikledim. Aynı renkteki uzun kabanımı giydim. Gerekli evraklarla doldurduğum çantamı taktım. Atkımı boynuma dolarken, aklımın bir köşesinde yıllardır kapanmayan bir yara yeniden sızladı. Babamın yarası… Çünkü ilk defa sorgulayacağım kişi, onunla aynı rütbede bir asker olacaktı. Bir yüzbaşı... Ve belki de ben… hayatımın en çetin sorgusuna doğru yola çıkıyordum. Koridorda yürüdükçe adımlarım sertleşti. Her adımım, aynı kelimeleri tekrar tekrar haykırıyor gibiydi. Yüzbaşı… kasten öldürme…sanık… Adliyenin çıkış kapısında bekleyen, zırhla güçlendirilmiş sivil askeri aracın önüne geldiğimde, metalin soğuk yansımasında yüzümü gördüm. Sert, ifadesiz… ama bal rengi gözlerim, içten içe büyük bir sarsıntı taşıyordu. İki özel kuvvetler askeriyle birlikte araçta geçen yirmi dakikalık sessiz yolculukta, dosyayı bir kez bile açmadım. Çünkü biliyordum; bazı soruların cevabını kâğıtlar değil, ancak gözler verirdi. Karargâha vardığımda, gri beton duvarlar, beni karşılayan ağır demir kapılar… babamın anılarına sinmiş kışla kokusu burnuma doldu. Kapıdan içeri adım attım. Koridorlar sessizdi, sadece uzakta ayak sesleri yankılanıyordu. Karargâhın güvenlik subayı, bana selam vererek eşlik etti. İki kat aşağı indik. Sonunda, pas rengi kapının önünde durduk. Subay kapıyı tıklattı, içeriden metal bir sürgü sesi geldi. “Savcı Hanım geldi,” dedi subay. Cevap olarak kısa bir “İçeri alın” sesi yükseldi. Kapı açılmaya başladığında ilk gördüğüm şey, sorgu masasının üzerindeki tek lambanın altında oturan adamdı. Önündeki masayla arasına mesafe koymuş, rahat bir tavırla sandalyesinde oturuyordu. Bacaklarını iki yana yaymış, kollarını göğsünde bağlamıştı.Sanki cinayetten değil, küfür etmekten yargılanıyordu. Kapı gıcırtısı kesildiğinde postallarına bakan gözleri, ağır ağır yukarı kalktı. Gözlerimiz ilk kez karşılaştı. Derin kurşun karası gözler… siyaha çalan bir sis gibiydi. Yüzbaşı Atilla Dağhan… Ne dosyadaki fotoğraflar, ne de tutanaklardaki satırlar bu bakışın ağırlığını anlatabilirdi. Sertti, acımasızdı ama… içinde anlaşılmaz bir parıltı vardı. O an, yıllardır iyileşmeyen yaram kanamaya başladı… Babam… Bana son kez baktığında, işte tam da böyle bakmıştı. Gurur, öfke ve sessiz bir vedayı aynı anda taşıyan gözlerle. Dudaklarımdan istemsizce döküldü:“Bizi yüzbaşıyla yalnız bırakın.” Resmî gerekçe soruşturmanın gizliliğiydi. Oysa içimdeki küçücük bir parça, babama benzeyen bu adamla baş başa kalmayı arzuluyordu. Yanımdaki askerler tereddütle önce birbirlerine, sonra bana baktı. Bakışları açıktı: “Emin misiniz, Savcı Hanım?” Haklıydılar. Yüzbaşı’nın elleri kelepçeli bile değildi. Ama sorun yoktu. Silahım yanımdaydı. “Emir verdim,” dedim, sesimi sertleştirerek. “Bizi yalnız bırakın.” Metal kapı kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla kapandı. Aramızdaki masa, sanki bir sınır hattı gibiydi. O sınırın ötesinde, suç dosyasına göre bir katil; gözlerime göre ise çözülmeyi bekleyen bir sır oturuyordu. Yüzbaşı sandalyesine geriye yaslandı. Olay yeri fotoğraflarında gördüğüm o yarım tebessüm, dudaklarının kenarına sinsice yerleşti ve sessiz kaldı. Sessizliği, söyleyebileceği her sözden daha tehditkâr hissettiriyordu. Ve bütün bunların ötesinde… tehlikeli derecede yakışıklı bir adamdı. Karizması, üzerinden çıkarmadığı üniformasının ağırlığından değil; gözlerindeki sisli sertlikten, yüzündeki keskin hatlardan ve sanki her an saldırıya geçebilecekmiş gibi yaydığı o huzursuz enerjiden besleniyordu. “Dosyadaki ifaden…” dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan, “Sadece savcıya ifade vereceğim.” Kelime kelime tekrarladım. “İşte burdayım yüzbaşı.” Atilla başını yana eğdi, o keskin bakışı hiç bozulmadı. Yüzündeki yarım tebessüm, belirgin bir sırıtmaya dönüştü. İçimdeki savcı, bu ifadenin üzerine daha da bastırmak isterken… hiç büyümeyen küçük yetim kız, bu bakışların ardında başka bir hikâye olduğunu fısıldıyordu. Ama hangisini dinleyemeceğime bir türlü karar veremiyordum. Çünkü üzerimden bir an olsun çekmediği bakışları… dengemi bozuyordu. Odağımı dağıtıyor, sanki gücümü kesiyordu. O anda ellerim istemsizce titredi ve kontrolü kaybetti. Tuttuğum dosya yere düşmeden yakalamaya çalıştım ama başaramadım. Dosya yere çakıldı ve içindekiler dört bir yana savruldu. Aceleyle dizlerimin üzerine çökerken, yer yarılsa da içine girsem diye geçirdim içimden. Kalbim hızla göğsüme çarptı, ellerimse titreyerek sayfaları toplamaya çalışıyordu. Birkaç dosya sayfası, onun postallarının hemen dibine düşmüştü. Gözümün ucundan yavaşça öne eğilip kağıda baktığını gördüm. Sonra bir anda duraksadı. Kara gözlerini yeniden yüzüme dikti. Koyu, derin sesi hücrede yankılandı: “Savcı Hanım… Siz böyle titrerseniz, ben konuşmam.” Başımı kaldırdım ve kaşlarımı çattım.“Titrediğim filan yok!” Düştüğüm durumun saçmalığı yüzünden kendimi tokatlamak istiyordum. “Var…” dedi alaycı bir tebessümle. “Sorun yok. Benimleyken titreyen ilk kadın değilsiniz.” Ne demek istemişti? Tam kavrayamadım. Ama hadsiz bir cümle olduğu, gözlerindeki imadan belliydi. Kendime vurmak istediğim tokadı bu kez onun yüzüne indirmek istedim. Ama yapamadım. Gözlerim farkında olmadan onun gözlerine kilitlendi. Ve aptal gibi bakakaldım. Birden eğildi, postallarının önündeki kağıdı aldı. Sandalyesinden kalktı. Adımları yavaş; hedefi belliydi. Ayakta olsaydım, önümde postalları değil, kaslı göğsü olacaktı. Başım en fazla göğsüne kadar uzanırdı. Oysa kısa bir kadın değildim; boyum 1.73’tü. Ancak yüzbaşı, adeta dev gibiydi. Aniden dizlerinin üzerine çöktü. Bu kez gözümün önünde, kurşun karası gözleri vardı. Bakışlarını benden ayırmadan yerdeki kâğıtları topladı, ardından hepsini aramızda duran açık dosyanın içine yerleştirip ayağa kalktı. Ben de dosyanın ağzını kapatıp aceleyle doğruldum. Karşımdaydı. Yerine döneceğini sanmıştım, ama bakışlarını hâlâ üzerimde tutuyordu. Sanki gözleriyle bir şey anlatmaya çalışıyordu. O anda aramızdaki enerji öylesine yoğundu ki, odanın havasında şimşeklerin çarpıştığını duyduğuma yemin edebilirdim. Ve sonra… hiç beklemediğim bir hareket yaptı. Eli yavaşça yüzüme doğru uzandı. Refleksle geri çekildim. “Ne… ne yapıyorsunuz, Yüzbaşı?” Gözümün kenarında, silah tutmaktan nasır bağlamış avuç içini gördüm. Yanağımda sertliğini hissedeceğimi sandım. Ama bana dokunmadı. Belimdeki silaha uzanmama ramak kala, parmaklarının arasına önüme düşen bir buklemi aldı. Tek parmağına doladı, sonra serbest bıraktı. “Saçında bir kar tanesi kalmış, Savcı.” dedi. Sandalyesine doğru yürürken gördüğüm son şey, dudaklarının kenarında beliren o küçük tebessümdü. Ben ise… yerime mıhlanmış gibi, sadece arkasından bakakaldım.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

A D A M

read
5.0K
bc

Patika

read
15.7K
bc

TUTKUYA TUTSAK (+18)

read
45.2K
bc

CEHENNEM ÇUKURU

read
9.3K
bc

Sözleşmeli Erler

read
17.6K
bc

Genç Polisler

read
2.5K
bc

Kara Kutu

read
8.0K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook