İkinci Bölüm

1583 Kelimeler
Bölüm 2: Isabella'nın Taştan Omuzları Aynı şehir, fakat bambaşka bir evren. Mission District'teki eski, sıvası dökülen bir apartmanın üçüncü katında, güneş henüz doğmadan bir alarm acımasızca çaldı. Isabella Rossi, battaniyelerin altından bir çırpınışla fırladı, gözlerini ovuşturarak zili kapattı. Karanlık odada sadece sokak lambasının sızan soluk ışığı vardı. 22 yaşındaydı, ama gözlerinin çevresindeki ince çizgiler ve yüzündeki solgunluk ona daha olgun bir hava veriyordu. Güzelliği, bir vahşi çiçeğinki gibiydi: dayanıklı, doğal, ama bakımsız. Kalın, kestane rengi dalgalı saçları genellikle pratik bir topuzda toplanmıştı. Zeytin yeşili gözleri geniş ve derindi, içinde hem korkunç bir yorgunluk hem de sarsılmaz bir kararlılık parlıyordu. Annesi Sofia’nın odasına sessizce girdi. Kadın, trajik trafik kazasının onu yatağa bağladığı günden beri – Isabella henüz 12, kardeşi Leo 8 yaşındayken – felçliydi. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı, ama gözleri uzaktaydı. Isabella, annesinin altını nazikçe değiştirdi, yüzünü ılık bir bezle sildi, susuzluğunu gidermek için bir pipetle su içirdi. “Günaydın, Mamma,” diye fısıldadı, alnına bir öpücük kondurdu. Annesi anlamsız bir ses çıkardı, gözleri kızına minnetle takıldı. Bu rutin, on yıldır Isabella’nın hayatının temel taşıydı. Sonra mutfağa geçti. Küçük, eski buzdolabı neredeyse bomboştu. Birkaç yumurta, biraz peynir, bayat ekmek. Leo için hızlıca bir omlet yaptı. 18 yaşındaki kardeşi, yatak odalarını paylaştıkları küçük odadan çıkageldi, saçları yatak iziyle dağınık, gözleri uyku mahmurluğu içindeydi. Ama gülümsemesi hep parlaktı. “Günaydın, Bella,” diye mırıldandı, kucaklamak için kollarını açtı. Isabella onu sıkıca kucakladı, Leo’nun kemiklerinin belirginliğini hissettiği an içini bir sızı kapladı. Leo son zamanlarda çok zayıflamıştı. “Hadi, ye bunu. Okul vakti,” dedi Isabella, tabağı önüne iterek. Leo iştahla yemeye başlarken, Isabella hızlıca kendine bir dilim kızarmış ekmek hazırladı. Babalarının ölüm tazminatı ve hayat sigortası, annesinin bakımı ve onları üniversiteye kadar ancak idare ettirmişti. Şimdi, Isabella’nın yazılım mühendisliği son sınıf öğrencisi olduğu bu dönemde, para tamamen bitmişti. Leo, liseden sonra bir kafede bulaşıkçı olarak çalışıyordu. Isabella ise iki iş birden yapıyordu: Gündüzleri, prestijli Hamilton Technologies’te ücretli stajyer olarak (bu, CV’si için altın değerindeydi), akşamları ve hafta sonları ise şehrin kenar mahallelerindeki bir aile lokantasında garsonluk yapıyordu. “Bugün son kontrol sınavın, değil mi?” diye sordu Leo, ağzı dolu. Isabella başını salladı, bir yudum ucuz hazır kahve içti. “Evet. Sonra direkt lokantaya gideceğim. Sen?” “Kafede akşam vardizası var. Geç geleceğim.” Leo tabağını bitirdi. “Endişelenme Bella, ben iyiyim,” dedi, ablasının yüzündeki gölgeyi fark ederek. Isabella zoraki bir gülümsemeyle başını salladı. Leo son zamanlarda çok soluk ve yorgun görünüyordu. Sık sık başının ağrıdığını söylüyordu. Leo okula gittikten, annesine hızlıca bakıp onu güvende bıraktıktan sonra, Isabella defterlerini ve eski dizüstü bilgisayarını tıka basa dolu sırt çantasına attı. Aynanın önünden geçerken durdu. Göz altları morarmıştı. Solgun yüzünde bir iki sivilce vardı. Omuzları, taşıdığı görünmez dünyanın ağırlığı altında hafifçe çöküktü. Derin bir nefes aldı, dik durdu. “Dayan, Bella,” diye fısıldadı kendine. “Sadece biraz daha dayan.” Sonra dışarı fırladı, otobüse yetişmek için merdivenleri ikişer ikişer indi. Kulak Misafirliği Hamilton Technologies’in parlak lobisinden geçerken, Isabella profesyonel bir maske taktı. Stajyer olarak çalıştığı açık ofis alanına ulaştı, bilgisayarını açıp kod yazmaya başladı. Gözleri ekrandaydı ama aklı Leo’daydı. Dün gece yine baş ağrısından şikayet etmişti. Ve o öksürük… Birkaç haftadır geçmeyen kuru bir öksürük. İçinde kötü bir his vardı. Öğle arasında telefonu çaldı. Arayan Leo’nun okul hemşiresiydi. Sesinde bir aciliyet vardı. “Bayan Rossi? Leo fenalaştı. Şiddetli baş ağrısı ve kusma. Ambulansı aradık, şimdi General Hospital’a gidiyor. Lütfen hemen gelin.” Isabella’nın dünyası yerinden oynadı. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı, kulaklarında uğultu yükseldi. Patronuna apar topar izin istedi, koşarak binadan çıktı. Hastaneye giden otobüs sonsuzluk gibi geldi. Acil servise vardığında Leo zaten tomografiye alınmıştı. Bekleme salonundaki metal sandalyeye çöktü. Elleri titriyordu, nefes almakta zorlanıyordu. "Lütfen. Lütfen sadece migren olsun. Lütfen…" Doktor nihayet geldiğinde, yüzündeki ifade her şeyi anlattı. Sessizce yanına oturdu. “Bayan Rossi,” dedi, sesi yumuşak ama ciddi. “Leo’nun çekilen tomografisinde… beyninde bir kitle göründü. Oldukça büyük. Biyopsi ve daha ileri tetkikler gerekli ama… maalesef durum ciddi görünüyor. Muhtemelen bir tür beyin tümörü.” Isabella’nın nefesi kesildi. Gözlerinin önü karardı. Sandalyeden kayacak gibi oldu. Tümör? Kanser? Leo? Kelimeler zihninde anlamsızca çarpıştı. “Ama… o sadece 18,” diye fısıldayabildi, sesi kırık. “Başı ağrıyordu sadece…” “Biliyorum, çok zor,” dedi doktor empatiyle. “Ama erken teşhis çok önemli. Leo’yu hemen nöroloji servisine yatıracağız. Biyopsi için plan yapmamız, tümörün tipini ve evresini belirlememiz gerekicek. Sonra tedavi seçeneklerini konuşuruz.” Doktor tedavi seçeneklerinden bahsettiğinde, Isabella’nın aklına tek bir şey takıldı: Para. Ambulans, acil servis, tomografi, yatış, biyopsi, olası ameliyat, kemoterapi, radyoterapi… Sigortası çok temel bir planı karşılıyordu. Geri kalan? Onbinlerce, belki yüz binlerce dolar. Leo uyandırılmış, sersemlemiş halde bir tekerlekli sandalyede getirildiğinde, Isabella kendini toparladı. Yüzüne bir cesaret maskesi yerleştirdi. “Hey, aslanım,” dedi, sesini mümkün olduğunca normal çıkarmaya çalışarak, kardeşinin elini sımsıkı tuttu. “Biraz daha testler yapacaklarmış, tamam mı? Seninle ben, her zamanki gibi.” Leo zayıf bir gülümsemeyle başını salladı, gözleri korku doluydu. “Kötü bir şey mi, Bella?” “Hayır, hayır,” diye yalan söyledi Isabella, boğazındaki düğümü yutkunarak. “Sadece senin o mükemmel beynine daha yakından bakmak istiyorlar, hepsi bu.” Onu servise götürürken, Isabella’nın içi paramparçaydı. "Nasıl? Neden?" Ertesi birkaç gün cehennem gibiydi. Leo’ya biyopsi yapıldı. Teşhis kondu: Glioblastoma Multiforme, Grade IV. Agresif, ölümcül bir beyin tümörü. Ameliyat hemen gerekliydi, ardından yoğun radyoterapi ve kemoterapi. Doktor açık sözlüydü: Tedavi pahalıydı ve tam bir iyileşme garantisi yoktu. Ama tedavi olmazsa… Leo’nun önünde çok kısa bir zaman vardı. Isabella, hastane koridorlarında, sigorta şirketiyle telefon görüşmeleri yaparak, faturalara bakarak, gözyaşlarını içine akıtarak saatler geçirdi. Rakamlar baş döndürücüydü. Kredisi yoktu. Evleri ipotekli değildi. Satacak değerli hiçbir şeyleri yoktu. Gündüz işlerine devam etmek zorundaydı, Leo’nun tedavisi için gerekli olan küçük maaşları alabilmek için. Her gece lokantada bulaşıkları yıkarken, ellerini sıcak suda kızarmış, sırtı ağrırken, tek düşündüğü Leo’nun korku dolu gözleri ve ödenmesi imkansız faturalardı. Kendini suçluyordu. Yeterince iyi bakamadığını düşünüyordu. Uykusuzluk ve stres onu bitkin düşürmüştü, gözlerinin altındaki morluklar daha da derinleşmişti. Bir öğle arasında, Hamilton Technologies’teki ofis mutfağında ucuz bir salata hazırlarken (Leo’ya daha fazla yemek götürebilmek için kendi yemeğinden kısıyordu), koridordan gelen sesleri duydu. Tanıdık sesler: Ethan Hamilton ve Lucas Miller. Kapalı bir toplantı odasına doğru gidiyorlardı, ama kapı tam kapanmamıştı. Isabella, onları rahatsız etmemek için sessizce geri çekilecekti ki, Lucas’ın yükselen sesindeki bir kelime donup kalmasına neden oldu: “…taşıyıcı anne” Merak ve içgüdüsel bir umutla, duvarın arkasına sindi, nefesini tuttu. Lucas’ın sesi net geliyordu: “…diyorum ki, Ethan, bu senin için mükemmel bir çözüm. Genetik olarak %100 senin çocuğun. Tıbbi ön taramalardan geçmiş, sağlıklı, zeki, sorumluluk sahibi bir taşıyıcı anne buluruz. Senin için mükemmelini seçeriz.” Ethan’ın sesi, düşünceli ve biraz da isteksiz gibiydi: “Peki ya maliyet? Bu sürecin tamamı?” Lucas hafifçe güldü. “Senin için? Bir toz zerresi. Taşıyıcı anne adayına ödenecek ücret, tüm tıbbi masraflar, yasal giderler… hepsi dahil, belki 350.000 dolar civarında tutar. Çocuğunun sağlığı ve geleceği için ne kadar küçük bir meblağ, değil mi?” 350.000 dolar. Isabella’nın kulaklarında çınladı. Bu rakam, Leo’nun hayatını kurtarabilecek bir servetti. Ameliyat, tedaviler, annesinin bakımı, belki bir süre nefes alabilmeleri… Kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Gözlerinin önüne Leo’nun gülümsemesi, annesinin minnettar bakışları geldi. Ethan’ın sesi duyuldu: “Para önemli değil, Lucas. Önemli olan mükemmel taşıyıcıyı bulmak. Temiz bir tıbbi geçmiş, sağlam bir karakter, zeka… Çocuğumun taşınacağı rahim, onun ilk evi olacak. O evin kalitesi en üst düzeyde olmalı.” Isabella’nın aklına bir şimşek çaktı. Ben… Ben mükemmel değilim ama… Sağlıklıyım. Çalışkanım. Zekiyim. Hiç sevgilim olmadı. Hiç… Düşüncesi utançla yarıda kesti, ama Leo’nun acı içindeki yüzü zihninde canlandı. 350.000 dolar. Lucas cevap verdi: “Endişelenme, en titiz eleme sürecini yürüteceğiz. Sadece fiziksel değil, psikolojik değerlendirmeler de…” Isabella daha fazla dinleyemedi. Bacakları titriyordu. Mutfaktan çıktı, koridorda boş bir ofis köşesi bulana kadar yürüdü. Sırtını soğuk duvara dayadı. Elleri buz gibiydi. 350.000 dolar. Bu parayı kazanmak için yıllarca, belki on yıllarca çalışması gerekirdi. Leo’nun o kadar zamanı yoktu. Bir karar anıydı. Korku, utanç, belirsizlik… hepsi Leo’nun hayatı karşısında solup gitti. İçinde çelikten bir şey belirdi. Bu fırsatı kaçıramazdı. Hiç düşünmeden, içgüdüsel bir cesaretle, Ethan Hamilton ve Lucas Miller’ın bulunduğu toplantı odasının kapısına doğru yürüdü. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu, yüzü bembeyazdı. Kapıyı çaldı, sesi incecik ve titrek çıktı: “Bay Hamilton? Bay Miller?” İçeriden Lucas’ın şaşkın “Evet?” sesi geldi. Isabella kapıyı itti. İki adam da masada oturmuş, şaşkınlıkla ona bakıyorlardı. Ethan’ın kaşları çatılmıştı, soğuk mavi gözleri sorgulayıcıydı. Lucas daha meraklı görünüyordu. Isabella, kapının hemen içinde durdu. Dik durmaya çalıştı ama içi titriyordu. Nefesini topladı. Sonra, kaderini değiştirecek o sözleri, tüm cesaretini toplayarak söyledi, sesi başta titrek ama giderek güçlenen: “Ben… ben yapabilirim. Taşıyıcı anne olmayı istiyorum. Bay Miller’ın dediği gibi… mükemmel olmayabilirim ama… sağlıklıyım. Çok çalışkanım. Hiç… hiç sevgilim olmadı. Hiç içki, sigara kullanmadım. Üniversiteyi bursla okuyorum. Stajyerinizim, performansım iyidir.” Sözleri hızla dökülüyordu, nefes nefese kalmıştı. Sonra, gözleri doldu, sesi kırıldı, gerçek motivasyonu ortaya çıktı: “Ve… ve bu paraya çok ihtiyacım var. Kardeşim… kardeşim ölümcül bir hastalığa yakalandı. Tedavisi çok pahalı. Onu kaybedemem.” Son cümle bir fısıltıydı, gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ama yüzü kararlıydı. “Lütfen. Beni düşünün.” Odaya çarpıcı bir sessizlik çöktü. Lucas şaşkınlık ve merakla bakıyordu. Ethan Hamilton ise, ilk kez, gerçekten bakıyordu Isabella’ya. Gözleri, o buz gibi soğukluğu yarıp geçmiş, altındaki şaşkınlığı ve yoğun bir ilgiyi açığa çıkarmıştı. Bu genç kadın, cesareti, kararlılığı ve gözlerindeki umutsuz çaresizlikle, aylardır görmediği bir şeydi: gerçeklik. Hayatın acımasız yüzü. Ve belki de… umudun kırılgan bir tohumu. Sessizliği Ethan’ın alçak, düşünceli sesi bozdu: “İçeri gel, Bayan Rossi. Kapıyı kapat. Otur.” Eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti. “Bize biraz daha… detaylı anlat.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE