Ne söylediğinizi biraz da nasıl söylediğiniz belirler.
Jack London
Armağan'ın ters dönemeyeceği bir durumda Hasret nasıl, nerede kalıyordu sorgulama gereği duydu.
"Başına biraz daha mı masaj yapayım? Peki."
Eli saçlarına gittiği an Armağan onun ellerini tuttu. Tuttuğu gibi de çekti.
"Hayır. Devam etme artık. İşe geçmem gerek."
"Anladım. İlk masajını nasıl buldun? Tam olarak bitmedi gerçi. Sabah geç kaldığım için tekrar özür dilerim."
"Geç kalmadın, unuttun ve evet, bitmedi. Devamına gerek yok."
Hasret başını soktuğu delikten çıkaran ve onun yüzünü görebilmek için boynunu uzatan adamı, bir iki adım gerileyerek şüpheyle süzdü. Her zaman böyle mendeburdu ama çatık kaşlarına rağmen bu ablak yüz ifadesi tanıdıktı. Gerilmiş yüz hatları, olmayan kabızlığı nüksetmiş gibi zorlama bir surat, diğer tarafına dönememe...
"Senin pipin mi dikleşti? Bu yüzden mi dönemem dedin?"
Armağan, yüzünü sunak gibi boşluğa geri soktuğunda, biri başını gövdesinden o an ayırsa gıkı çıkmazdı. Onun giyotinde idamını bekleyen hallerine daha fazla kayıtsız kalamayan Hasret, kahkahasını koyverdi. Ve teklifsizce onun beline oturarak omuzlarını yeniden ovma dürtüsünü güçlükle bastırdı. Onu fazla zorlamış olurdu ve onun öfkesini üzerine çekmeye niyeti yoktu.
"Gerçekten tuhafsın. Erekte olmakta utanılacak bir şey yok ki."
"Konuyu kapatalım mı? Senden etkilendiğimi falan düşünme sakın."
"Hemen savunmaya geçtin ama hiç gerek yok. Elli, altmış yaşlarında müşterilerim var ve tamamen fizyolojik olan bu duruma takacak, her seferinde üstüme alınacak olsam işsiz kalırım. Çoğu, evli barklı, karısına sadık adamlar. Elbette benden etkilendiğiniz için olmuyor. Dert etme. Ben profesyonelim. İlk kez yaptırdığın için acemisin, alışırsın."
Armağan Alışmak mı? Sen çıldırmış olmasın demeyecek, bu açıklama onun için iyi miydi kötü müydü bilmiyordu ama sapık olarak yaftalanmadığı sürece akışına bırakacaktı. Kafasını kaldırıp hızla, yatakta oturur duruma geçti ve havluyu önüne kapadı. Durumu kadının alay konusu olmadan kendi lehine çevirmek istedi. Utangaç falan değildi, beklemediği bu fizyoloji dersi onu sınıfta bırakmıştı yalnızca. Tüm masaj boyunca gevşememişken son anda gırtlağından gelen ses, kendi ayağına taktığı çelme gibiydi. Biraz rahatsız olurum umuduyla kollarını kaldırıp gerindi ve otuz üç yıldır meğer kemiklerim iç içe geçmiş şekilde yaşamışım diye düşündü. Bu hissi sevmedi. O, kendisini rahatlatan insanlara alışık değildi.
Armağan'ın kollarını havaya kaldırması, koltukaltlarındaki tüylerden yayılan kaliteli deodorant kokusu Hasret için yutkunma sebebiydi. Gerilen kasları ise ayrı bir insanlık suçuydu. Hepsi bulundukları yerlerdeki konumunu koruyordu ve Hasret bir daha elli, altmış yaşındakilere dokunabilmek, ekmek parası kazanmaya devam etmek istiyorsa bu görüntüye fazla alışmamalıyım diye düşündü. Tam dudağını ısırmış, ellerini onun mermer görünümlü göğsüne dokunmak için yönlendirmişken yine onun sesiyle kendine geldi.
"İçimi soğuttun, sağ ol."
Geçen iki saniye değilmiş de iki asırmış gibi, en fenası da hiç erkek görmemiş gibi şuursuz hareketlerine bir son verdiği için Armağan'ı öpebilirdi.
Öpme bir zahmet. Adam çifte atmadı, elleriyle boğacak eğer dokunursan diye aklından geçti ama özüne dönmüştü artık. İstediği adamı içine alabilecekken bir taşla sevişecek değildi. Kendine yakışır biçimde yanıtladı onu.
"Zavallı, küçük, buzdağı. İçin takribi eksi kaç dereceye düştü?"
"En azından aramızdan biri eğleniyor. Gerçekten gitmem gerek. Çıkmadan hızlı bir duş alacağım. Sen de buradaki banyoyu kullanabilirsin. Ve dediğim gibi bir süre kalabilirsin."
"Uzun bir duş iyi gelir. Teşekkürler ama kalıp ne yapacağım ki? Sen şimdi giderken beni bara bıraksan, sonra eve geçerken tekrar alsan olur mu? Dokunduğum her yerin gibi malum yerinin de taş olması aramızda sorun olmaktan çıktığına göre, masajı akşam tamamlayabilirim."
Armağan, erkekliğini yönetemediği gerçeğini ihmal, zihnini yönetebildiği lüksünü idrak ederek, bir süre Hasret'in kurduğu uzun cümleyi çözümlemeye çalıştı. Onunla evden çıkıp tekrar yine onunla eve girmek istiyordu galiba. Teklifi yanlış anlamış, yatılı misafir olmayı düşünmüyordu.
"Benim bahsini ettiğim..." iki elinin işaret ve orta parmaklarını nefret ettiği tırnak işareti şekline soktuktan sonra devam etti. "...'kalabilirsin' eylemi burada yaşayabilirsin anlamındaydı. Bar yerine burada uyuyabilirsin."
Hasret, her masaj sonrası yaptığı gibi alışageldiği çabuklukla müziği kapatıp yağları düzenlerken teklifin kapsamını ve kimden geldiğini anlar anlamaz dikkatini Armağan'a verdi.
"Sen ciddi misin?"
"Beni gördüğün iki seferde de gözüne şaka yapmayı seven biri olarak mı göründüm?"
"Tövbe tövbe, estağfurullah. Allah günah yazmasın. Daha neler?"
"İyi o halde. Ne çok konuyu açıklığa kavuşturduk. Ne diyorsun?"
Hasret, onunla cinsel anlamda ilgilenmeyen, hatta dokunuşlarından hoşlanmayan bir adamın evinde ne denli güvende olabileceği konusuna takılmadı bile. Zihni vahşi doğada bir hayvanmış gibi 'savaş ya da kaç' içgüdüsüyle hareket etmeye zahmet etmemişti ki. Kalbi korkudan hızla atmıyordu, üstüne üstlük olumlu düşünmek, teklife en baştan siktiri çekmemek için belli başlı göstergeler vardı.
Bunlardan birincisi sokakta saldırıya uğradığında onu kurtaran bu zat'ı buzdağıydı. Sırf onu eve atıp aynısını kendisi yapmak ister miydi?
İkincisi karizmatik, geniş omuzlu, kas yığını, parasının hesabını bilmeyen bu iri adam, onu gösterişli villasında, siyah ve soğuk saten çarşaflar üstünde, alnına silah dayayarak zorla(!) becermek istese ve Hasret zorla(!) kabul etse ne kaybederdi?
Yine de sırtına hançer yemediği, yangınlar içinde kalmadığı şanslı bir günde olup olmadığını iyice anlamak istedi.
"Yeni bir yardım kampanyası mı başlattın? Niye bana durmadan yardım ediyorsun?"
"Teklifimi henüz kabul etmedin. Bu nedenle durmadan yardım ettiğim falan yok. Evsiz kaldığını dört gün önce haber verseydin, o an teklif ederdim."
"Bu teklif biz buraya gelirken aklında mıydı peki? Beni bir otele de yerleştirebilirdin. Niye kendi evin?"
"Senin bu otel merakını anlamam mümkün değil. Kendim kalmadığım bir yerde misafirlerimi de ağırlamam. Ben odama çıkıyorum, ihtiyacın olan şeyleri buradaki duşta bulabilirsin. Kararını da işin bitince bildirirsin."
Armağan belinde havlusuyla hızla odadan çıktı ve onu düşüncelerle dolu bir kuyudan taş çıkarmaya mecbur bıraktı. Neyi düşünecekti, düşünmeli miydi, daha en baştan çıkmaza girdiği bir düğümü belki sıcak bir banyo çözümlemesine yardımcı olurdu.
Bu banyoya öyle çok ihtiyacı vardı ki, çoktan tepeden dökülen suyun altında yerini almalıydı. Fakat Armağan çıktığından beri sanki onu orada bekleyen dev bir ifrit varmış gibi ufak banyoya ilk adımını atarken temkinliydi. Onun yatılı misafirlik teklifine atmayan kalbi, şimdi kulağa deli saçması gelebilir, bedenini terk etmek istermişçesine hızını artırmıştı. Nihayet banyoya girdiğinde soyunmadan önce kapıyı kilitledi ve huyu olmadığı halde birkaç kez kontrol etti.
"Uf! Ne oluyor ya?"
Aslında olan belliydi. Daha önce ne kimsenin evine masaja gelmiş ne de başkasının evinde duş almıştı. Bir çalışıp iki bozulan, evini yakıp küle çeviren şofbene rağmen geçen gün barda iki dakikada aldığı duşu saymazsa, daima evinde yıkanmıştı.
"Oldu olacak, benim olmayan banyoda duş alamam, temizlenemem de Hasret. Üzüm üzüme baka baka da yani... Bu kadarı da fazla."
Kendi kendine konuşarak, gülümseyerek, ufacık banyoda bile bir dükkan şampuan, sabun, jel barındıran kabin içindeki nişe göz atarak duş başlığını çevirdi. Sıcak su akmasını beklerken soyunabilirdi. Soyundu da. Yalnız küçücük bir pürüz vardı ki, başka pedi yoktu. Şanssızlıklar peşini bırakmadığı sürece buhar dolan banyo bile gevşemesine müsaade etmeyecekti. İç çamaşırını bir kez çıkarırsa o şekilde onu tekrar giyemeyeceğini biliyordu. Yine de bir umut, lavabonun altındaki dolaba baktı. Hiç kullanılmamış gibi yumuşacık görünen, üst üste dizili dört havlunun yanında geniş bir sepetin içinde pek çok tek kullanımlık paket vardı. Kulak çubuğu, makyaj temizleme pamuğu, bone, terlik, dış fırçası, ped... Ped.
"Yuh! Bu zamana dek şanssız olduğumu düşündüğüm her an için senden özür dilerim Tanrım. Talihimin kutuplarda dönmesine içerlediğimi sakın düşünme. Sadece... Belki... Aynı şansı beni iliklerime dek ısıtacak bir adamla da tekrar edersen çok makbule geçer. Amin."
Pedi yeni doğmuş evladı gibi bağrına bastıktan, eskisinin yerine hazırladıktan sonra ısınması için suyu beklemesine gerek olmadığını sauna gibi olan duşun içine girdiğinde bir kez daha anladı. Sırtına dökülen her bir damla Armağan'ın gevşemesi için yaptığı masaj kadar etkiliydi. Her ne kadar o, masajdan hazzetmemiş gibi görünse de istisnalar kaideyi bozmazdı ve Hasret elinin şifasına övgüler yağdıran kalan müşterilerinin dediklerini dikkate alıyordu o anda. Tam üç buçuk yıldır, böylesine sıcak suyla yıkanmamıştı. İstanbul'a geldiklerinde tuttukları, şimdilerde küle dönen ev, o zamanlar en az yirmi yıllıktı ve haliyle şofben de evle akrandı. Nazlı nazlı ılıttığı suya şükrederken daha fazlasında gözü olmamıştı. Ve maalesef ısıya alışan bedenini, lav dökülüyormuş gibi gelen sudan çıkarmak istemeyişi geçmiş yıllarına hakaret gibiydi. En kötüsü de insan iyiye, güzele ne de kolay alışıyordu.
"Tuttuğum evin doğalgazlı olmasına özen göstereceğim. En azından sıcak banyo yapabilmeliyim."
Saçlarını birkaç kez şampuanlamak, en az aromatik yağlar kadar kaliteli ve güzel kokan duş jeliyle yıkanmak Hasret'e kendini cennette hissettirdi. Basit insanların basit zevkleri olur derler ya, sıcak bir duştan, oraya kök salmak isteyecek kadar haz duyduğu için onu kim suçlayabilirdi?
Ya da bu soru belki de şöyle sorulmalıydı. Babasının sağlık giderlerini karşılamak adına gece gündüz çalışan bir genç kız, hayattan daha fazlasını isterse açgözlü mü sayılırdı? Duvara sırtını verip aklının girdaplarına kök salmış bu düşünce, içten içe yerini beğenmiş dallanıp budaklanırken burada kalmanın ona iyi yönde etkilemeyeceğinin farkına vardı. İki gün önüne gelecek hazır yemek, kuş tüyü yatak, bu sıcak duş bile, yarın sokağa çıkıp ev aramasının önüne geçebilecek kadar cazipti.
Türlü düşüncelerle, rahatlayan kaslarıyla, gözleri kapalı halde suyun altında ne kadar kaldığını bilmeden geçen sürede kapı tıkladı. Gerçek dünyaya dönüş yapmak zorunda kaldığı o anda ağladığını fark etti.
"Hasret iyi misin? Yirmi dakikadır seni bekliyorum."
"Bir dakika?" Çoktan temizlenmişti aslında. Hemen suyu kapadı ve çıkardığı havluya sarındı. Kapıyı yalnız başı görünecek şekilde araladı. "Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Sen ne çabuk hazırlandın?" Armağan sabah gördüğünden bile daha taze, temiz, iyi görünüyordu. Bıkkın gelen nefesinin arasında yirmi dakikadır onu beklediği lafını cımbızladı sözlerinden. "Senin duşun kaç dakika sürdü ki?"
"İki. Kalmayı düşünüyorsan benimle gelmene gerek yok. Ama gideceksen hazırlanmanı bekleyecek vaktim de yok. Gitmek istersen bana mesaj at. Hasan beni bıraktıktan sonra, seni almak için eve döner."
"Teşekkürler. İyi olur. Bu aralar paramı hesaplı kullanmam gereken bir dönemdeyim. Şey, bir şey soracağım. Asistanın kadın mı?"
"Evet."
"Ben dolaptaki hijyen ürünlerinden kullandım. Her şeyi düşünen biri, kadın olabilirdi zaten."
"Buradan nereye varacaksın bilmiyorum ama asistanım benimle çalıştığı dört yılda bu kadar övülmemiştir. En iyisi zam yapayım."
"Süper. Aslında şuraya varacağım. Teklifini, içlerinden bir ürünü kullanana dek kafamın içinde yankılanan pek çok felaket tellalı aptal Hasretçiklere rağmen kabul etmeyi düşünmüştüm ancak o ürün aklımı başıma getirdi."
"Aklın başında olunca bu ev yerine barda yatmayı mı tercih edersin genellikle."
"Hayır, aklım başımda olunca senin bir sevgilin olduğunu hatırlar, eve sık gelen giden biri olduğunu düşünerek burada kalma fikrine sıcak bakmam."
Armağan'ın cebindeki telefonu belki yirminci kezdir titreşiyordu ve geç kaldığı toplantı için çoktan evden çıkmak yerine karşısındaki kızıl saçları nemli kadının ağzından çıkacak eveti bekliyordu. Garantici yanını kendine benzetse de, olur olmadık anda hortlaması bezdiriciydi.
"Şu sıralar eve sık girip çıkan birisi yok. Hatta ev yeterince büyük. İstemezsek birbirimizi görmek zorunda değiliz. Geciktim. Ve bu da sık yaptığım bir şey değildir. Mesaj atarsın. Alo?"
Hem konuşup hem masaj odasından çıkmış Armağan'ı mevcut havlulu giyimiyle takip etmek istemese de buna mecbur kaldı. O da peşinden gitti. Armağan koridoru dönüp merdivenlere yöneldiğinde Hasret eliyle tuttuğu havlu, aklında bir kalma bir gitme düşüncesinin yenişemediği çalkantılı ruh haliyle onu kızdırmaktan korkuyordu. Yine de eli tırabzana değdiğinde seslendi.
"İki gün..."
"Bir dakika bekle." Telefonu kulağından çekerek devam etti. "Ne? İki gün ne Hasret?"
"Arkadaşım Vildan memleketine gitti. Benim de bu hafta sonu barda izin günüm. İki gün kalabilir miyim?"
Daha fazlasını zaman gösterecek olsa da, rahata, refaha alışmak belirsiz geleceğinde ilk tercihi olmazdı. Her ev Fatma Teyze'nin yirmi küsur yıllık, doğalgazı olmayan, üç kuruşluk kiralı evine benzemezdi ve çıtayı birden bu seviyeye çıkarmak işine gelmezdi.
"Teklifime soruyla mı karşılık veriyorsun?"
"Ya sen ne kab.. kab... kabzımal bir adamsın. Teşekkür ederim. Şimdi seninle mi geleyim?"
"Deniyorum ama etrafımda daha az kelimeyle daha net konuşabilen insanlar olduğundan seni anlamakta zorlanıyorum. Barda işin yok, kalmayı kabul ettin. O halde ne diye benimle geleceksin? Üstelik senin hazırlanmanı bekleyecek fazladan bir saniyem bile yok."
"Belki evini sırtlanıp seni dımdızlak ortada bırakacağım. Akşam işten eve bir gelmişsin, o da ne? Ev tam takır kuru bakır. Yerinde yeller esiyor. Antikalar, varsa kasadaki para, altın, mücevher hepsini toplayıp götürmüşüm. Nasıl güvenebilirsin ki?"
Söylediği anda pişman olduğu, saçmalamamak için geç kaldığı, en fenası da Armağan'ın başını hafif yan yatırıp bu aptal ne konuşuyor acaba diye baktığı anın devamı kendisi için utanç hanesinde, koca bir anı olarak yer bulacaktı.
"Evimi soymayı mı düşünüyorsun?"
"Asla böyle bir şey düşünmem."
"İyi. Sorun çözüldü. Ben çıkıyorum. Ayşe Abla'yı mutfakta bulabilirsin. Her ne saçmalayacaksan biraz da o çeksin seni."
"Bana inandın mı?"
"Senin güven problemin falan mı var?"
Hasret hınçla arkasına döndü ve kaybolmamayı umarak giysilerini bıraktığı odayı bulmaya gitti. Tabii güven problemi vardı, olmasa hatrı kalırdı. Güven satın alınacak bir şey olsa Hasret işsiz kalırdı zaten. Uygar ondaki iyi, kötü tüm duyguları yerle yeksan etmiş, var olanlarla da işte böyle Armağan gibiler alay ediyordu. Banyoda hırsla saçını tararken baktı yoluyor, sakinleşmeye çalıştı. Bardan çıkarken giydiklerini yeniden giymeyi arzu etmese de, elindekiyle yetinmeyi yıllar önce öğrenmişti. Tam banyoda işini bitirip çıktığında Ayşe Hanım da odaya giriyordu.
"Hasret Hanım, ben kahvaltıyı hazır ettim. Armağan Bey aç olduğunuzu söyledi."
"Çok biliyor Armağan Bey. Aç değilim ama çayın varsa içerim."
"Saçınızı kurutmayacak mısınız?"
"Hava ılık, kendiliğinden kurur."
Kendisinden bile daha kısa olan Ayşe Hanım ona bembeyaz dişleriyle gülümseyip önünden yürümeye başladı. Geçtikleri her yer film setinden fırlamış gibi, ne gözü yoran ne bomboş bırakılmış yeteri kadar pahalı mobilyayla dekore edilmişti. Evin bazı köşeleri, sahibinin soğuk görüntüsüne zıt pastel tonlarda objeler, el emeği danteller ve işlemelerle süslenmiş pek çok yastıkla renklendirilmişti.
"Bunları Armağan'ın annesi mi yaptı?"
"Öyleymiş."
"Sen bilmiyor musun?"
"Ben dört yıldır onun yanındayım. Annesi öldükten sonra işe başladım yani."
"Anladım."
Mutfak, salondaki sıcaklıktan pek nasiplenmemiş dolaplar, mermer, yemek masası dahil bütün halinde üstüne kar yağmış görünümdeydi. Yok yok bir kahvaltı masası aç değilim dediğine onu pişman edecekken kadın anlayışlı biçimde ona baş köşeyi gösterdi. Hasret buna minnet duydu çünkü yolculuk, masaj ve epey uzattığı banyo onu acıktırmıştı. Mis gibi tarçın kokulu rezene çayı önüne konduğunda az kalsın itiraz edecekti ancak çimil çimil ağrıyan karnı için bitki çayı kesinlikle daha iyi bir seçenekti.
"Teşekkür ederim."
"Afiyet olsun. Akşam için istediğiniz bir yemek var mı?"
"Günlük rutini bozmayayım. Ben iki gün kalacağım sadece."
Al işte. Aklından geçenler sihirli bir değneğe çarpmış gibi bir bir gerçekleşirse, nasıl kaldığı yerden mücadele edecekti. Babasının aylık ödemesi yapılıyordu. Ve... ve...
Ee başka diye geçirdi Hasret içinden. İki gün kalacağı yerde ev yemeğine alışacaksa işi vardı kendisiyle. Daha yangında giden parayı gıdım gıdım biriktirecek, kim bilir kaç günde başını sokacak bir ev bulacak, o evin içini döşeyecek ve tüm bunları yaparken çalışmaya devam edecekti. Hayat ne getirirse getirsin mücadele her daim vardı.
"Devam ediyor musunuz?"
Daldığını kadının sorusuyla anlayan Hasret başını salladı. Uygar gittiğinden beri iştahı da onu terk etmişti ve Giray'ın dediği gibi üfleseler uçacak kadar zayıflamıştı. Ayakta kalacak kadar yemekle idare ediyordu. Kadın ortalığı toplamaya başladığında günün geri kalanında onun gösterdiği odada kaldı. Maddi konuları düşündüğü yatak bir süre sonra onu içine çeken bataklık gibi sardı ve uykuya dalması gecikmedi. Penceresinin önünden gelen araba sesine uyandığında hava kararmış, yatağın karşısındaki duvarda yer alan saat akşamın sekizini gösteriyordu.
"Nasıl bu kadar uyumuşum? Gece uyumam bu kadar."
Yataktan fırladığı gibi bahçeye çıktı ancak Armağan'ı göremedi. Tanıdık bir yüz görme hevesi sönünce de havuza bakmaya başladı. Bir ara onun birilerine emirler yağdırdığını duyar gibi olsa da dalgalanan havuz onu hipnotize etmiş gibi yerinden kımıldayamadı.
Ankara'da kullandığı havuz da böyle olimpikti ve liseye kadar pek çok yerel madalya kazanmıştı. Hocası yüzmede yetenekli olduğunu, şans verilirse ülkeyi bile temsil edebileceğini söylemişti. Babasının yüzündeki gurur Azrail canını almaya geldiğinde çıkardı ancak aklından. Tabii şans verilir miydi, Hasret alır mıydı bunu öğreneceği zaman lise ve üniversite bitmiş, babası da bir süre sonra kaza geçirmişti. Hatırladıkları serin havayla birleşince tenini ürperdi ve kollarını bedenine sardı.
"Üşüdüysen, üstüne yukarıdan battaniye al istersen."
"Ay! Kusura bakma, havuza daldım."
Armağan bir an onun kupkuru üst başına baktı. Dalmak eylemine uygun şartları taşımadığına şaşırmıştı.
"Yani seyre dalmışım. Yüzmeyi çok severim. Severdim. Uzun zaman oldu kulaç atmayalı."
"Dilediğin zaman kullanabilirsin. Hava serin ama su otuz derecenin üstünde. Üşürüm diye korkma."
"Teklifin için teşekkürler ama bikinim yanımda değil."
Bir de regliyim ama bunu es geçeceğim diye düşündü.
"Nasıl geçti günün?"
"Tüm gün uyumuşum. Araba sesine uyandım."
"Barda rahat edemediğin sır olmaktan çıktı."
"Haklı olabilirsin, yatak çok rahattı. Teşekkürler."
"Önemli değil. Yeni uyandığına göre yemek yemedin değil mi?"
Hasret başını hayır anlamında sallayınca bu eve yiyip içip yatmak için gelmediğine ikna olmaya çalışıyordu. Kendini bir yerde işe yaramaz hissederse orada durma fikrine bile katlanamazdı. Sabahki masajın devam bölümünü çekmek için Armağan'ın onayını isteyince yemekten sonra bakarız cevabıyla ödüllendirildi. Bakarız demek kendi babasından bir şey istediğinde yüzde doksan dokuz evet anlamına gelirken Armağan cinsi için alt yazı gerekiyordu. Neyse ki, yemekten sonra da ısrar edebilirdi.
Ve o andan sonra Armağan'la mutfakta değil, salondaki büyük masaya hazırlanmış yemek için masanın dar iki ucuna yerleştiler. Aralarındaki mesafe üç yüz metre civarıydı ve bu elli yıllık evli, çocuklarını evermiş, birbirlerinden bıkmış çift halleri Hasret için fazla tirajikomikti. Ayşe Hanım servisi yaptıktan sonra çekilince Hasret tabağını alarak onun soluna geçti.
"Hayırdır, ne tiyatro çeviriyorsun yine."
"Sandalyemde su çıktı."
"Bir de komik ki, sormayın gitsin."
Alt tarafı haşlama et, patates, havucu bile bıçakla keserek yemeye ara vermeyen adamı taklit etmek, Hasret'e tüm gününün boş geçtiğini unutturmaya başlamıştı bile. Yemek sessizdi belki ancak onun içinden geçenler masada yer alan diğer on sandalyeye sığmazdı. Tabağındakileri ayıp olmasın diye güçlükle bitirdiğinde Armağan'ın halen takım elbiseli olması Hasret'e garip geldi.
"Üstünü değiştirmeyecek misin? Aa ama gerçi masaja geçerken nasılsa soyunacaksın. İç çamaşırın kalacak mı bu kez de?"
"Nerede yüzdün?" Hasret anlamayınca ekledi. "Yüzerdim dedin ya."
"Ha! Ankara'da orta okuldan liseye kadar sürekli, sonrasında ara ara yüzdüm. Öğrenmek için başladım ama çok sevdim."
Ayşe Hanım kahve getireceğini söylediğinden beri salonun bir duvarını kaplayan, havuzun ışıklandırmasını olduğu gibi perdesiz cama yansıtan pencerenin önünde aşağı bakarak yan yana dikiliyorlardı.
"Burada da yüzebileceğin yerler var. Oteller mesela..."
Kendine ait olmayan her imkandan küçümseyerek bahsetmesine alışan Hasret omuzlarını silkti. Bahsettiği otellerde yüzmek için kazandığı paradan ayıracağı bir kısım hiç olmamıştı. Kendine lüks namına layık gördüğü tek şey daha canlı kızıla boyadığı saçları, ara sıra gittiği aynı kuaförde, Uygar geleceği zaman yaptırdığı ağdadan fazlası değildi.
"Geçen zamanı boş ver de, seni tanıdıktan sonraki mottom, kendime ait olmayan bir havuzda yüzmemek üzerine şekillendi. Bu da demek oluyor ki, cennet için çok çalışmam gerek. Şanslıysam ancak orada bana ait bir havuz olur."
O andan sonra dikildiği yerden adımları hızlanan Armağan bir an geriye baktı ve bu Hasret için takip işaretiydi. Masaj yapacakları odaya gittiklerini sandığı için, gözlerini daha önce kaçırdığı detaylarda gezdirmekte sakınca görmedi. Ama fazladan bir kat çıkarak üçüncü kata geldiklerinde, devasa kanatlı kapının iki yana açılmasıyla kendini mağaza görünümlü bir gardırobun önünde bulmayı beklemediğinden ilk tepkisi nefesini tutmak oldu. Devamlı yanıyormuş izlenimi veren pek çok spot, türlerine göre ayrılmış onlarca raf ve askıyı dolduran kıyafetleri ışıl ışıl gösteriyordu. Armağan her detayını ezbere bildiğini gösteren adımlarla bir çekmece duvarının önüne gitti ve alttan üçüncüyü açtı.
"Burada seveceğin bir şeyler olabilir. Bir bak istersen."
Armağan bir general, Hasret onun emir eri gibi neyi sevebileceğine bakmaya gitmişken içindekileri gördüğünde hayreti arttı.
"Bikini mi bunlar?"
"Mayokini falan da var sanırım."
Hasret eline aldığı bir tanesini incelediğinde etiketi üzerinde olan el kadar kumaş parçasının haftalık maaşı kadar olduğunu fark etti. Canını acıtmaktan korkar gibi usulca yerine bıraktı onu. Gözleriyle taradığı derin çekmecede, hepsi yepyeni, etiketi üstünde, renklerine göre kaba bir hesaplamayla en az on beş tane bikini, mayo artık her neyse ondan vardı. Bakışlarını diğer taraflara çevirdiğinde buranın bir kadına ait giyinme odası olduğu su götürmezdi.
"Sevgilin onun kıyafetlerini giymeme sıcak bakmaz bence. Ben olsam giyen kişinin saçını başını yolardım."
"Ben kullanabileceğini söylüyorum."
Bir bikini üstünün maaşı kadar olduğu odada diğer elbise, ayakkabı ve çantaların Armağan'a kaça patladığına kafa yoracak değildi. Kız arkadaşı her kimse şu sıralar araları büyük ihtimalle bozuktu. Eve gelmediğine, kıyafetleri kendisine peşkeş çekildiğine göre fena kavgalı olmalıydılar. Neyse ki, bu Hasret'i alakadar etmezdi. Çekmeceyi kapatıp ona döndü.
"Teşekkür ederim. Havuza girmeye karar verirsem denerim. Masaja geçelim mi?"
"Benim çalışmam gerek. Kahveyi de orada içerim. Sen keyfine bak."
Armağan başka tek laf etmeden koridorun sonundaki odada kaybolunca onu sabaha kadar tekrar göremeyeceğinden emin oldu. O da kahvesini alarak havuz kenarına indi. Garip, iç üşüten bir Mayıs akşamıydı. İnmeden battaniye almadığına pişman oldu. Kahvesini dişleri takırdaya takırdaya içmekten eşsiz manzaranın tadını bile çıkaramadı. Fincanı mutfağa bırakarak yatılı kaldığını öğrendiği yardımcıya teşekkür etti ve doğruca odasına çıktı. Armağan geldiğinde odadan çıkarken orada olmayan bir pijama takımı yatağın üstünde, kutu içinde onu bekliyordu. Madem burada kalmayı kabul etmişti, iki gün prensesçilik oynamakta ne sakınca olabilirdi. Telefonunu eline aldığında Giray'dan gelen çağrılar ve nerede olduğunu soran endişeli mesajlarla karşılaştı. Sonuçta barında kalmasına müsaade eden adama borçlu sayılırdı ve ertesi gün cumartesi olduğundan ona mesaj attı. *Bir arkadaşımda kalacağım. Beni merak etme. Pazartesi görüşürüz.
Giray, Vildan'ın şehirde olmadığı bir anda hortlayan bu arkadaşı merak etse de onun velisi gibi üstüne gidecek, hesap soracak değildi. Giderdi, sorardı ancak Hasret dediği gibi daldaki kuştu. Onu kafese kapatmaya gücü yetmezdi.
İyi bir çalışan olarak patronunu bilgilendirdikten sonra geniş odada biraz dolaştı. Banyoyu inceledi. İlk ve tek girdiği masaj odasından sonra burası ona devasa geldi. Ve fark ettiği bir diğer ayrıntı da ayna görünümlü bir kapının, Armağan'ın onu bir saat önce soktuğu giyinme odasına açılmasıydı.
"Vay vay vay. Demek ki tek eşlilik sana göre değil Armağan Bey. Eve attığın tüm kadınlara tahsis ettiğin oda burası ve haliyle de kıyafetler hepsi için yepyeni. Paranın kudreti işte."
Hazır o odayı keşfetmişken o an görgüsüzlük yapmamak için bakmadığı askıları, rafları uzaktan incelemeye başladı. Hala dokunmak için kendinde hak görmüyordu. Sonuçta burada onunla sevişmek için bulunmuyordu. Tüm bunlar onu yatakta tatmin eden kadınlara özeldi.
Geldiği gibi tekrar odaya döndüğünde üşüme nöbeti geçirir gibi titriyordu. Hafiften karın ağrısı, ilaveten baş ağrısı da cabasıydı. Saat henüz on iki olmamışken banyoda biraz oyalandı, ardından yatağa girdi ve üç saat sonra uyanacağı, rahatsız bir uykuya daldı.
Duyduğu yüksek bir sesle, saat üçe gelirken uyandığında perdenin hareketi onu neredeyse karşı duvara zıplayacaktı. Camın açık kaldığını fark etmemiş, yağan yağmurun getirdiği rüzgârı da iyice yemişti. Ama kulağına çalınan sesler bambaşkaydı. Biri işkence çekiyordu sanki. Odadan çıkarak, uyku semesi halde, elleri ağrıyan kasıklarında, sesin geldiği tarafa yöneldi. Armağan'ı en son girerken gördüğü odanın yan tarafına geldiğinde kulağını kapıya yasladı. Sesin kaynağını bulması kolay olmuştu. Onun kabus görüyor olma ihtimalini varsayarak kapıyı usulca açtı ve gördüğü manzara az kalsın dilini yutmasına sebep olacaktı. O buzdağı görünümlü, kapı kadar geniş omuzlu iri adam gitmiş, suyu çekilen bir şeftali gibi büzüşüp kalmıştı.
Kendi odasının iki katı büyüklüğündeki odayı geçerek onun yatağına ulaştığında tek amacı onu tutsağı olduğu girdaptan azat ederek uyandırmak, gerekirse okşayarak sakinleştirmek, isterse yanında uzanarak biraz olsun ısınmaktı.
Elini saçına değdirdiği anda, daha adını bile söyleyemeden bileğini kırarcasına tutup döndüren Armağan, dolunayın aydınlattığı odada ona davranışlarından mesul olmayan bir kurt adam gibi bakıyordu.
"Aaaah! Bileğim acıdı."
"Ne yaptığını sanıyorsun sen? Yatağımda ne işin var?"
"Ben... seni uyandırmak için..."
"Bu yönde bir talebim mi oldu benim?"
"Hayır, hayır beni... sen yanlış anladın sanırım. Ben üşüyordum ve biraz da ısınmak..."
"Neyi yanlış anlamış olabilirim tam olarak? Gecenin bir körü yatağımda, ısınmaktan bahsediyorsun. Bu tarz bir memnuniyeti talep edeceğim kişi sen olmazsın. Her erkek seni beğenmek, istediğin vakit seninle yatmak zorunda mı? Belki ben seninle yatmak istemiyorum. Belki ben bugüne dek yattığı adam sayısını bilmeyen bir kadınla birlikte olmak istemiyorum. Hem sen nasıl cinsel açlıkla cebelleşiyorsun ki, bir gece biriyle yatmayınca..."
Kaçamadığı gerçekler üzerinde öyle yoğun bir baskı oluşturuyordu ki, gözlerini kör eden acıdan biraz kurtulabilse, taktığı at gözlüğüne rağmen başını biraz çevirse, tam karşısına denk gelecek kadının gözlerindeki anlamı çözmesi mümkün olabilirdi. Alnında boncuk boncuk biriken terleri boştaki eliyle silerken, diğer elindeki bileği serbest bıraktı. İleri gittiğini fark ettiğinde duraksamakla yetindi. Devam etmeden önce pilesini çıplak gövdesine çekti.
"...özür dilerim. Ne yaşadığın yalnız seni ilgilendirir. Seni yargılamaya hakkım yoktu. Sadece... lütfen, masaj yapmadığın zamanlarda minik ellerini benden uzak tut. Şimdi rica ediyorum odana git."
Hasret, taramalı tüfek gibi saydıran, onu dinlemeyen adama kızmak şöyle dursun kızdığı tek kişi kendisiydi. Biraz olsun ısınamadan daha beter titremeye başladı. Dişleri birbirine vururken, kemikleri dökülecekmiş gibi ağrırken yataktan inmeye çalıştı. Haksız yere işittiklerinden sonra anıra anıra ağlardı aslında, velev ki öyle böyle üşümüyordu, hala dökülmediklerine göre gözyaşları da göz pınarlarında donmuş olmalıydı.
"Hasret, sen titriyorsun." Bir elini kadının yeni fark ettiği, ateşten kıpkırmızı olmuş yanağının üzerine örttü. "Ateşin var senin."
"Evet, zeka küpü. Uykumdan titreyerek uyandım. Odamdaki cam açık kalmış. Gündüz saçımı kurutmadan saatlerce uyumuştum. Ondan herhalde, kat kat örtündüğüm halde bana mısın demedi. Tekrar uyuyamadım. Dönüp dururken senin çığlıklarını duydum. Yapma, acıyor diye bağırıyordun. Yanına uzanıp hem seni sakinleştirir hem de biraz ısınır odama öyle geçerim demiştim. Hata bende, buzdağının yanında ısınmayı hangi sivri zekalı biri düşünür ki?"
Armağan kabusunu hatırlıyordu. Hasret onu uyandırana dek gerçek olduklarına yemin edebilirdi.
"Ben, bunu bilemezdim."
"Bilseydin bedeninden yayılan ısıyı paylaşır mıydın? Sanmıyorum ama önemi de yok. Zaten o soylu çükünü içime daldırmayacağının müjdesiyle şimdiden ısınmaya başladım. Neme lazım bir hata yapıp beni becerirsin sonra da hastalık kaparsın. Malum yattığım adamların haddi hesabı yok. Rahatsız ettim, kusura bakma. İyi geceler."
"Hasret..."
Kollarını bedenine sarmış, ağır adımlarını zeminde sürüyerek odadan çıkmasını izlemek Armağan için işkenceden farksızdı. Kendi bitkin, yorgun, çaresiz hali gözünün önüne geldi. Yıllar önce bitmiş olan ne varsa yer yarıldı ve tepetaklak olan anıları geldi onu buldu. Her gece bulduğu gibi... Sabaha dek süren kabuslarla her zaman kendisi baş ederdi ve uyandığı gibi de bir daha gözünü kapamaya korkardı. Gün onun için yirmi dört saatten uzun gibi yaşadığından, ya yüzer ya spor yapardı. Ama geçmişte, kendi odasına yollandığı öyle gecelerde, bacaklarını birbirine kapatamaz, can acısından uyuyamaz, babası tekrar onu yanına çağırmasın diye sessizce dua bile edemezdi. Ettiği hiçbir dua kabul olmadığında, yanlış dua ettiğine kanaat getirdiği bir akşam vazgeçmişti o işten. Arapça bilmeyen bir çocuğun ne söylediğinden ziyade nasıl söylediğine takılan bir Tanrıya Türkçe yakarışı yıllar boyunca yerine ulaşmamıştı.
Ve şimdi geçmişin hıncını çığlıklarını duyarak ilk kez onu kurtarmaya gelen bir kadından çıkarmıştı.