Geri dönmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Nazım Hikmet
Büyük ihtimalle hisli şairlerin, üstadların yaşanmışlıkların ardından sarf ettiği pek çok cümle kişileri ifade ediyordur. Kişilere ithaf edilmiştir. Okumaya ayırabildiği sınırlı sürede aklında kalan pek çok dize, is kokan beyninde nefes almaya çalışırken Hasret eve gelen polislere verdiği ifadenin ardından salonun simsiyah zemininde bağdaş kurmuş oturuyordu. Ve sahibi olmasa da geri gelmesi mümkün olmayan bu evi nasıl unutacağını düşünüyordu. Tarihe ismini yazdıran ünlü isimlerin, sevdiklerine yazdıklarını, Hasret bu cansız dört duvara ithaf ediyordu ve iş çıkışı gelebileceği yer yanıp kül olmuştu. Ev sahibi burada kalmaması için onu defalarca uyarmıştı ancak Hasret bir kez oradan çıktığında artık geri dönemeyeceğini biliyordu.
"Buraya dönemeyeceğim ama nereye gideceğimden de emin olsam keşke. Babamı hangi eve çıkaracağım artık?"
Kiralık ev bulmak zor olmasa gerekti. Bara yakın, bütçesine uygun bir daire bulabilirdi. Eğer birikimini evde tutma ahmaklığını yapmasaydı, burada oturmak yerine sokak sokak gezmeye de çıkardı. Ama hafta sonu kazandığı bahşişler dışında cüzdanı tam takırdı. Üstelik üzerindeki etek, bluz, spor ayakkabılar dışında değiştirecek giysisi bile yoktu.
"Sıçtım. Ya Armağan babamın ödemesini yapmamış olsaydı... Ah! Delireceğim."
Biraz daha oturursa ciddi anlamda delirecekti. Paranın gitmesine elbette üzülmüştü ama, Ankara'dan gelirken yanında getirdiği anıları, annesiyle birlikte olan fotoğrafları da yanmıştı. Anılar nasıl tutuşabiliyordu böyle? Üst başını silkeleyip kendini binadan dışarı attı. Biraz daha orada kalırsa üstüne benzin dökerek yakacaktı kendini ancak bu bile imkansızdı. Öyle çok sorumluluğu vardı ki, yanan anca sorumlulukları olurdu.
Bara geçene dek sokakta dolaşmak sorun değildi. Birkaç gün Vildan'da kalabilirdi. İlkbahar mevsimi geçici çözümler için harika bir dönemdi. Yavaş adımlarla bara yürüdü. İçeri girdiğinde Giray yeni gelen içkileri diziyordu.
"Erkencisin." Tedarikçisine ödeme yaptıktan sonra karşısına oturup sessizliği seçen kadını izledi bir süre. Dalgın görünüyordu. Dalgın ve kirli. "Sen iyi misin? Duman kokuyorsun."
Gözünde biriken yaşlar, bu anı bekler gibi yanaklarından süzülmeye başladı. Giray'ın tezgâhın üstünden zıplayıp onu kucaklaması üç saniye sürdü.
"Hey! Hasret ne oldu? Bak bana."
"Yapma Giray, ilgini istemiyorum."
"Ağlayan arkadaşıma sarılmak suç mu? Neyin var?"
"Bana karşı olan hislerini biliyorum. Yargılayamam ama doğru değil. Sen evlisin. Uygar da evlenmiş. Bu kadar şerefsiz olmayın ya. Kafeslediğiniz bir kuş var, daldakileri bırakın. Onunla yattım, evliyken onunla yattım. İnan seninle yatmak sorun değil. Hatta iyi hissettireceğinden eminim, sadece... Yapamam." Asıl konuya geçmesini beklerken Hasret'in laf kalabalığı yapmasını anlatamadığı derdine yordu Giray. Hasret'le iletişimleri genellikle üstü kapalı gerçekleşmezdi. Şimdi değişen neydi?
"Tamam. Karşında oturuyorum. Temas yok. Ne oldu, anlatır mısın?"
"Evim yanmış."
"Neeee?"
"Her şeyim yanmış Giray. Giyecek fazladan bir tişörtüm bile yok."
"Siktir et tişörtü. Paran?"
Hasret, gizemli bir kadın değildi. Birikimi, hayalleri damlayan bir musluk gibi kendini belli ederdi. Patronu, Vildan, mutfaktaki aşçı dâhil tümü gelecek planlarından haberdardı. Başını olumsuzca salladı.
"Yine mi sarılmayayım sana? Teselli etmek için. Bu durumda teselli bir işe yaramaz ama kendini daha iyi hissetmen için ne yapabilirim?"
"Hiçbir şey. Vildan'ı arayacağım. Yeni bir yer bulana kadar birkaç gün onda kalabilirim."
Giray işine dönünce Hasret biraz uzaklaşarak telefonunu çıkardı. Birkaç çalıştan sonra arkadaşının uykulu gelmesini beklediği ses tonu daha ziyade dinç bir öfke içeriyordu.
"Uyandırmadım, değil mi?"
"Yok canım ya, sabahın köründe uyandım. Naber?"
"İyilik ne olsun? Evim yandı, bu gece sende kalabilir miyim diyecektim?"
"Ne diyorsun ya? Nasıl? Ah canım ya. Şaka mı yapıyorsun?"
"Hayır."
"Anladım. Dün gece eve birini attın, değil mi? O kadar mı iyiydi? Ortalık alev mi aldı?"
"Vildan bildiğin yangın çıkmış evde. Kırmızı, turuncu gerçek alevler sahip olduğum ne varsa yutmuş."
"Ciddisin sen? Çok üzüldüm Hasret. Sen iyi misin? Neden çıkmış?"
"İyiyim. Sebebini araştırıyorlar ama büyük ihtimalle şofbenden kaynaklıymış. Herkes antikalardan para kazanır, ben para kaybettim."
"Ayy! Deme. Hepsi mi?"
"Hepsi. Ne diyorsun, sizde kalabilir miyim?"
"Hay sıçayım ya. Aşkım biz yoldayız. Gerzek kuzenim kız kaçırmış. Ya da kız ona kaçmıştır, bu salağın haberi yoktur. O gerzeklikle bir bok beceremez. Çok üzgünüm."
"Aa, öyle mi? Düğüne mi gidiyorsunuz?"
"Evet, hafta sonu düğün olacakmış. Annem gelin dedi. Of, keşke anahtar bırakabilseydim sana. Ben döneyim."
"Yok ya, varmışsınızdır neredeyse. Bir yolunu bulurum. Dert etme."
"Paran var mı?"
"Dünden biraz var. Sağ ol."
Elindeki para birkaç parça kıyafet, yeme içme giderlerine bir hafta anca dayanırdı. Giray'dan borç isteyebilirdi ancak bunu düşünmeyi sonraya erteledi. Arkadaşıyla biraz daha konuştuktan sonra, sığındığı köşeden süklüp püklüm döndü.
"Vildan kabul etmedi deme."
"Edemedi. Şehir dışına çıkmış."
"Allah Allah bana ne zaman haber vermeyi düşünüyormuş?" Hasret ona kaldırdığı kaşlarının altından bakınca yaptığı gafın farkına vararak ifadesini değiştirdi. "Affedersin. Saçmaladım. Madem o saf dışı kaldı, otel mi düşünüyorsun?"
"Otel düşünemem. Param yok."
"Ben veririm. Eve de alırım da gelmezsin."
"Tabii ki gelmem. Para istemiyorum. Giray ev bulana dek burada kalsam olur mu?"
"Nerede? Barda mı?"
Hasret onaylayınca Giray itiraz etti. Giray itiraz ettikçe Hasret onu ikna etmeye çalıştı. Giray ikna olmayınca Hasret kalabileceğine inandıran cümleler kurmaya devam etti.
"Giray Mayıs'ta hava yirmi derecenin üstünde. Depodaki sedirde uyurum. Giderken kasada para bırakmazsın."
"Boş yapma Hasret ya. Hırsızlıkla mı suçlayacağım seni? Rahat edemezsin. Borç gibi kabul et, otel ayarlayalım."
"Emin ol, borç isteyeceğim zaman da gelecek. Rahat ederim. Etmek zorundayım."
Yarım saat süren kalırım, kalamazsın davası Hasret'in lehine sonuçlandı. O gece ve takip eden diğer üç gece bar tamamen boşalınca, Giray'ın satın aldığı yastık ve örtüyü kabul etmek zorunda kalarak depoda uyudu. Deliksiz bir uyku çektiği söylenemezdi ancak önceliği de koşulsuz, tam bir rahatlık değildi. Bar, üstünde çatısı olan herhangi bir yerdi ve bir süreliğine tek ihtiyacı buydu.
En zoru babasına yangını haber vermekti. Onu ziyarete gittiğinde babası onu ayakta karşılaşmıştı ve karşılığında kızından aldığı gamlı bir haberdi. Rengârenk çiçeklerin açtığı geniş avlu bile o an Hasret için önemini yitirdi. Kendi isli, gri dünyasında etraftaki renkler retinasına ulaşmıyordu. Çiçek tarhlarının kenarındaki boş bir banka oturduklarında İsmail Kalaylı hâlâ suskundu. Ademelmasının durmaksızın hareketi, yutamadığı gerçeklerin boğazına takılan bariz acısıydı.
"Baba, lütfen üzülme. Ben sadece geri döndüremeyeceğim bir durumu haber vermek istedim. Keşke olmasaydı ama hatırlamak bizi sadece üzer. Senden saklayabileceğim bir şey değildi."
"Nerede kalıyorsun?"
"Vildan'da." diye yalan söyledi.
Tahmininden kat kat üzgün görünen babasını, barda kalıyorum diyerek bir yangının daha ortasında bırakamazdı. Ona ev aradığını, uygun bir yer bulur bulmaz taşınacağını söyledi. Bunları düşünerek tedavisini aksatmamasını rica etti.
"Biriktirdiğin para ne oldu?"
Babasına hiçbir konuda yalan söylemeyen biri için peşi sıra yalan konuşmak vicdanını sızlatsa da bazı yalanların cidden rengi vardı. Siyah dumana gömülen birikimi için pembe bir yalan babasına biraz olsun huzur verebilirdi. Ve para her zaman kazanılırdı. İlla ki, yerine koyacaktı.
"Şanslıyım ki, onu birkaç hafta önce bankaya yatırmıştım."
"Hasret sen çok güçlüsün kızım. Sırtında kambur olmaktan yoruldum. Bıktım, usandım. Bazen diyorum, ben kazadan sonra daha ağır hasta olsaydım da öls..."
"Baba asıl böyle konuşursan sırtıma yük bindirmiş olursun. Annem ve sen öyle güzel kalpli insanlarmışsınız ki, çöpte bulunan, ne idüğü belirsiz bir kıza soyadınızı verdiniz. Bana sıcacık, mutlu bir aile oldunuz hep. Bırak da zor zamanımızda bir işe yaradığımı bilerek elimden geleni bildiğim yolla yapayım."
"Hasret, yavrum bizi aile yapan sendin. Annen erken göçtü gitti ama sen bana ondan yadigarsın. Gezip tozup eğleneceğin en güzel yıllarında gece gündüz çalışıyorsun. Ben öyle eksiğim ki..."
İsmail Kalaylı devamını getiremedi. Kızının sığıntı gibi başkasında kalışı, sesini titretmişken ona destek değil köstek oluşu nefesi kesiyordu.
"Senin yerinde ben olsaydım, hayatını yaşayamadığını düşünür müydün?"
Adam kızına sarılarak dolan gözlerini ondan ustalıkla kaçırdı. Ne annesi öldüğünde artan iş yükünden ne kendisi çalışamaz olunca yüklendiği sorumluluktan yakınmıştı. Bunca olumsuz şartlar içinde gidip aşık bile olmuş, ihanete uğramış yine de yaşam sevincinden eksilenlere rağmen hayata küsmemişti.
"Tahtını, bahtını yapamadım ama sen benim prensesimsin. Umarım bir gün bu güzel kalbine doğru adam girer ve benim sana veremediğimi misliyle ayaklarının dibine serer kızım. Seni çok seviyorum. Allah senden bin kere razı olsun. Ayağına taş değdirmesin."
"Senden de razı olsun. Buradan yürüyerek çıkacaksın. Başka hiçbir düşünme tamam mı?"
Hasret, bahçede geçirdikleri iki saat boyunca, babasına mı kendine mi olumlu düşünce zerk ediyordu kararsızca fizik tedavi merkezinden ayrıldığında tek dileği her şeyin bir an önce yoluna girmesiydi. O perşembe akşam üzeri, barda izin günüydü. Ancak barın yeni ikamet adresi olması ve Vildan'ın eksikliği ona çoktan önlük taktırmıştı.
"Çalışmak zorunda değilsin. Gürültü aşağı geliyordur ama istersen..."
"Çalışmak istiyorum Giray. Bahşişlere de ihtiyacım var."
Bir içim su gibi görünen kadının gözlerine yerleşen keder bile onu alımlı gösteriyordu. Giray kaderine lanetler ederek onu bileğinden tuttu servis için ayrılmadan önce, yüksek müzikte onu duyabilsin diye kulağına eğildi.
"Lütfen, bir şeyler yediğini söyle. İyice zayıfladın."
"Yiyorum. Yani en azından deniyorum."
"Gözlerinin altı morardı, belini iki elimin parmaklarıyla sarabilirim. Bacakların eteğin altında iki örgü şişi gibi görünüyor."
"Bir kadına nasıl iltifat edeceğini iyi biliyorsun Giray. Karının seni seçmesi tesadüf olamaz."
Ona, tüm yaşadıkları acıklı bir film senaryosuymuş gibi alaycı bir gülüş bahşeden Hasret, kalemini kulağına taktı ve masaların arasında sipariş almaya başladı. Hafta içleri de hafta sonu kadar kalabalık, hareketli geçmeye başlamıştı. Alkolle dolan bünyeler daha gevşek, daha cüretkar olurken hazanda dökülen yaprak sarısı gözlerle, yukarı kıvrık dolgun dudaklarıyla Hasret, karda açan çiçek gibi kaygısız görünüyordu. Karısı şanslı mıydı yorum yapamazdı ancak kendisinden daha şanslı keçi bokları olduğuna yemin edebilirdi.
İlerleyen saatlerde canlı müzik grubu sahnede yerini aldı. Hoplayan gençlerden biri Hasret'i beğenmiş olacak o masasına geldiğinde ona kur yapmaya başladı. Ayakta dikilmek zorunda olunan masalardan birindeydi ve onun arkasına geçerek ellerini kalçasına yerleştirdi. Nefesi boynunu yalarken kulağına eğildi.
"Çok güzelsin. Küçük heyecanlar yaşayan biri misin?"
"Kesinlikle öyleyim ama vardiyam bitmedi."
"Bittiğinde hâlâ burada olabilirim."
Hasret, ikinci bir reddetme, akabinde zorlamaya maruz kalma olmadan bu işten sıyrılmak için akıllıca davranma amacındaydı. Genç adamın bir eli uyluklarına, diğeri tişörtünün içine kaydığında ilgiden memnun tarafları alev almıştı fakat hayatını alt üst eden bir yangınla yetinecekti.
"Regliyim, eline bulaşmasın."
Dokunmak için sabırsız olan eller aynı sabırsızlıkla tenini terk etti. Kahkaha atarak işine devam eden Hasret, erkekleri durdurabilen bu sisteme tapınacaktı az kalsın. Onu uzaktan izleyen Giray reddedilen tek erkek olmadığı için buruk bir mutlulukla doluydu.
Gece bittiğinde, patronu Z raporunu alarak onu nihayet barda yalnız bıraktığında Hasret attığı yalanın gerçekleşeceği haberini kasıklarına giren ağrıyı es geçerek, daha büyük bir acıyla fark etti. Pedi var mıydı? Eğer yoksa bu saatte nereden bulacaktı? Zor zamanlar için çantasının iç gözüne bir, iki tane tıkıştırdığı olurdu ancak nedense o zor zamanlar hep gelir onu bulur, hiçbirinin ömrü bir dahaki ayı görmeye yetmezdi. Yine de bir umut çantasını kurcaladı. Ped vardı evet ama onu dakikalarca kahkaha krizine sokan şey, oraya günler önce tıktığı bir başka icattı.
"Ah be! Bu anın hürmetine sana bir isim verelim mi? Vildan'ın gönlü olsun."
Uzun, damarlı, en azından Kutay'ınki gibi, kendisi için ideal ten renginde görünen yapay p***s onu onaylarmışçasına elinde başını sallıyordu. Hasret bir süre incelediği alete koyacağı ismi bulduğunda iyice keyiflendi. Bir süre daha kadınsal sebeplerle ondan faydalanamayacaktı ama varlığı neşelenmesine yetti. Ufak banyoda gerekli önlemleri aldı ve öğlene dek uyuma hayaliyle Karasu Beyliği'nin, acımasız katili Heybetli Robin Armi ile yatağa girdi. Salgıladığı tüm mutluluk hormonlarına rağmen döllenmeyen yumurtalığı, sabaha dek ağrıdan kıvranmasına neden olurken bir eli Heybetli Armi'nin üzerinde nihayet uyuduğunda güneş doğmak üzereydi.
Hiç uyumamış gibi gözleri aralanan Hasret, alarmını defalarca durdurduğu halde ısrarla çalan melodinin kaynağına uzandı. Geceden alarm kurmadığını ona hatırlatan ekrandaki isim oldu. Hayırdır inşallah dedi ve açtı.
"Efendim?"
"Hasret, işyerinde buluşacağımızı söylememiş miydim? Sabah dörttü gerçi ama yanlış mı hatırlıyorum? Ofisime çıkabilirdin, girişe adını bırakmıştım. Aşağıda mısın?"
Hasret, karın ağrısından uyuyamadığı yetmezmiş gibi onu geçici olarak bertaraf ettiğini anladı. Hala ağrısı vardı ve hızla telefonunu kontrol ettiğinde günlerden cuma, saat sabahın sekiziydi. Tam da sözleştikleri gibi.
Bir an, sarhoştum kozunu kullansam diye geçti aklından ancak akabinde, ağzınla içseydin diyerek namluyu ağzıma sokar kesin diye itiraz etti uyanmayı başarabilen bir tarafı.
"Hay benim aklıma... Armağan, şey... buluşacağımız tamamen aklımdan çıkmış. Ben gelemiyorum bugün. Lütfen kusura bakma."
Karşı tarafta meydana gelen hışırtı bu olumsuzluğun hoş karşılanmayacağı anlamına geliyordu. İlk geceden beri buz küpünden hallice sıcaklık veren adamı sus pus edecek ne dediğini düşünecek oldu.
"Armağan cidden üzgü..."
"Bak Hasret. Tam görüşme saatinde haber vermen hiç etik değil. Aa ama bir dakika, haber de vermedin. Seni arayan benim."
Hasret onun lafını balla bölecek oldu.
"Dinle. Beni habersiz bırakman iş ahlakına aykırı. Benim için saniyeler bile değerliyken kalkmış bana gelemiyorum diyorsun. Sabah altıda uyandım. Yedide bir toplantıya girdim, sırf sen ş ve j harflerini bolca kullandığın bir konuşma yapmak için gecenin bir yarısı beni aradın diye bu sabah sekizdeki toplantımı erteledim. Gelmek istemiyorsan açık açık söyle..."
"İnan böyle bir niyetim..."
"Bitirmedim. Tedavi için aylık ödediğim parayı, bir saatte kazanıyorum ben. Sen istedin diye, verdiğim para için rahat hisset diye masaj yaptıracaktım. Bugün sana ayırdığım o bir buçuk saati nasıl telafi edeceksin? Önemli bir toplantıydı."
"Affedersin."
Birkaç saniye boyunca görmediği halde adamın rahatlamak için derin nefesler aldığını gözünde canlandırdı. Sanki Armağan onu görebiliyormuş gibi yattığı yerde, mülakata girmiş aday çalışan gibi dimdik oturdu. Her ne yapmışsa bacağının yanında titreyen Armi, ona bir anlığına beyaz ışık göstermiş olsa da ölümden çabuk döndü ancak bu kez de Armağan onu titretti. Sanki hesap sorduğu şey tuşunu kapattığı, adını almış seks oyuncağının elinde ne işi olduğuydu.
"Affedeceğim şeyi söyle. Ne oldu da gelmiyorsun?"
Hasret, hakaret, başka bir azar, hiç olmadı ödeme talimatı iptali beklerken bu soruya hazırlıksız yakalandı. Sanki üç gün sonra yirmi yedi yıldır var olacağı dünyada hiç ağlamamış gibi hıçkırıklarına engel olamadı. İç çekişlerinin arasında lafı anlaşılır mıydı, gergedanca mı konuşuyordu düşünmeden ağzından gerçeği çıkarıverdi.
"Evim yandı."
"Ne? Sen iyi misin?"
Buzdan varlığına rağmen Armağan'ın cevap verdiği sesinde biraz ısınmak istedi ama bu soruyu sorması bile mucizeyken her zamanki gibi ona sunulanla yetinecekti.
"İyiyim ben içinde yokken yanmış."
"Ne zaman oldu bu?"
"Dört gün önce."
Armağan üzerinden dört gün geçen olayı Hasret'ten öğrendiğinde ona soracak soruları hazırdı. Gelmemesi önemini yitirmişti.
"Sen dört gündür nerede kalıyorsun?"
"Barda."
"Ne kurtarabildin?"
"İçeriden hiçbir şey alamadım. Bana haber geldiğinde her şey yanmıştı."
"Değerli bir şeyin var mıydı?"
Bu soru Hasret'i güldürdü. Armağan onun evini hasta haliyle gördüğünde evine çoktan değer biçmişti zaten. Ne değeri vardı ki onun gözünde? Ankara'dan taşınırken yanında getirdiği tek şey aile albümleriydi. Adam için anlamsızdı. Altındaki kutu içinde, üç yılda biriktirdiği, şimdiki değeri on altı bin üç yüz lira olan iki bin yüz elli doların, iş insanı Armağan Karasu'nun saatte kazandığı beş bin liradan değersiz olduğu sır olmaktan çıkmıştı. Bu soruya vereceği cevap gülünç olmaktan öteye geçmezdi.
"Hasret beni duyuyor musun?"
"Duyuyorum. Düşünüyordum."
"Tam olarak ne düşündüğünü sorabilir miyim?"
"Sorduğun o bir şeyin, neye göre kime göre değerli olduğunu."
"Sana göre değerli bir şeyin var mıydı?"
Hödük müsün acaba dese kırılır mıydı ki? Hiç sanmıyordu. Onun yontulmamış kalaslığına eş değerde kabalıkla yanıtladı.
"Bana faydası olacak birkaç parça eşyam vardı. Şimdi yok. Eğer yarım saat beklersen yola çıkıyorum."
"Masaj yapmakta ısrarcısın yani."
"Elbette. Gecikme için özür dilerim. Sık yaptığımı düşünmeni istemem. Hemen çıkıyorum."
"Hayır, ben gelir seni alırım. Oradan evime geçeriz."
Daha önce de ev lafı yapmıştı ancak Hasret, masaj için evlere gitmiyordu. Hem kişisel nedenlerden ötürü hem de oteller bu gibi hizmetler veriyordu ve gerekli malzemeleri tedarik etme açısından daha tercih edilirdi.
"Masaj yapmak için asgari şartlar lazım."
"Ne gibi?"
"Masaj yatağı, havlu, müzik, yağlar... Sürekli gittiğim iyi bir otel var. Masaj odaları tertemiz."
"Hasret bana ait olmayan bir yerde ilk masajımı yaptıracak değilim. Evimde masaj odası var. Saydığın asgari şartları azami ölçüde karşılar diye düşünüyorum."
"Evinde masaj odası var ve sen hiç masaj yaptırmadın mı? Hah! Özdeyiş gibisin. Nice insan gördüm masaj yaptıran ve evlerinde masaj odası yoktu. Nice evler gördüm, masaj odası vardı ama içinde yaşayan insanlar masaj yaptırmıyordu. Sen ne cins bir adamsın?"
"Evimi tasarlarken iç mimar beni ikna etti diyelim. Hot&Hotter'a geliyorum. On dakika sürer. Hazırlan."
"Tak diye kapa bir de oldu olac... Kapattı."
Yine de ona giyinirken kızabilirdi. Dibine kadar haklıydı. Eğer bir randevuyu iptal edecekse en azından iki saat önceden haber verirdi karşı tarafı mağdur etmemek için. Ayrıca daha önce hiçbir randevusunu unutmamıştı. Giydiği, kısıtlı bütçesiyle aldığı üst başlardan yeni bir tayt ve tişörtle iki dakikada hazırdı. Saçı kısa olduğundan sadece ellerini içlerinden geçirdi. Bir koşu mutfağa geçerek çabuk hareketlerle hazırladığı kaşarlı tostu makineden aldığında barın kapısı tıklatıldı. Açtığında tanımadığı, iri, hoş bir adam karşısındaydı.
"Hasret Hanım, günaydın. Armağan Bey arabada sizi bekliyor."
"Günaydın. Sen Hasan mısın?"
Bir yandan ceketini giymeye diğer yandan çantasını koluna takmaya çalışan Hasret tostunu ağzıyla tuttu.
"Evet efendim. Tanışıyor muyuz?"
"Yoo. Armağan'ı aradığında onun yanındaydım. Memnum oldum."
"Ben de, buyrun. Çantanızı alabilirim."
Ağzı dolu halde, sarsak hareketlerle onu reddetti. Depo tarafına park etmiş araca yürüdüler ve şoförün açtığı kapıdan içeri süzülen Hasret, takım elbisesi içinde, ifadesiz yüzle oturan Armağan'la karşılaştı. Yani bir ifadesi vardı ama onun terbiyesini bozmaya değecek kadar, adamın sert, acımasız, heybetli bir seks oyuncağına adını veren kişi olması sebebiyle ciddiyetini koruyamıyordu. Korumaya çalıştığı tek şey ağzındaki ekmek parçalarıydı.
"Selam."
"Selam. Tost mu yiyorsun?"
"Evet. İster misin?"
"İstemem. İki saat önce daha düzgün bir kahvaltı yaptım."
Hasret dilini, ağzının iç kısmında tüm ekmek parçalarını temizlemek için kullanırken tek niyeti, aklındaki cümleyi net ifade edebilmekti. En son dudaklarını da yaladığında konuştu.
"Dadım organik kahvaltımı yatak tepsisiyle odama kadar taşımıştı ama bugün bir çılgınlık yaparak düzene baş kaldırayım dedim. On dakika içinde beni almaya gelecek iki yakışıklı adama ayıp olmadı, inşallah."
Armağan gözlerini devirerek bu yakışıksız senaryoya yorum yapma gereği duymadı. Tabii Hasret için bu, onun kendi kalesine attığı gol kadar tatlı bir zaferdi.
"Hasan sür, ne bekliyorsun?"
"Evet sür Hasan. Armağan diyecek bir şey bulamadı. Sen sürerken ben de tostumu bitireyim. Portakallı ördeğimi de akşam yerim artık."
Dikiz aynasından patronuna bakan Hasan, onun gerilen çenesini gördüğünde Hasret'in susmasını diledi ancak o tez kabul olunan bir dua olmadığını, eve yaptıkları yolculuk boyunca kanıtladı. Müzik istedi, beğenmedi, değiştir dedi, tostunu bitirince kedi gibi yalandı durdu. Armağan ise elinde birtakım dosyaları incelerken Hasret'i görmezden gelmeye çalıştı.
Demirden kocaman bahçe kapılı bir evin önüne varana dek geçtikleri devasa bahçe, pek çok meyve ağacıyla doluydu. Bahar hepsine cömert davranmış, açtıkları çiçeklerin kokusu, dün babasına kara haberi verirken koklayamadığı tüm kokuları burnuna taşıyordu. Daha araçtan iner inmez gözüne çarpan bir diğer detay da olimpik yüzme havuzuydu. Yüzmeyi çok seven biri için bu havuza bakmak bile işkence gibiydi. Ankara'da deniz yoktu ve babası daha iyi günlerinde onu yüzme kursuna yazdırmıştı. Orta okulda başladığı kursa İstanbul'a gelene dek devam etmişti. Adımları eziyet çekmeye meyilli sadist bir çağrıyla onu havuzun kenarına götürdü. Armağan evden çıkan yaşlıca bir hanımla konuşurken bir süre hafif esen sabah rüzgarında dalgalanan suyu izledi.
Tok başka adım sesleri onu kendine getirdi ve Armağan'ın evin girişinde onu beklediğini anlayınca koşturdu. İçeri girmesi için bekleyen, bir başkası da demin konuştuğu kadındı. Hasret'e içecek bir şeyler isteyip istemediğini sorduğunda onun adamın yardımcısı olduğunu anladı. Hasan ve araba eve giden basamakları çıktığında çoktan oradan ayrılmıştı.
"Bir su alırım, teşekkürler."
Su gelene dek gözlerini geniş, tertemiz, kitap okurken hayalinde canlandırdığı konakların tasarımına benzeyen ve tabii çok pahalı görünen holde gezdirdi. Armağan, onun suyu geldiğinde elini yol göstermek için uzattı ve birlikte üst kata çıktılar. Aynı ihtişam burada da vardı. Duvar boyasından, halılara, merdiven korkuluğundan resim çerçevesine kadar bariz bir işçilik, zevk, uyum söz konusuydu. Ek olarak zenginlik...
"Politikacıların iyi kazandığını bilirdim de, çok iyi kazanıyorlarmış."
Armağan onun önünden masaj odasına yürürken yorumuyla durdu. Topuklarının üzerinde arkasını döndü ve doğruca onun bal rengi gözlerinin içine baktı.
"Arama motoruna Armağan Karasu yazman üstün zekâlı olduğunu mu göstermeli?"
"Hayır, teklifine temkinli yaklaştığımı göstermeli. Zengin olmak suç değil, dediğim ağrına gittiyse affedersin. Ben de zengin olmak isterdim. Ne var ki?"
"Bunların hiçbiri babamın parasıyla alınmadı, yapılmadı. Bunu bilerek yorum yaparsan sevinirim."
Başka bir şey demeden ve Hasret'in gelip gelmediğini takmadan hızla bir koridoru döndü ve Hasret de gözlerini devirerek onu takip etti. Bir kapının önünde onu bekleyen adamı geçerek odaya girdiğinde gözlerine inanamadı. Azami şartları gözünde fazla küçümsemişti. Hiçbir otelin masaj salonu bu kadar detaylı, özenli, amaca uygun hazırlanmış olamazdı. Ellerini kah ışıl ışıl parlayan siyah mermerin ve oraya dizilmiş, herbiri hiç açılmamış onlarca pahalı üründe kah masaj yatağının modern tasarımı ve üzerindeki yumuşacık havluların üzerinde gezdirmekten alıkoyamadı. Ekranı açık diz üstü bilgisayardaki şarkı listesi bile son derece özenle hazırlanmıştı. Kendiyle konuşur gibi cevap beklemeden mırıldandı.
"İç mimarın tam bir masaj manyağı olmalı. Ses sisteminin dağılımı, bu müzik listesi, aromalı yağ çeşitliliği... İnanılmaz."
"Onları iç mimar seçmedi. Asistanıma sana randevu verdiğimin ertesi günü gerekli olan ne varsa temin etmesini söyledim. İyi araştırmacıdır. Sanırım işine yarayacak."
Hasret gözündeki ışıltılarla ona döndüğünde dudakları hınzır bir tebessümle yukarı kıvrılmıştı.
"Senin işine yarayacak. Başlayalım mı?"
Armağan derin bir nefes alırken Hasret kot ceketini kapının arkasına astı. Onun açtığı spot ışıkları kıstı ve mermerin üstündeki kokulu mumları yakmaya başladı. Eline alıp incelediği masaj yağlarından hangisiyle başlayacağını düşünürken bir yandan da aklındaki müziğin listede olup olmadığını merak ediyordu. Kapının yanındaki digital, son teknoloji termometre oda sıcaklığının işlem için uygun olduğunu gösteriyordu. Armağan'a sırtı dönük halde şişelerin üzerindekileri okumaya başladı.
"Mango, portakal, nane, biberiye, gül, avokado... hmm. Senin için hangisini seçsem? Sanırım fazla sofistike koku sevmezsin. Klasik bir masaj olacağını düşünürsek... Mango olsun."
"Bunu sesli yapmak zorunda mısın?"
Armağan yeni gelmiş gibi sıçrayan Hasret ona cevap vermeden müzik listesini taramaya başladı. Spa müziklerinden dağ, doğa, kuş sesleri çeşitliliği etkileyiciydi.
"Çatışma, silah sesi olmaması ilginç. Asistanın seni yeterince tanımıyor bence. Mafyamatik bir masaj benim için de yeni bir tecrübe olurdu."
"Yine soruyorum, konuşmadan yapılmıyor mu bu iş?"
"Niye bu kadar gerginsin anlamıyorum ama evet sessizlik bir masajın olmazsa olmazı. Yani müzik dışındaki konuşmalara gerek yok. Yine de ben, ilk masajın olduğu için seni tedirgin, beni tehdit edebilecek unsurları ortadan kaldırmak istiyorum. Ayak tabanını ovarken bana çifte atmanı istemeyiz, değil mi?"
"Hiç istemeyiz. Seçtin mi ne lazımsa? Bu odada kaç saat kalacağımızı düşünüyorsun? Acele et."
"Madem acelen var, hâlâ niye giyiniksin?"
Bu soru Armağan'ın bildiği tüm dillerdeki tüm harfleri yutmasına neden oldu. Çıplaklık tercih ettiği bir durum değildi ve bu aşamada artık geç kalınmış itirazda bulunamayacağı gerçeğiyle dişlerininin arasından tıslayarak konuştu.
"İç çamaşırım kalabilir mi?"
"Kalmamasını tercih ederim."
"Yani kalabilir?"
"Kız arkadaşın falan karşı da o yüzden mi böyle tuhafsın? Teşhir edeceğin hiçbir şeyle ilgilenmiyorum ki, havlu olacak üstünde. Ortam da karanlık. Sadece ellerim görecek seni."
"İçim rahatladı. Elleri görecekmiş. Çık da hazırlanayım. Bir dakika sonra gir."
Hasret, odadan çıkmadan seçtiği müziği başlattığında dağda kar fırtınası melodisi ses sisteminden yankılanmaya başladı. Buz sarkıtı kılıklı müşterisine daha uygun ne seçebilirdi ki? Bir dakika sonra yine geldiğinde Armağan yüz üstü, neredeyse ensesine dek çektiği havluyla boylu boyunca uzanıyordu. Ellerini yağlamadan önce havlunun duruşunu düzeltti. Sırtını açtı ve poposunu altına dek katladı.
"Şimdi daha iyi. Ellerimi yağlayıp ayaklarından başlayacağım. Gıdıklanır mısın?"
"Hayır."
"Harika. Bundan daha az sevindiğim sevişmelerim oldu. Gülersin mazallah neme lazım?"
"Çifte atacağımdan korktuğunu sanıyordum."
"İnsan bilmediğinden daha çok korkarmış. Neyse başlıyorum."
Hasret seçtiği yağı açtı ve ellerine bolca döktü. Her yerde denk gelmediği iyi bir markanın ürünüydü ve mis gibi kokuyordu. Armağan'ın sağ ayağına dokunduğu anda kasılmasını beklemiyordu ancak bunu gıdıklandığına yordu. Aşağı yukarı ovduğu uzun ayak, kendi otuz altı numara ayağından daha bakımlı, pürüzsüzdü ve bu kesinlikle haksızlıktı. Pedikürlü olmayan erkek ayağı için fazla yumuşaktı. Kendini işine verse de onun yerinde olmak istemediğini düşündü. Yani yatakta uzanmış, ayağı Armağan'ın elinde. Nasırlı ayağına dokunmak ona ne hissettirirdi acaba? Hafifçe kıkırdadı. Armağan duymamış olsa gerek kasılmakla meşguldü. Henüz bir iğneleme söz konusu değildi. Diğer ayak ve baldırlar derken Hasret aşina olduğu hareketleri ustalıkla sergiliyordu.
Armağan ise ilk temastan itibaren, yüzünü yerleştirdiği boşlukta gözlerini yummuş, duyularının hissizleşmesini beklemişti. Ona cevap vermek dışında nefes almayı unutma peşindeydi. Aldığı her nefes ve teninde kayan eller onu terletiyordu.
"Elimin sıcaklığı iyi mi? Nasıl hissediyorsun? Şimdi popona geçeceğim."
"Lütfen beni konuşmak zorunda bırakma. Sıcaklık, müzik, dokunuşla ilgili bir şikayetim olursa kendim söylerim."
Hasret cevap vermedi. Kendisi de bir başkası olsa konuşmazdı. Masajın iyi yanlarından biri de insana fiziksel faydanın yanında huzur vermesiydi. Ancak Armağan gibi, ona asla ödeyemeyeceği iyiliği dokunmuş birinin bu yataktan mutlu kalkarak güne devam etmesini her şeyden daha çok arzuluyordu.
Dakikalar ilerledikçe Hasret kendini unuttu, Armağan unutulmak istedi. Bu kadın onun poposunu yoğururken, tüm gerginliğiyle buharlaşabilmeyi diledi. İyi hissetmesine müsaade etmeyen kasları, onları sıkmaktan ağrımaya başlamıştı.
"Çok gerginsin. Öyle böyle değil. Spor yaptığın kalçandan kulak memene kadar dolu kaslarla bile belli ama bu farklı bir şey. Çok çalıştığın için stres altında mısın acaba?"
"Eş zamanlı psikolog musun?"
"Ne haddime? Basit bir garson, basit bir masözüm."
Hasret'in tekrar yağladığı elleri kürek kemiklerine değdiğinde yataktan fırlamamak için ellerini yatağı sararak aşağıda birleştirdi. Onun, basit kelimesini kendisi için kullanacağını asla düşünemezdi. Doktoruna onun hakkında söylediği ilk kelimeyle vuruyordu kadın onu bilmeden. Hiçbir hakaretiyle alınmıyor, kızmışsa bile etindeki baskısında artış olmuyordu. Minicik elleri geniş gövdesinde dokunmadık alan bırakmamak için hızla gezinirken Armağan gevşemeye çalıştı. Dediği gibi basit bir masözdü ve bu da basit bir masajdı. Yaptırmayı katiyen düşünmediği bir masaj...
"Ellerimin baskısı ayarında mı? Hafifse etkisiz, fazlaysa acı dolu olur."
"Hissetmiyorum."
Hasret biraz da bastırdı. Tekrar sordu.
"Baskısı iyi, artırmana gerek yok, ben... Senin de dediğin gibi gerginim ve... Ne zaman biteceğini düşünmekten dokunduğun her yeni yerde ķasılıyorum."
"Rahatla biraz. Müziği dinle. Yağın aroması öyle güzel ki, gözlerin açıksa eğer kapa ve kokusunu duymaya çalış. En mutlu olduğun ana git."
Gözleri ilk andan beri kapalıydı ancak müziği duymadığı bir gerçekti. Kulaklarına doluşmuş bir kovan dolusu işçi arı, kraliçe arıya yaranmaya çalışır gibi vızıldıyordu ve üstüne Hasret'in dokunuşları, gözünün önüne tarifi mümkün olmayan imgeler getiriyordu. En mutlu olduğu ana gitmek, çer çöple dolmuş okyanusta kıyıyı göremediği bir noktadan, kanının kokusunu almış köpekbalığından hızlı yüzerek oraya ulaşmak kadar zordu. Zaten mucize denilebilecek bu kurtuluş sadece filmlerde olurdu. Kaygan elleri şimdi ense köküne baskı uygularken ilk kez inledi. Farkında olmadan gırtlağından gelen ses ona bile tuhaf gelmişken gözlerini açtı ve ilk gördüğü Hasret'in çıplak ayakları oldu. Kırmızı ojeli küçük ayaklarını oynatarak masajına devam ediyordu. Hangi ara önüne geçmişti, hangi ara elleri saçlarına gömülmüştü ve o sese bir kez daha sebep olacaktı zaman durmuş gibiydi. Zevk aldığı söylenemezdi, gerginliği sürüyordu. Tek fark o minicik andaki rahatlama hissi ve gözünü ayıramadığı hareketli parmaklardı.
"Dönebilirsin."
Hiç sanmıyordu. Armağan'ın da yapabileceklerinin bir sınırı vardı. Maddi gücü bile onun sırt üstü uzanmasını ve tam da o anda, hayretle fark ettiği üzere havluyu askıya asmış gibi bir görüntüyü Hasret'in gözüne sokmasını sağlayamazdı. Bunun olduğuna inanamıyordu. Zonklayan uzvunu biraz rahatlatmak için belli belirsiz kımıldadı ancak tüm yapabildiği buydu. Omuzlarına yumuşak bir şaplak yediğinde cevap vermesi beklendiğini anladı.
"Uyudun mu hadi dön."
"Dönemem."
"Hadi ama o kadar iyi miydim? Övme beni bu kadar. Hem daha bitmedi. Dönebilirsin."
Hasret'i beğendiği, ondan etkilendiği yoktu. İlk andan itibaren kaçtığı gerçeklerle bu masaj sebebiyle yüzleşirken ereksiyon olmak tabloyu çizen ressamın onunla taşak geçiyor olmasıydı yüksek ihtimalle. Bir ayak fetişi olmam eksikti diyemeyeceği için aklındaki görüntülerle bağlantılı ama kulağa bir o kadar mantıksız gelen cümlesini kurdu.
"Dönemem ama sen burada kalabilirsin."