BÖLÜM 1: ELLERİMİZ KİTAPLARDA BULUŞTU
İstanbul, sonbaharın o bildik hüznüne bürünmüştü. Rüzgâr, tarihi binanın pencerelerinden sızarken, içeri eski kağıt ve toz kokusunu taşıyordu. Üniversite kütüphanesinin meşhur “E” koridoru, öğleden sonra güneşinin cılız ışıklarıyla aydınlanıyor, rafların arasında altın tozu serpilmiş gibi duruyordu. Tarih ödevim için Mezopotamya kültürü üzerine bir kaynak arıyordum. Gözlerim raflarda gezinirken, tam da aradığım kitabı gördüm: “Mezopotamya’da Gündelik Hayat.”
Uzanırken, aynı anda bir başka elin de aynı kitaba uzandığını fark ettim. Parmaklarımız kitabın sırtında buluştuğunda elimizi hızla çektik.
“Özür dilerim,” dedi sakin, tok bir ses.
Başımı kaldırdım. Karşımda, benden bir karış uzun, koyu renk gözleriyle bana bakan bir adam duruyordu. Gözlerinde, genç bir insanda nadiren rastlanan bir derinlik vardı. Gözleri, yılların yükünü taşıyor gibiydi, ki bu, bence bu yaşta imkânsızdı. Saçları düzgün taranmış, giysisi –sade bir kazak ve kot pantolon– ütülü ve temizdi. Ama bir şey farklıydı. Davranışında, duruşunda eski zamanlardan kalma bir terbiyenin izi vardı.
“Siz alın,” dedim gülümseyerek. “Ben başka bir şey bulurum.”
Başını hafifçe eğdi. Bu hareket bile fazlasıyla resmiydi, kibar bir prens gibi. “Asla. Öncelik hanımefendilerdedir.”
Hanımefendiler... Bu yaşıma kadar birisinin bu kelime ile hitap ettiğini hiç duymamıştım. Çağ dışı ve bir o kadar da etkileyiciydi.
“Öyle söyleme,” dedim, kitabı raftan alarak. “Beraber bakalım isterseniz? Ben sadece bir bölüm için ihtiyaç duyuyorum, sonra siz alırsınız.”
Gözlerinde küçük bir şaşkınlık belirdi, sonra hafif bir gülümseme. İçimde garip bir şey kıpırdandı. “Memnuniyetle,” dedi.
Birlikte en yakın masaya yöneldik. Yürüyüşü ağırbaşlı, omuzları dik...
Masaya oturduk. Kitabı ortaya koyduk.
“Ben Aylin,” dedim, elimi uzatarak.
Elimi nazikçe, ama sağlam bir şekilde tuttu. Avuç içi sert ve nasırlıydı. Beklemediğim bir detaydı bu. Üniversite öğrencisinden çok, bir işçinin eli gibiydi.
“Fatih,” dedi. “Memnun oldum.”
“Tarih bölümünde misin?” diye sordum.
“Evet. Üçüncü sınıf, B şubesi.”
“Ben de... A şubesi. Yine de... seni hiç görmemiştim.”
“Derslere… düzensiz geliyorum,” dedi, gözlerini kitaba dikerek. Sanki bundan fazlasını açıklamak istemiyordu.
Kitabın sayfalarını çevirmeye başladık. Ben göz ucuyla onu izliyordum. Parmakları, sayfaların kenarına saygıyla dokunuyor, yırtık ya da buruşuk bir yer varsa düzeltiyordu. Kitapla konuşuyor, yaralarını öğrenip tedavi ediyor gibiydi.
“Neden bu kitabı istiyordun?” diye sordum, sessizliği bozmak için.
“Ailemin… kökleriyle ilgili,” dedi kısaca. “Mezopotamya bölgesi. Toprakla ilgili... Eski kayıtlar arıyorum.”
“Hangi şehirden?”
“Mardin,” dedi ve ilk kez gözlerini bana doğru çevirdi. O an, bir kapının aralandığını hissettim. O gözlerde sadece derinlik değil, uzak bir yerin, eski taşların, sonsuz gökyüzünün hüznü vardı. “Küçük bir köyümüz var orada.”
Sohbetimiz kitaptan, derslerden, hocalara kadar uzadı. Bir taraftan sohbetime iştirak ediyor bir taraftan da defterine, kitaptan notlar alıyordu. Konuşması akıcı ve bilgiliydi, ancak her cümlesi ölçülüydü. Hiç gereksiz bir kelime kullanmıyor, boş lakırdı etmiyordu. Bu, etrafımdaki diğer erkeklerden farklıydı. Çekici, biraz da ürkütücü.
Saatler farkında olmadan akıp gitmişti. Pencereden sızan ışık turuncuya dönmüştü.
“Kütüphane kapanmak üzere,” dedi Fatih, cebinden eski model, gümüş bir saat çıkararak. Saatini çıkarması da çıkarırkenki hali ve tavrı da, onun için sıradan olan her detayın benim için ne kadar ilginç olduğunu bir kez daha gösterdi.
“Evet,” dedim, biraz hüzünlenerek. Bu tuhaf, sakin sohbetin bitmesini istemiyordum. “Kitap sende kalsın. Benim işim bitti.”
“Emin misiniz?”
“Eminim. Zaten kitabın hakkını veren sensin,” dedim, defterindeki düzgün, okunaklı yazısına işaret ederek. Benim karalama sayfalarımla alay edercesine.
Gülümsedi. İlk kez gerçek, samimi bir gülümsemeydi bu. Yüzü tamamen değişti. O ağırbaşlı ifade eridi, yerine neredeyse çocuksu bir sıcaklık geldi.
“Teşekkür ederim, Aylin,” dedi.
“Bir şey değil... Fatih.”
Kitaplarımızı topladık. Koridorda yürürken, sessizlik aramıza girdi. Kapıya yaklaştığımızda, dönüp bana baktı.
“Yarın… aynı saatte burada olacak mısınız?” diye sordu. Sesinde hafif bir tereddüt vardı. “Kitabı size geri vermek isterim. Ve belki, yani müsait olursanız... Kahve içmeye gidebiliriz.”
İçimde bir kelebek kanat çırptı. Bu eski zaman terbiyeli, elleri nasırlı, gözlerinde tarih taşıyan bu adam beni meraklandırmıştı.
“Olur,” dedim, umursamaz görünmeye çalışarak. “Aynı saatte burada olurum.”
Başını bir kez daha o zarif eğişiyle eğdi. “Öyleyse, iyi akşamlar, Aylin.”
“İyi akşamlar, Fatih.”
Kapıdan çıktı, sonbahar rüzgârına karışıp gitti. Ben ise orada, eski binanın gölgesinde, elimde kitaplarla, avuç içimdeki nasırlı elin sıcaklığını ve gözlerindeki o kadim hüznü düşünerek kaldım.
O akşam, yurda dönerken aklımda tek bir şey vardı: O, “hanımefendi” diye hitap eden ses. Ve ben, modern dünyamın ortasında, hiç beklemediğim bir anda, ellerimizin aynı kitapta buluşan adamla, bilmediğim bir hikâyenin ilk cümlesi olmuştum. Henüz bilmiyordum fakat bu hikâye 500 yıllık bir çınarın gölgesinde, taş bir konakta yazılacaktı.