Bir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle insandır.
Albert Camus
Hasret, koridorun ortasına kadar nasıl geldiğini bilemeden, tabanları balçık sürülmüş gibi yerinden zar zor kalkarken kâbustan uyanan Armağan olmasına rağmen, her şeyin bir rüya olma ihtimalini sorguluyordu. Soğukluk, nemrutluk başkaydı, evine misafir ettiğin birine hakaret etmek işin bambaşka boyutuydu ve hiçbir karaktere yakışmazdı. Onca lafı neye istinaden işitmişti bir fikri yoktu ama Uygar'ın evlendiğini öğrendiğinde onun yüzüne karşı ettiği küfürler, demin ona sarf edilenlerin yanında iltifat kalmıştı.
İki eli birden karnında, kafası, içi, ruhu boşalmış olarak odaya döndüğünde yatağa her zamanki kütlesinden daha azını bıraktı sanki. Çocukluğundan beri sırf düştü diye ağlamazdı ancak ağlamayı zayıflık olarak da görmezdi. Nadir ağladığı zamanlar, başa çıkamayacağı durumlar için değil, genellikle hiç ummadığı kişilerin beklemediği yerden vurduğu zamanlardı. Ama bu kez yastığa bıraktığı gözyaşları zayıflığındandı. Maddi, manevi, yaradılıştan gelen en ince detayına kadar aklını, bünyesini zayıf hissediyordu. Ve tüm zayıflığına rağmen onu diğer odadan bu odaya sürükleyen duruma çok da öfkeliydi. Ne var ki, onu güya yargılamadan küçümseyen, haksız eleştiride bulunan adama hakkıyla kızamıyordu. Bir de gününü bulan periyodu başına dertti. Söylene söylene kıvranmaya devam etti.
"Sende bir şey var. Canını yakan, yandığı için başkasını da yakmaktan kendini men edemediğin bir şey saklı içinde. Kabustan uyandığında ilk aklına gelen bileğimi döndürmekse eğer gizlediğin bir şeyler olmalı. Rüyalarını açık etmekten korktun."
Armağan için bulunduğu kehanet ne derece doğruydu bilemezdi fakat tüm öfkesini kusmak istediği adama garip şekilde yakınlık duymuştu. Zayıf noktasını bilmese de bir zayıf noktanın varlığı mı yoksa, farklı yaşanmışlıklara, farklı sosyal çevrelere rağmen, dünyaya gelmeden önce, ta ruhlar aleminden bir tanışıklık mıydı acaba ona empati duymasını sağlayan? Portakalda vitamin oldukları o anları hatırlamasalar bile en baştan yazılan kaderlerine boyun eğerek geldikleri bu dünyada, denk geldikleri anda gönül gözü mü açılmıştı, bir fikri yoktu ama bir süre Armağan'ı haklı görmek, ona sempati duyan tarafını konuşturmak istemiyordu. Yaralı bir yavru kedi, kimsesiz, ilgiye muhtaç, sefil bir çocuk da değildi üstelik. Ona kitap okumak falan da istemiyordu.
"Buzdağından, katil görünümlü mendeburdan başka bir şey değil. Hele ki bana dedikleri, yenilir yutulur gibi hiç değil."
Ona gıyabında bile ilgi göstermeyecekti aslında ama Armağan'ın terden sırılsıklam olmuş üst bedeni, loş ışığa rağmen gözlerine inen, uygunsuz bir halde yakalanmış gibi bir mahçubiyete karışmış hüznü gözlerini yumduğunda bile gözünden silinmeyince, Hasret yastığı başına çekti. Kovulduğu kapıdan gitmeyen sadık bir köpek gibi ayaklanıp onun başını okşamamak için iç sesiyle imtihanı vardı. Ve sonraki hedefi iç sesinin ağzına çorap tıkıp karın ağrısına kulak vererek karnını ovmaktı. Şansını zorlarsa belki gün ışıyana dek içi geçerdi. Gidip tekrar hakaret duyarak kovulmak için o herife derdin ne diye soracak değildi. Ama kapısının hafif tıklamasıyla yastığı başından çekerek o tarafa döndü. Armağan cevap beklemeden, çoktan içeri girerek yatağa yaklaşmıştı.
"Gelebilir miyim?"
"Geldin ya? Bilincin mi kapalı?"
"Kapalı dersem demin söylediklerim için affedilir miyim?"
"Hayır. Demin söylediklerin hedefi on ikiden vurmak için yayından çıkan ok gibiydi. Çalışılmış, ezberlenmiş, özellikle benim için seçilmiş cümlelerdi. Bilinci kapalı biri bunları kabustan gözünü açar açmaz sıralayamaz."
Hasret'in kadınsal durumunu açık eden inlemeleri arasında saydırdığı sözleri karşılıksız bırakan Armağan, gece lambasının ışığında ona dik dik bakmaya başladı. Ve bunu yaparken zihninin bağı gevşemiş çenesi yerine kendi çenesi hareketsizdi. Hemen her gece anılarının gerçekmişçesine döndüğü kâbustan uyandırdığı için ona teşekkür etmesi gerekirken, hakaret etmişti. Kadının dobra yanı güven verirken ayarsız yanı temkinli olmasını salık veriyordu.
"Başımda dikilecek misin tüm gece?"
Armağan'ın aklından al işte, dobralıkta zirveye oynar. Kendi evimdeki odadan kovacak beni düşüncesi geçti. Hasret odasından çıktıktan sonra üzerine tişört geçirirken söyleme niyetine girdiği cümleyi aklına getirmeye çalıştı. Evi yandığı için misafir ettiği kadının, sabah uyandığında yine bu evde olmasını umuyordu. Ayıp etmişti. Derin bir nefes alarak kendini zorladı.
"Ben tekrar özür dilerim. Kötü bir rüyaydı ve... Ve onun etkisinde sana haksız davrandım."
"Hiç sanmıyorum. Demin de dediğim gibi..."
"Demin ne dediğini hatırlıyorum. Hakkındaki düşüncelerim bende kalmalıydı."
Hasret, hedefi on ikiden vurmak için yayından çıkan okun yolundan sapacağı varsa da artık bu son sözlerden sonra bunun olmayacağından emindi. Olası sert bir rüzgâr, yandan gelecek bir engelleme umudu muydu içindeki bilemiyordu ancak birinin hakkında ne düşündüğü ilk kez o an canını yaktı. Hem de o ok kalbine saplanmışçasına. İki kez gördüğü bir adam tarafından itham edilmek kadar aptalca olan bir şey varsa eğer o da, bu adamın sözlerine itibar etmekti. Yaşadığı yere burun kıvıran, yandığında bu saray yavrusuna davet eden ama buraya ait olmadığını ayaklarına serdiği tüm imkânlara rağmen her seferinde hatırlatan buzdağına duyduğu tüm sempati puf, uçtu gitti.
"Hakkımdaki düşüncelerinin sende kalmasını tercih ediyorsan birincisi, bunu söylememeyi dene. İkincisi ben ne söylediğini hatırlattığımda halen aynı düşüncede olduğunu ima etme. Bir özür dilemişsen pişmansındır ve affedilmeyi istemek bunu tekrar yapmayacağın anlamına gelir. Ha eğer tekrar yapacaksan da ne diye affedilmek isteyesin?"
Armağan kabustan yeni bir kabusa en azından ertesi geceye dek uyanmazdı. Şimdi Hasret, sıkıntıda görünen biri için aşırı duyarlıydı ve başına ağrı sokmuştu. Gözlerini kapattı ve tek elini iki şakağını birden ovmak için kaldırdı. Haklıydı. Bir gecede birden fazla açık vermişti ve telafi şansını kaçırmak istemiyordu. Ona tekrar baktığında konuştu.
"Ben toparlanıp gitmediğinden emin olmak istedim."
Hasret, onun bu sözlerinden sonra yatakta bağdaş kurup oturdu. Karın ağrısı uçtu gitti aklından. Ne diye toparlanıp gidecekti ki?
"Beni odandan kovdun. Asıl niyetin evinden kovmak mıydı?"
"Kesinlikle hayır. Tekrar öz... Her neyse gitmene gerek yok."
"İyi, gitmeyecektim zaten. Hınçla giysilerimi içine atacağım bir bavulum bile yokken gidişim sönük kalırdı. Ezik miyim ben?"
Hasret'in gitmeme sebebi olarak sunduğu komik bahanenin bavul olması Armağan için beklenmedikti. Ruh halinin duvara hızla çarpan bir arabadan ya da o araba ile duvar arasında ezilen birinden farksız olduğu düşünüldüğünde, eskiden olsa gülümserdi belki. Ağzını açıp diyecek bir şey bulamamak daha önce karşılaştığı bir durum değildi ve bu bahaneye itiraz edemedi. Üstelik devam olan cümleler, kulağa bahaneden çok haklılık olarak geliyordu.
"Bir evim yok ve belli şartlar dahilinde verilen sözlerin tutulmasını beklerim. Bana iki gün kalabileceğimi söyledin, haliyle ayarlamalarımı ona göre yaptım."
"Elbette. Dilediğin kadar kalabilirsin. Hem evinle birlikte her şeyinin yandığını söyledin. Yemekten sonra girdiğimiz giyim odası, bu odayla bağlantılı." Arkasını dönerek Hasret'in daha önce geçiş yaptığı aynayı açtı. "Aradığın her şeyi orada bulabilirsin ve... ve tabii kullanabilirsin."
Hasret'in zihninde çakan şimşek, iletim demetlerine elektrik sağlamış olacak, aklı, iki gün kalacağını söylerken hesaba katmadığı milyonuncu eksiği de tamamlandığında bu kez tafra yapamadı. Bir günü daha aynı çamaşırla geçirmektense çıplak yatardı. Aa, ama bir dakika bu da imkansızdı ve o çamaşıra taktığı ped bile bu adamın cömertliği sayesinde kavuştuğu bir lükstü. Empati, öfke, sempati, kızgınlık geçişlerini hızla yaşayan, nevri dönen duygu halinden yılmışken tutarlı ve kararlı davranmak imkansızdı. Odada bulunan her bir giyim eşyasının ne kadar pahalı oldukları o an önemini yitirdi.
"Teşekkürler. Sanırım kullanacağım. Bavulum olmadığı gibi, kalacağımı bilmediğimden yedek iç çamaşırımı bile getirmedim."
"İyi. Bir şeye ihtiyacın olduğunda çekinme. Evin içinde dilediğin gibi dolaşabilir, ihtiyacını giderebilirsin. İyi uykular."
Armağan odasına döndüğünde, özür dilediği gerçeğine rağmen biraz bile huzurlu hissetmiyordu. Hasret'in yaşam şeklini beğenmiyor oluşu, ona dediklerini haklı çıkarmazdı ve tüm muhtaçlığına karşın, karşısında başı dik duran kadın duygularını sabit tutmayı zorlaştırıyordu. Hayatının tüm anını planlayan biri için o kadar beklenmedik, dengesizdi ki, Armağan adapte olmakta güçlük çekiyordu.
Kafasını biraz boşaltmak için bugün yüzmek yerine yatak odasına bağlı diğer odaya geçerek ağırlık kaldırmaya başladı. Kabustan uyandığında tekrar uyumak hiçbir zaman mümkün olmamıştı. Saatten bağımsız olarak gözlerini bir kez açtı mı gün başlamış sayılırdı. Güneş doğmuş olsun veya olmasın... İki saat boyunca ağırlık çalıştı ve kendini duşa attığında epey terlemişti. Tamamen hazır olduğunda saat henüz altı olmuştu ve onun huyunu kendininkinden iyi bilen Ayşe Hanım kahvaltısını çoktan hazır etmişti.
"Günaydın Armağan Bey."
"Günaydın Ayşe Hanım. Hasan geldi mi?"
Bir yandan kahvesini koyarken bir yandan kendisine cevap veren kadının son sorusuyla fincanı tutan eli havada kaldı. Hasret'i uyandırması gerekip gerekmediğini soruyordu.
"Ne zaman uyanırsa o zaman iner. Sana sıkıntı çıkarırsa bana haber edersin."
"Yok ne sıkıntısı? Onun için sormadım. Dün ne yemek yapayım diye sorduğumda iki gün kalacağını söyledi. Öyle mi?"
Armağan kısa bir duraksamanın ardından gözlerini kısarak yanıtladı yıllardır bu evde, onun eli ayağı olmuş kadını. Daha çok kendiyle konuşur gibiydi gerçi.
"Belli olmaz. Bakarsın misafirliği uzar."
"Tamam, sen nasıl dersen. Akşama istediğin bir şey var mı?"
Armağan kahvesinden bir yudum alarak akşam bu evde olmayacağını düşündü. Ama yine de menü konusunda yardımcı olacaktı. Hasret'in seveceğinden emindi. Ya da sinirden kuduracağından.
"Sen akşama portakallı ördek yap. Beni hesaba katma. Yarın akşama doğru dönerim. Şimdiden eline sağlık."
Tabağındakiler bittiğinde evrak çantasını kapıda onu bekleyen Hasan'a verdi ve o şoför koltuğuna, Armağan arka koltuğa geçtiğinde günün ilk toplantısına girmek için yola çıktılar. Saat henüz sabahın yedisi olmamıştı. Armağan bir anlığına gözlerini kapadı ve saatler önce yaşananlar ayan beyan tekrar karşısındaydı. Bir süre Hasret'in bağdaş kurmuş ona çıkışan halini dağıtmaya çalışsa da başarılı olamadı ve mecburen gözlerini açtı. Üç hafta vakti olmasına rağmen, yaşananlardan sonra doktorunu bu akşam görmeyi düşünüyordu ve son dakika randevu alabileceğinden emin değildi. Bu yüzden asistanı es geçerek doğrudan, daha önce bir kez kullandığı özel numarasını tuşladı. Kırk dakika sonra işyerinin otoparkında durduklarında Armağan hala kadına ricada bulunuyordu. Nilgün Hanım da kırk dakikadır onu reddediyordu.
"Randevu vermenin amacı o gün, o saatte gelmen içindir Armağan. Ve ben sana mayısın son haftası için randevu oluşturdum. Daha kaç defa söylemeliyim? Bugün cumartesi, boşluğum yok. Sabah henüz yedi buçuk olmamışken..."
"Nilgün, lütfen. Acil olmasa seni cep telefonundan bile aramazdım. Beni araya sok demiyorum. En son saatte gelirim. Sabah üçte gelirim. Lütfen."
Nilgün tam o gün evlilik yıldönümü olduğunu söyleyecekti ancak uykusundan uyanmasının üzerinden geçen yaklaşık bir saatin anlamı olmasını istedi. Dediği gibi bir öncekinde, Armağan bir hafta randevu almak için uğraştığında bile onu cep telefonundan aramamıştı.
"Tamam, baş belası. Akşam dokuz buçukta gel."
"Teşe..." kkürler...
Hasan telefon görüşmesinin bittiğini anlar anlamaz araçtan inerek onun kapısını açtı ve on dakika içinde başlayacak toplantı için odalarına geçene dek yanından ayrılmadı. On dakikasını aklında olan başka bir iş için harcayacaktı.
"Efe'yi bağla."
Hasan, cilalı, tek bir çizik olmayan maun masadaki ahizeyi kaldırdı ve karşıdaki kişi bu aramayı beklermiş gibi tek çalışta açtı. Hoparlöre alınan telefonda Efe'nin ciddiyet katmaya çalıştığı ancak yaşını belli eden genç sesi odayı doldurdu.
"Buyrun Armağan Bey."
"Tüm sistemler çalışıyor mu?"
"Son kontrolleri gece tamamladım. Sorunsuz çalışıyor."
"Kör nokta kaldı mı?"
"Sadece dediğiniz kısımlara ekleme yapmadık. Onun dışında kör nokta yok."
"Eda ile dönüşümlü takip edin. Tek bir saniye kaçırmayın. Önemli gelişmeleri anında öğrenmek istiyorum. Sakın bana kayıttan izlettirmeyin."
"Elbette, şüpheniz olmasın."
Bir baş hereketiyle Hasan'ın elindeki ahize yerine indi. Armağan Hasan'a günlük akışı aktardıktan sonra onu eve gönderdi ve psikiyatr için yola çıkana dek aralıksız çalıştı.
Onların güne başlamasından beş saat sonra uyanan Hasret, dün gecenin etkilerini taşıyan bedenini dinledi bir süre. Bölünen uykusunu almıştı, karın ağrısı daha hafifti ve evde kendisi dahil hiç kimse yaşamıyormuş gibi keskin bir sessizlik vardı.
"Kendim ne kadar anarşik olsam da yaşayan tüm sistemlerim Armağan Karasu'ya kesin bir bağlılık geliştirmiş sanki. İçim ürperdi valla. Kalbim atıyor mu acaba?"
Elini kalbinin üstüne, şah damarına, diğer bileğine, yaşam belirtisi gösterdiğinden emin olmak için sırasıyla götüren Hasret derin bir oh çekti. Ruh emici Armağan damarlarında atan kana kadar sirayet edememişti henüz. Hazır yaşıyorken yataktan çıktı ve odadaki banyoda sabahki işlerini hallettikten sonra yatağını topladı. Epey acıkmıştı ve tam kapıdan çıkacakken üstündekileri fark etti. Kendi iki göz odasından mutfağa geçerken bunu takmazdı ancak Bay Robin Armi'nin tasarım dergilerinden esinlenerek tasarlanmış mutfağına abiyeyle ve törenle inilmesi falan gerekebilirdi. Topuklarının üzerinde döndü, aynadaki aksi pijamalar içinde bile hoş görünüyordu. İnsan ticareti yapan biri onu kaçırsa, soyup aldığı yere geri bırakırdı büyük ihtimalle. Öyle eşsiz bir dokusu vardı ki, Hasret bile giyerken canı acıyacak diye dikkatli davranmıştı.
"Madem kullanabilirim, ben de kullanırım. Şimdiden giyeceğim kıyafetler için, tüm tasarımcılardan özür dilerim. Eminim aklınızda bambaşka bir kadın vardı."
Dokunduğu gibi yana çektiği ayna, gündüz olmasına rağmen yıldızlı bir gece gibi göz alıcı, ışıl ışıldı. Dün elini değdirmeye korktuğu kıyafetlerin bazılarına dokundu. Kendini kaybetmeden odadan çıkmazsa, açlıktan bayılacaktı, bu yüzden önceliği iç çamaşırı bulmak oldu. Daha sonra özenle dizilmiş tişört ve kot pantolon rafına yöneldi. En üsttekileri alarak tekrar banyoya girdi ve hepsi zayıflamadan önce, kendi bedeninde olan giysileri giydi. Gözü kapalı şekilde kopardığı etiketleri çöpe attığında dayanamayarak göz ucuyla baktı ve gözleri yuvalarından fırlamamak için büyük çaba harcadı.
"Bir külotsun sen. Hatta ped taktım sana. Haksızlık mı oldu ki? Yuh! Ben bu kadar pahalı değilim. Umarım beni kaçırmak isteyen birileri varsa bu villada kalırken kaçırır. Yuh! Bir tişört ya. Şu dümdüz beyaz tişört nasıl bu kadar para edebilir? Haddine mi senin?"
O anda aynadaki görüntüsü dikkatini çekti. Pijamalarla bir şeye benzemişse, basit (pahalı) bir kot tişörtle onu İngiltere'nin yeni kraliçesi ilan etmeleri gerekecekti.
"Ben genellikle kot tişört giyen biriyim ama... ama... bunlar kesinlikle sihirli. Paçoz bile görünmüyorum. Bir de makyaj yapsam... Yapayım."
Çekmecelerden başka dünden beri açmadığı bir dolabın kapağını açtı ve tahminleri onu yanıltmadı. Bilindik, tabii eşek yüküyle pahalı markalara ait kusursuz, eksiksiz pek çok set karşısındaydı. Kendini artık kadınlar adamı nasıl memnun ediyorlarsa her şeyin en lüksü, pahalısı alınmış diye düşünmekten alıkoyamadı. Sonra da masaj masasındaki utangaç hallerini düşünme gafletinde bulundu. Devamı rüyalarına girerek onu tatmin olmuş bir sabaha uyandırdığı ana gitmek oldu.
Onlarca ürün kutusunun içinden kullanacaklarını çıkararak daha taze bir görünüm için hafif bir makyaj yaptı. Yüzünde kalıcı bir iz kalmaması şanstı kesinlikle çünkü o herifin tokadıyla yıldızları gördüğüne yemin edebilirdi. Neyse ki en kötüsü olmamış, Armağan kurtarmış ve ne şanstır ki, evine bile almıştı.
Daha fazla oyalanmadan sessiz olmaya gayret ederek mutfağa indiğinde, akşam yemeği yediği salondaki devasa masada hazır bir kahvaltı görmeyi beklemiyordu.
"Günaydın Hasret Hanım. Ne içersin?"
"Günaydın. Epey uyumuşum. Öğlen olmuş neredeyse. Armağan yok mu?"
"Saat yedi olmadan işe gitti. Bu gece gelmeyecekmiş. Kahve mi doldurayım?"
"Varsa bitki çayı alırım. Biraz üşütmüşüm de." Armağan'ın yardımcısı da onun gibi sonuç odaklı, kelime tasarrufuna önem veren bir tipti Hasret'e göre. Sanki burası bir kafe, kadın da garsonmuş gibi sipariş aldı, mutfağa doğru gözden kayboldu, iki dakika sonra elinde fincanla döndü. "Teşekkürler. Armağan neden gelmeyecekmiş?"
Ayşe Hanım, bu sorunun cevabını bilmediğini, gözlerini irice açarak, kaşlarını hafifçe kaldırarak belirtti. Ama Hasret'e göre asıl demek istediği, sen kafayı mı kırdın, ben Armağan Bey'e bunu soracak konumda mıyım sence? Neden gelmeyekse gelmeyecek. Ona hesap sormak için maaş almıyorum olmalıydı.
Hasret, ağzından tek kelime çıkmadan söylemek istediğini aktarabilenlere hayranlık duymaya başlayabilirdi. Fincanı kaldırıp onu anladığını gösteren bir hareket yaparak, hala başında dikilen kadına izin vermiş oldu ve kahvaltısını etmeye başladı. Ağrılı geçen dönemlerinde iştahı da pek yerinde olmazdı ancak, masada bulunan her şey organik, ağız sulandırıcı tatta ve kokudaydı. Tahmininden daha fazlasını yedi.
Ayaklandığında sanki hissetmiş gibi kadın salonda bitti ve ortalığı sessizce toplamaya girişti. Ayşe Hanım hoşsohbet bir kadınsa bile bu özelliğini sır gibi saklıyor olmalıydı. Ya da yıllardır Armağan için çalıştığından, son sevgilisi yerine onu getirmesine bozulmuştu. Hasret bir an bunu açıklığa kavuşturarak ben Armağan'la bir şey yaşamayı düşünmüyorum, tek amacım yaşamak demeyi düşündü ama kendini tuttu. Zaten yarın veya en geç pazartesi kalacak başka bir yere geçecekti. Kadın da rahat bir nefes alırdı.
Masadan kalktığında üşümesinin geçmediğini fark ettiğinde Armağan Luxury Mağaza'sında aldığı soluğu. Odaya gelerek fahiş fiyatta bir hırka geçirdi üstüne ev keşfine çıktı. Aslında birileriyle sohbet etmeye ihtiyacı vardı. Neredeyse bir haftadır görüşmediği, konuşmadığı Vildan'ı aramayı düşündü fakat belki de şu an düğündeydi. Telaşının ortasında onu meşgul etmek istemedi. Giray'ı araması zaten söz konusu değildi. Babasını arayabilirdi ancak Vildan'da kaldığını söylediği için mutlaka onunla da konuşmak isterdi ve maalesef bu da gündem dışıydı. Hırkasına sarılmış, can sıkıntısıyla etrafa bakınırken bir ara Armağan'ı aramayı bile düşünecek kadar boş vakti olduğunu fark ettiğinde bahçeye inmeye karar verdi. Bulunduğu kattan aşağı indi doğruca dış kapıyı açtı. Hasan hızlı hareket etmemiş olsa az kalsın onunla çarpışıyordu.
"Merhaba Hasret Hanım. Bir yere mi gidiyorsunuz?"
"Merhaba. Bahçeyi dolaşacaktım. Şey, Armağan da geldi mi?"
"Hayır. Şehir dışında bir işi var. Akşam üzeri oraya geçecek. Beni bir yere gidecekseniz yardımcı olmam için gönderdi."
Hasret, bu gece sahibinin evde olmadığı bir yerde uyuyacağı düşüncesiyle rahatsız olsa da, işi çocuk oyuncağına ya da gurura dönüştürmeyecekti. Bir şekilde üzerinde güven deneyi falan yapılıyorsa eğer kimse umduğunu alamayacaktı. O, muhtaç olabilirdi ama hırsız, onursuz değildi. Sadece bir anlığına bara giderek yedek kıyafet almayı düşündü. Belki biraz bardakilerle sohbet eder, vakit öldürürdü. Sonra zaten bir iki gün üzerindekilerle idare edebileceğini düşünerek vazgeçti. Hasan villadan ayrıldığında o da bir süre çimlerin üstünde, meyve ağaçlarının arasında dolaştı, ne var ki; koca bahçeyi gezmek için ömrü yetmeyeceğini düşünerek havuz kenarına geçti. Ayaklarını suya sokarak mermer zeminde, sırtüstü gökyüzüne bakarak gelecek hayali kurmaya başladı. Bir süre sonra kurşun gibi ağırlaşan göz kapaklarına yenik düştü ve Ayşe Hanım onu akşam yemeği için uyandırana dek uyuyakaldı.
"Yemek hazır. Burada üşütmeyesin. Hava serinledi."
"Niyetim uyumak değildi. Bir gözüm dünyayı keşfetmek isterken diğerinin sürekli uykusu var. Gece gündüz çalışınca bu boşluk bana iyi gelmedi. Bu masaldan çıkıp gerçek hayata geçiş yaptığımda vurgun yemiş gibi olacağım."
Hasret'e baş çavuşun eşeği muamelesi gösteren kadın yemekle ilgili detaylar sunarak önden ilerlediğinde, Hasret kendi kendine gülümsedi. Tek başına olmasına rağmen salonda ancak Armağan'ın yeri sabahki gibi boş bırakılarak hazırlanmış masa en az o varken olduğu gibi ihtişamlıydı. Çorba istemediğini belirttiğinde önüne gelen yemek, kahkaha atmasına yetti.
"Bugünün menüsünü Armağan mı hazırladı?"
"Evet, eğer sevmiyorsan başka bir şey hazırlayayım."
"Sevip sevmediğimi anlamam için tadına bakmam lazım."
Yüzünde bir gülümsemeyle tadına baktığı yemeği yerken aklını kurcalayan tek bir soru vardı. Bu mevsimde portakal nereden bulunmuştu. Merakını gidermek için elinin lezzetine iki günde bayıldığı kadını çağırdığında Armağan'ın anne tarafının Antalya Kumluca'da dönüm dönüm portakal bahçeleri olduğunu anladı. Mevsiminde gelen portakalları uygun saklama koşullarını da haliyle Armağan Bey sağlıyordu. Yemekte de yalnız olduğundan Hasret portakallı ördeğin hak ettiği saygıyı gösterdiğine yetecek sürece oyalandı ve saat akşamın henüz yedisinde odasına geçti. Bir gün sahibi olarak çalışmayı hayal ettiği güzellik salonundan kazanacağı çok parayla bile alamayacağı kıyafetlere göz süzmek ona göre olmadığından bir kitap almadığına hayıflanarak camdan bahçeyi izlemeye koyuldu.
Aynı saatlerde gideceği yolu yarılamış olan Armağan, başka zaman olsa gündüz bağladığı işlerin teslim sürelerinin kısıtlı olmasına kafa patlatırdı. Gerçi başka zaman olsa bu yolda da olmazdı ya. Madem bu yoldaydı haliyle zihninin huzursuzluğunu bedenine yansıtarak onun sürücü koltuğunda kıpırdanmasına neden olan dün geceyi doktoruna nasıl anlatacağının yolunu bulmalıydı. O sırada araç içi telefonu çalmaya başladı. Kulaklığının tuşuna basarak konuştu.
"Söyle Efe."
"Kayda değer bir şey yok efendim. Bir saat sonra yine arayacağım."
Cevap vermeden telefonu kapatan Armağan, hızını koruyarak aracını sürmeye devam etti. Aşina olacağı yolları radyoda ne müzik çaldığına dikkat etmeden, dikkati yolda, aklı tamamen görüşmede kay etmeye devam etti. Duracağı ağır, eski kapının önüne dek üç kez daha arandı ve on saniye süren son arama sonrası zile bastı. Geçen seferin aksine daha hızlı tırmandı basamakları. Doktorunu daha fazla zorlamak istemiyordu. Tüm gün epey yorulmuş olmalıydı. Nitekim asistanının bile gitmiş olduğu kapıyı açanın Nilgün Hanım olmasından belliydi.
"Beni bu kadar çabuk özleyeceğini düşünmemiştim."
"Ben de bu kadar erken sıçıp sıvayacağımı düşünmemiştim."
Birlikte bekleme salonunu geçerek konuşacakları odaya girdiler. Nilgün Hanım yerine aldığında Armağan da onun karşısındaki koltuğa, tüm akşamdan sonrasını yolda geçirmenin getirdiği yorgunlukla oturduğunda onu da tedirgin ettiğinin farkındaydı.
"Saat ona geliyor. Çok ısrar ettin diye bu saate aldım seni. Eşimle otuzuncu evlilik yıldönümü yemeğimize gece on birde de olsa katılmak istiyorum. Süren başladı."
Bu görüşmenin, geldiği tüm seanslardan farklı olacağını biliyordu. Süre biçilmediğinde konuşmaya başlamak için acele etmezdi ancak şimdi, sadece beş saniye, o da dört saattir randevusuna yetişmek adına bir saniye dahi mola vermediğinden ağzının kuruluğunu gidermek için bir bardak suyu boğazından yuvarlayacak kadar oyalandı. Derin nefes alarak kaybedecek bir saniyesi olmayan insanların aceleciliğiyle bir gözü akan zamanda diğeri doktorunda konuşmaya başladı.
"Neden ben? Neden çocukluğumu cehenneme çeviren bir babam vardı?"
"Bana yeniden gelene dek geçen süre bir hafta ve sorun on üç yıl önce ölen baban mı? Bunu konuşmak istediğine emin misin?"
"Sorun o pezevenk geberip gittiği halde, ben otuz üç yaşında olduğum halde, hâlâ kabus görüyor olmam."
"On üç yıl önce bana gelmeyi bıraktığında kabusların da bitti sanmıştım. Ya da bir süre sonra bitmeliydi."
"Bitmedi. O piç öldü, ama kabuslarımda her gece... ben yine... onun odasındayım. Uyanmak istiyorum, uyanamıyorum. Kocaman eli ağzımı kapatırken, gözyaşlarım bitmesini dilediğim tüm o anlarda kapalı olduğu halde, şelale gibi onun ellerine akarken o beni becermeye devam ediyor. Neden?"
Nilgün'ün emeklilik yaşı gelip geçmiş, sırf bir kişiye daha faydası olabileceği inancıyla devam ettiği ve aşkla yaptığı mesleğinde belki de cevap vermeye ne bilgisinin ne hatırı sayılır danışan sayısının yeteceği tek soru belki de buydu. Neden? Neden pedofili var? Gül gibi çocuklar neden istismar edilir? Neden cinsellikle henüz çocukluklarında, bir yetişkinin onlara reva gördüğü sapkınlıkla tanışırlar? Neden bir baba kendi evladından bu şekilde zevk alır?
"Buna hastalık diyenler var."
"Buna hastalık diyenler, böyle sapıkları korumak isteyen diğer sapıklar. İlkinde yedi yaşındaydım. Canım o kadar yandı ki, bunun her ailede olan sıradan bir olay olduğu gerçeğine tutundum. Her baba bunu kendi çocuğuna yapıyor demek ki diye düşündüm."
Tüm bunları Armağan ona ilk geldiğinden yıllar sonra anlatmış olsa bile Nilgün Hanım biliyordu. Esas mesele aradan geçen yıllardan, hatta annesi öldükten sonra bile seans talep etmeyen genç adamın niye başa sardığıydı. Konu gizemini koruyordu ancak belki biraz daha anlatır diye, ona cesaret vermek istercesine başını aşağı yukarı salladı.
"Öyle gecelerde annem hep uyurdu. Çoğu gece ayrı yatarlardı zaten. Ben anneme bunu anlatmaya korktum. Tam iki yıl boyunca, içten içe solan ruhumu annem fark etmeseydi hiç anlatamayabilirdim. Onun bildiğini, bunun normal olduğunu düşünüyordum."
Bir yudum su içmek için verdiği arada ağladığını fark etti. Bu farkındalıkla aklında beliren trajik hikâye zihninin her bir kıvrımını dip köşe dolaşırken başını hızla salladı. Ergenliğine kadar geçen sürede devam eden istirmara ses çıkaramayan küçük Armağan, boyu uzadığında, kasları yetişkin bir adama dönüşmeye başladığında, taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar güçlendiğinde bile babasına bir süre daha karşı çıkmayı akıl etmemişti. Bunun adına öğrenilmiş çaresizlik dendiğini de o dönemde öğrenmişti. Öğreten de Nilgün Hanımdı.
"Ne geldi aklına?"
"Sirk için eğitilen filler ve pireler."
Doktor anlayışla başını salladı. Yavru bir fili eğitmek için, ayağına vurulan zincir ilk zamanlar onun gücünü aşan kalınlıkta olurdu. Küçük fil defalarca denediği halde bir ayağında, bir de kazıkta bağlı olan zinciri yerinden oynatamazdı. Büyüyene dek bunu o kadar fazla tekrarlamış olurdu ki, tek bir hamlede kazığı bile yerinden sökecek kuvvete eriştiğinde artık o zincirden asla kurtulamayacağına emin olurdu. Armağan da aynı bu örnekteki gibi, çelimsiz bir çocukken babasının evde olduğu akşamlarda onu odasına çağırarak kemerini her çıkarışında, sırtına inmesine lüzum kalmadan çoktan yatakta yüzükoyun yatmış olurdu. Ne zamanki büyüdü, babasını belki de bir yumrukta yere serebilecek kuvvete geldi, o zincir çoktan kurtuluş umuduna dolandığı için bunu uzun yıllar yapmayı akıl edemedi.
Annesinin onu Nilgün Hanım'a gizli saklı getirmesi, sorunun ne olduğunu anlayana dek geçen yıllarda babası eşini çoktan ağır ilaçlara bağımlı hale getirmişti. Armağan'ın zaman zaman babasının iri parmaklarından kaçan çığlıklıklarını duyamayacak kadar derin uyurdu.
"Artık o çocuk değilsin Armağan. Genç, başarılı bir adamsın. Kâbus konusunda yardımcı..."
"Hayır. Kâbuslarımı konuşmak için gelmedim. Tahmin etmişsindir. Sebep bu olsaydı geçen haftadan yıllar önce kapını çalmış olurdum. Ben bu sikik kâbusları, annemin benim için katil olmasının bedeli olarak düşündüm hep. Ama Hasret... Onun babası... Kızını taparcasına seviyor ve kızı onun için canını vermeyi bir an bile düşünmez."
Nilgün, geçen hafta bahsi edilen kadını notlarının arasından bulmaya çalıştı. Gözüne ilk çarpan kadının isminin yanına yazdığı SAVUNMA? ÖVGÜ? kelimeleri oldu. Babasının tedavi masraflarını ödemesi tesadüf müydü yoksa evladını seven bir babaya yaptığı basit bir iyilik mi? soruları döndü aklında. Tam birini soracakken Armağan onu ağzı bir karış açık halde bıraktı. Öyle şaşırdı ki, ışık hızını sollayarak konu değiştirmesini psikoloji bilimine uygun biçimde yorumlayacak vakti dahi olmadı.
"Hasret çığlıklarımı duyup geldi ve ben onu kovdum."
"Çığlıklarını nasıl duydu? Birlikte mi kalıyorsunuz?"
Armağan, kendisine sınır konulduğunda ne kadar saçmalayacağının ufuk çizgisi görünmeyen bir örneği gibi, derhal su bardağına sarıldı. Kalan suyu tek dikişte içti ve ona hayretle bakan kadına dikti gözlerini. Söyleyecek çok şeyi olduğuna emindi, sadece hangisinden başlayacağına karar veremiyor olsa gerekti. Bir doktorun gözünde ne tür bir deli olduğu kendisine beyan edilmeden önce, Armağan onu gafil avlamayı umdu.
"Bu kişisel merakın mı, profesyonel görüşmenin bir parçası mı?"
"Kişisel merakım. Yeni tanıştığın bir kadını çığlıklarını duyma mesafesine yerleştirmen uzmanlığımı aşıyor."
Armağan, Hasret'le tanışma anından beri geçen birkaç haftada boyunu, karakterini aşan durumları da açık ederse, meraktan çatlayacak gibi görünenen doktoruyla ellerinde bir kase çekirdek, ertesi haftaya kadar ofisten çıkamazlardı. Onun sevgili eşiyle otuzuncu evlilik yıldönümleri de hiç olurdu.
"Evi yandı. Ben de birkaç günlüğüne onu misafir ediyorum. Hepsi bu."
"Peki neden odandan kovdun? Baban, yaşamamış olmanı dilediğim şeyleri sana yaşatırken tek isteğin annenin gelip seni kurtarmasıydı. Anneni asla suçlamadığını, ilaçlarla uyuşturulmadığı ilk anda babanın kalp krizi geçirmesine neden olacak şekilde onu zehirlediğini biliyorum." Nilgün Hanım hararetle, adeta genç adama çıkışır gibi onunla doktor-danışan sıfatından bir hayli uzakta tartıştığını fark ettiğinde sustu. Ama susma sebebi bunu fark etmesi değil, Armağan'ın kapıdan girerken söylediği ilk cümleydi. Ben de bu kadar erken sıçıp sıvayacağımı düşünmemiştim demişti. "Onu odandan kovduğun için pişmansın, değil mi? Armağan Karasu pişman olmak gibi insani belirtiler gösterdiği için, panik olmuş, ha?"
"Sorun da bu ya. Pişman değilim ama vicdanım da rahat değil."
"Neden? Sırf babası ona tecavüz eden bir şerefsiz olmadığından mı?"
"Çok ağır olmadı mı?"
"Oldu mu? Başına gelenleri hiç yaşamamış olmanı dilediğimi söylerken samimiydim. İki yıl boyunca, tıpkı şu an olduğu gibi karşımda hiç konuşmadan oturdun. Az çok tahmin ettim tabii ki, ama senden duymaya başladıktan sonra empati yapmak imkansızlaştı. O acıyı yaşayan bilirdi mutlaka. Ve sen yaşamıştın. Tam dokuz yıl bu odaya yeri geldi her hafta uğradın. Ben seni sadece baban öldüğünde mutlu gördüm ve ek olarak geçen hafta."
"Saçmalık. İma ettiğin şey o görgüsüz kadına aşık olduğumsa..."
"Hayır ima ettiğim şey bu değil. Ben ima da etmem. Ben senin Hasret'ten bir şekilde etkilendiğini ve parantez açarak söylemek boynumun borcu, ondan etkilendiğin için de birinin çıkıp bu saçmalığa son vermesini umduğunu düşünüyorum. Burada mesele aşk, kalp çarpıntısı değil ki. Belki onun baba sevgisinden, belki basit diye nitelendirdiğin birinin hayat mücadelesi ederkenki gücünden... buna zamanla karar verebilirim ancak sen ondan etkilenmişsin. Sebebi ne olursa olsun."
O sırada sürenin bittiğini haber vermek için öten saat Armağan'ın arayıp da bulamadığı bahaneydi. Anında ayaklandı. Doktorundan otur direktifi gelene dek çoktan elini kapı koluna atmıştı. El mahkum oturdu. Vedalaşmadan çıkma kabalığı bile üstünü örtmeye çalıştığı bazı duygularının habercisi değil miydi? İnsan yanının yaşamak için can attığı, yıllardır baskıladığı duygulardı bunlar.
"Sen de annen gibi oldum olası yardımsever birisin. Seni görmediğim yıllar içinde başarılarını, yardımlarını sürekli takip ettim ve benim oğlummuşsun gibi seninle gurur duydum. O dernek şu dernek seçmeden para yağdırmadığın insan yok. Ama hiçbiriyle özel olarak ilgilenmedin. Haksız mıyım?"
Armağan'ın kıpırtısız duruşu kadının haklılığını vurguluyordu ancak o bununla ilgilenmedi. Sabit tuttuğu bakışları, sopa yutmuş gibi dik dıran bedenine rağmen o, doğru noktalara baskı uygulayan parmakların altında yatıyormuş gibi tüm etleri gevşemiş hissediyordu. Gözlerini sımsıkı yumdu ve bu andan, histen kurtulmak istedi. Kapadığı gibi pişman olduğu, açmaya can attığı gözleri özerkliğini ilan etmiş gibi, beyninin bambaşka bir bölgesinin emrini dinliyordu sanki. Ve emir; kırmızı ojeli, kıpır kıpır ayak parmaklarını soluk almadan izlemekti.
"Armağan sana diyorum."
"Ne düşündüğün umrumda değil."
"O halde bana tekrar gelme. Eminim düşüncelerini umursadığın biri sana yardım etm..."
"Tamam. Lanet olsun tamam. Yeni mezun bir psikyatrın deney kobayı olmalıydım. Belki onu dilediğim gibi yönlendirebilirdim ama gel gör ki, alışkanlıklar kolay terk edilmiyor. Süremiz doldu. Haftaya görüşürüz."
"Aylık konuşmuştuk aslında."
"Senden bir hafta bile ayrı kalamıyorum, görmüyor musun? Her hafta arayıp sana randevu için yalvarmam hoşuna giderdi, değil mi?"
"Hımm, doğrusu evet."
Armağan belli belirsiz gülümsediğinde bu kez vedalaşarak kapıdan çıktı. Saat akşamın on biri olmuştu ve Armağan saatlerdir açtı. Yol yorgunuydu. Oradaki evine sürdü. Nöbeti devralan Eda saat başı bildiriminde oma dişe değer bir bilgi vermedi yine. Şehrin ücra köşelerinde olan villasına vardığında saat on ikiye geliyordu.
Hasret aynı saatlerde, odada pineklemekten sıkılmış halde mutfağa indi ve mutfakta harıl harıl çekmece karıştırmaya başladı. Saat on ikiyi geçtiğinde yaş alacaktı. Etrafında tanıdığı, sevdiği kimse olmasa da dilek hakkını geçirecek değildi.
"Evde yok yok ve aradığım şeyin olmaması da imkânsız."
Mutfakta açıp kapamadığı çekmece, dolap kalmayana dek araştırdı ancak tek bir mum bile bulamadı. Ayaklarını sürüyerek odasına geçmek için salondan geçerken yemek masasındaki devasa şamdanı fark etti. Antika şamdan, böbreğinden daha değerli olmalıydı ama Hasret'in o an ilgilendiği tek şey, içine oturtulmuş ağır, kütük gibi siyah mumdu. Güç bela onu yerinden çıkarttı ve ocağa koşup mumu yaktı.
İki elinin birbirine kavuşmadığı kalınlıktaki mum neredeyse tavana kadar alevini yansıtmış, gölgesini büyütürken o gözlerini kapadı ve sesli şekilde babasının yürümesi, güzellik salonu açabilecek kadar parayı helâl yolla kazanmayı ve hayatına girecek sonraki adamın Uygar gibi şerefsiz olmamasını diledi. Onun koca mumu yerinden çıkardığı anlarda, saat on ikiyi saniyeler geçerken Armağan'ın telefonu çaldı.
"Evet."
"Armağan Bey, önemli olmayabilir ama Hasret Hanım salondaki mumu şu anda mutfağa taşıyor."
Armağan hemen saatine baktı. Yeni bir günün ilk dakikasıydı ve Hasret de yeni yaşını bir başına kutluyor olmalıydı.
"Görüntüyü paylaş hemen."
Kulaklığını kulağından çektiği gibi cebinden telefonunu çıkardı ve Eda'nın o der demez paylaştığı görüntüleri izlemeye başladı. Hasret üstünde basit bir kot tişörtle, gözlerini kapatmış olarak dileklerini sıralıyordu. Basit istekleri bittiğinde gözlerini açtı ve mumum titreşen alevini, o anda ekranı onun yüzünü alacak şekilde büyüten Armağan'ın sanki yüzüne üfledi.