Susmak, cümlenin istirahat halidir. İstirahat bitince çıkan cümle dinç olur. Çok konuşup cümleyi yorma, yoksa cümle alem yorulur.
Şems-i Tebrizi
Hasret konuşmanın özel olabileceğini düşünerek odadan çıktı. Babası ne olup bittiğini soran gözlerle kızına baktığında ona Armağan'ın teklifini anlattı.
"Onu tanımıyoruz kızım. Ödeme yaparken zorlandığını biliyorum, daha uygun bir yer..."
"Baba hayır, zorlanmıyorum. Sadece bu adamın çok parası var gibi."
"Çok parası var diye karşılıksız yardım teklif etmesi normal mi?"
"Hayırsever biriymiş. Çalıştığım barın oradaki dernekte konuşma yaparken bu kadar hasta olmuş."
İsmail Kalaylı tam bir şey diyecekken Armağan odadan çıkarak yanlarına geldi. Elinde şarjdan aldığı telefon vardı. Yerden ayakkabılarını alarak konuştu.
"Ben çıkmak zorundayım. Size iyi günler. Hasret kapıya kadar gelir misin?"
Hasret sabahın altısında, iki saat sonra başlaması gereken bir masaj randevusunu iptal etmesine ramak kalmışken tabii ki kapıya gelirdi. Başka ne işim var ki diye düşündü. Armağan ayakkabılarını giydiğinde kapıda duraksadı.
"Sana kartımı vereyim. Cep numaram yazıyor bunda. Bana ödeme şeklini ve gerekli bilgileri ayrıntılı yazarsan..."
"Yardım teklifini kabul ettiğimi söylemedim."
Uzattığı, gümüş yaldızlı siyah kart, adamın işaret ve orta parmağı arasında kısılmış bekliyordu. Onun olumsuz cümlesinden sonra, aç kurtlar gibi bu kartı kapışacak pek çok kişi olduğunu, bu kartın bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanda bulunduğunu bağıran gözlerle, başını bir yana yatırıp öyle bir bakışı vardı ki? Hasret dakikalar önce düşündüğü aptal değilim cümlesinin aksini kanıtlarcasına ben bir aptalım yazan etiketi alnının ortasına kendi yapıştırmış gibi hissetti. Tam geri çekecekken ekledi.
"Tabii etmediğimi de söylemedim. Ben kartı alayım. Karar verirsem ararım."
Çenesinin hareketinden dişlerini sıktığı belli olan Armağan, onun kartı almasına izin verdi, ufak bir baş selamıyla basamakları inmeye başladı. Gelirken baygındı, binayı görmemişti haliyle ve şimdi hiçbir yere dokunmama gayretiyle uçar gibi havada süzülüyordu sanki. Hasret gülerek ama şüpheyle arkasından seslendi.
"Hani araban bozuktu? Hani taksiye binemezdin. Belki seni yurt dışına kaçırdım. Nerede olduğunu bile bilmiyorsun."
Armağan Hasret'in beklentisinin aksine, köşeye sıkışmış gibi hissetmekten ziyade onun alnındaki etiketin ucu kalkmış da onu oraya daha bir sabitlemek için gergin yüzüyle yukarı doğru bakarak alnına bastırdı sanki. Tam bir aptalsın der gibi bakıyordu yüzüne.
"Arayan şoförümdü. Diğer bir aracımla attığım konuma geliyor. Başka sorun var mı?"
"Silahını aldın mı?"
Cevap beklemeden kapıyı kapattı ve içeri geçti. Kesinlikle uykusuzluğun getirdiği geçici bir akıl tutulması yaşamıştı, hepsi bu. Yoksa teknoloji denen nimetten pek çok kez yararlandığı halde adama sorduğu bu sorunun aptallıkla ne ilgisi olabileceğini sorgulardı ki, bu işine gelmezdi.
"Gitti mi kızım?"
"Gitti. Baba ben teklifi kabul etmeyi düşünüyorum."
Elindeki tek bir dikdörtgen kart onun maaşıyla alınmış pahada görünürken aksine karar vermesi mümkün değildi.
"Çok çabuk olmadı mı?"
"Kartını verdi. Yeri yurdu belli."
"Ben ciddiyim Hasret. Garip bir adamdı. Sonrasında olmadık beklentiye girer falan, başına dert olmasın."
"Baba beni dün kurtaran oydu. Kendinden geçmeden önce eve geleceği yoktu. Bayılmasaydı yolumuza gidecektik. Belki de yüzümüze gülen, ayağımıza gelen şanstır, olamaz mı?"
Babası emin olamadığı için sessiz kalınca Hasret ona izin verdi. Yarın kaldığı yere dönecek olması kızının barda, masaj salonlarında çalışmasına
devam etmesi gerektiği anlamı taşıyordu ve eğer yükü biraz hafifleyecekse belki de kötü düşünmeyi bırakmalıydı. Hasret gelip onun yanına oturduğunda kızına gülümsedi.
"Sözleşme imzalamayacağım ki baba. Baktım şart koşuyor, ödemiyor, ben zaten çalışmaya devam edeceğim. Açığı kapatırım. Ve bu kez Uygar'a güvendiğim gibi olmayacak. Her ay düzenli olarak ödeme yapılmış mı diye kontrol edeceğim."
Kızının güzel yüzünü avuçlarının arasına alarak alnına bir öpücük kondurdu. Bebekken de narindi, gerçek ailesi her kimse çok iri yapılı insanlar olmasa gerek diye düşündürdü her zaman. Zayıf bedeni Uygar gittikten sonra kemikleri sayılır hale gelmişti. Ama hep mücadeleciydi. Yuvaya geliş hikâyesi onlara anlatıldığında, onun yüksek ihtimalle erken doğduğunu, bir hafta küvezde kaldığını öğrenmişlerdi. Çelimsiz haline rağmen eşi, doğuştan turuncu, kızıl saçlarına vurulmuştu. Üç aylıktan beri onlarlaydı. Kızı bir şeye karar vermişse önünde durmamaya yıllar öncesinde başlamıştı.
"Sen ne dersen o kızım. Sadece bana söz ver. Başının belada olduğunu hissettiğin ilk anda vazgeçeceksin bu işten."
Hasret ellerini babasınınkilerin üstüne koyarak onu onayladı ve artık uykusunu Mevlâm kayırsın diye çayıra saldığından kahvaltı hazırlayarak en azından babasıyla birlikte geçireceği son günü iyi değerlendirecekti. Babası güneşin doğuşuyla bir kez kalktı mı, bir daha uyumazdı. O kendi başına halledebildiği işler için banyoya, Hasret de mutfağa geçti.
Tek eliyle dolaptan bir şeyler çıkarırken diğer elindeki telefonuyla internete girdi. Arama motoruna yazdığı Armağan Karasu isminin, en üstten itibaren alt alta, bakılması önerilen web sitelerinin tamamını oluşturmasını beklemiyordu. Tam bu benim Armağan değildir diyeceği yerde bu kez de fotoğrafını içeren haber başlıklarına denk geldi.
"Hiçbirinde gülmemiş. Çatık kaşlı, mendebur herif."
Parmağını ekranda kaydırdığında asıl bomba, babası Hamdi Karasu'nun Milli Eğitim eski bakanının müsteşarı oluşuydu. Annesinin cenaze töreninde ağladığı bir fotoğrafına denk gelince ona olan bağlılığından, bir kez daha emin oldu. Tuvaletten çıkarak mutfağa gelen babasıyla konuşmaya başladı.
"Baba Lütfü Kutlu kim sence?"
"Bir şey eski bakanıydı. Niye ki?"
"Milli Eğitim eski bakanı, bingo. Armağan'ın babası onun müsteşarıymış. Bu da demek oluyor ki, kendisinde bok gibi para var."
"Hasret! Laflarına dikkat et."
"Affedersin baba, ama öyle. Gerçi kendisi de kurduğu şirketin Ceo'suymuş. Ve en son çıkan haber, bil bakalım o neredeyken? Yardım konuşması için kürsüde çekilmiş bu fotoğraf, bak."
Hasret ekranında gazete haberinin açık olduğu telefonunu babasına uzattığında, görüntüde gerçekten de az önce evden ayrılan genç adamın üstündeki takım elbiseli haliyle bir fotoğrafı vardı. Bugünkü haber sitelerinin ana sayfasında olmasa bile, bu küçük derneğin adı onun sayesinde duyulabilirdi. Hasret ikisine de çay koyarak telefonunu elinden bıraktı.
"Doğru söylemiş."
"Yalan söylüyor mu zannetmiştin?"
"Tam olarak değil. Sadece teklifinde art niyet aramak istedim. Dediğin gibi onu tanımıyoruz. Ama beni dün o adamdan kurtardı. İki dakikada onun derneğe gerçekten yardım yaptığını öğrendik. Parasını paylaşmaktan gocunmuyor. Bana annesinin adını bu şekilde yaşattığı gibi şeyler söyledi. Cebinde de onun işlediği mendil var. Araları iyiymiş demek ki."
"Ölmüş mü annesi?"
"Evet. Haberlerde yaklaşık dört yıl önce öldüğü yazıyor."
Baba kız suskunlaşarak kahvaltı etmeye başladılar. O sırada çalan kapıyla yerinde sıçrayan Hasret babasıyla göz göze geldi ve elini alnına vurdu. Oh! Etiket tenimle bütünleşti artık hayatta çıkmaz diye düşündü. Bir gün içinde haddinden fazla aptallık bünyesine ağır gelmişti.
"Vildan gelecekti. Unutmuşum. Hiç başlamamış gibi yapabilir miyiz?"
Babası ona gülümseyince hemen boş bir çay bardağı koydu masaya. Belki bu şekilde kandırırdı onu. Sonra da bir koşu kapıyı açtı. Açar açmaz da ağzı kulaklarında gülen kadının gözleri kocaman açıldı.
"Ne oldu sana? Hasret kim yaptı bunu?"
"Ben bile unuttum. Bir şeyim yok gir hadi."
"Nasıl bir şeyin yok? Dudağın..."
"Vildan babam mutfakta, susar mısın?"
"İsmail Amca kör mü oldu? Yüzünü görmedi mi?"
"Gördü gördü. Biri çantamı almaya çalıştı, biri de beni kurtardı." O sırada arkadaşının kulağına eğildi çünkü yalanını yemeyecek biri varsa o da Vildan'dı. "Kahvaltıdan sonra odada anlatırım. Bardaki kiralık katil kurtardı beni."
Verdiği detaydan sonra onun hayretle çığlık atmasını beklemeden mutfağa geçti ve ona çay doldurdu. Neyse ki akıllı davrandı ve odada yalnız kalana dek konuyu açmaycağını belli etti. Vildan her zaman şen şakrak olabilen karakteriyle babası için ikinci bir kız evlat gibiydi yıllardır. İstanbul'a ilk geldiklerinde, bu merkezi bulan ve kısmen indirim yaptıran da oydu. Seyrek görüşseler de aradan geçen aylardan sonra bile dün görüşmüş gibi kaldıkları yerden devam ederlerdi. Yine öyle oldu. Hasret uyku özlemiyle tutuştuğu için randevusunu iptal etti. Vildan onlardayken zaten uyuyamayacaktı ancak en azından oturabilecekti. Öğle olup babası kestirmeye karar verene dek onunla sohbet ettiler. Daha doğrusu konuşan Vildan'dı, dinleyen İsmail Kalaylı. Hasret de oturduğu yerden babasının bacaklarına, omuzlarına masaj yaptı saatlerce.
"Tamam kızım, hadi siz odana geçin. Ben de biraz kestireyim."
Vildan bunu beklermiş gibi odaya depar atınca Hasret de gülerek peşinden girdi.
"Ayrılalı çeyrek gün bile olmadı, çok mu özledin beni?"
"Ne alakası var? Başına ne geldi çabuk anlat."
Bardan çıktıktan sonrasını uzun uzun anlattığında arkadaşı onun zedelenen yüzüne baktı. Son bir aydır o bara takılan adama ana avrat sövmeyi ihmal etmedi.
"Şerefsizin evladı, hayır depoda versen ne yapacaktı acaba? Çıkışta yine mi yapacaktı bu haysiyetsizliği?"
"Ne bileyim Vildan? Aklım başımdan gitti, bunu mu düşündüm? Armağan gelmeseydi olacakları düşünmek bile istemiyorum. Anlayamıyorum ya, ben insanım o insan... Nasıl bir üstünlük görüyor olabilir ki kendinde? Bana isteğim dışında dokunarak aklındaki olmayınca da hakaret edebiliyor?"
"Ne insanı kızım? Birini ya, yalnız birini çükünden bağlayıp assalar bak bakalım bu ülkede tecavüz kalır mı? Adamların veli nimeti, yeter ki bende kalsın kullanmasam da olur der hepsi. Gerçi o zaman da hayvana, damacanaya musallat oluyorlar çükleri kopasıcalar."
Hasret yaşadıklarını unutmak istercesine başını salladı. Vildan haklıydı. İbretlik, caydırıcı bir ceza olmadan iyi yetişmemiş her erkek kadını değersiz görmeye devam edecekti. Bu karamsar havadan biraz da Armağan'ın teklifini konuşarak çıktılar. İnternette bir kez de onunla Armağan hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştı.
"İşini kısa sürede büyütmüş. Sermayesi babası sayesinde elbette vardır ama işinde başarılı olmasa İstanbul'da ilk üç arasına giremezdi. Kaç yaşında? Genç gösteriyor."
"Otuz üç. Annesi dört yıl, babası on üç yıl önce ölmüş."
"O da işine sarılmış herhalde. Neyse bence teklifini kabul et. Sonuçta hükümetten bir adamın oğlu ve haberlerin üçte ikisi şirketle ilgiliyse kalanı da yaptığı yardımları anlatıyor. Seni bir şeye zorlamak istese git gazetenin birine kariyerini bitir. Ama sanmıyorum. Çok soğuk bu adam. Yanlış anlama da bizim gibilere meyledecek biri değil."
"Ben zaten benden onunla yatmamı istemesini beklemiyorum ki. Öyle biri olsa beni kurtarmazdı. Neyse babama da dedim. Ben böyle bir yardımı götümü satsam tüm ömrümce bulamam."
"Bence de... Bakma öyle gözlerini açarak. Yani reddedersen cidden aptallık olur. Bir ay bile ödese iyi. Hem bak ne diyeceğim. Dün geceyi bilmeden getirdim ama bence sen artık bir süre kimseyi koynuna almazsın."
Hasret tek derdim koynunda başka bir yılandı ya zaten diye düşündü. O bir süreyi uzatabildiği kadar uzacaktı. Tek gecelik, ayaküstü sevişmeler istemiyordu. Gördüğünde onu heyecanlandıran, en azından kalbinin varlığını daha hızlı atmasını sağlayarak ona hatırlatan birine denk gelmedikçe bu evde yalnız uyuyup uyanacaktı.
"Şişme Ken mi getirdin, hayırdır? Gerçek bir erkekle arama yeterince mesafe koymak istediğim doğru."
"Ken değil ama sıkı dur."
Çantasını bir süre şangırdattıktan sonra ona uzattığı şeyi, Hasret sırf yakın arkadaşı ona uzattı diye eline almıştı. Hacimli, hafif kaygan, silikon benzeri uzun nesneyi bir yerden hatırlayacaktı ama... Tam o sırada Vildan elindekinin bir yerine dokununca Hasret çığlık attı. Yatağa düşürdüğü aleti, titreye titreye yeri boylamadan Vildan kaptı.
"Allah seni kahretmesin ya. Dildo mu getirdin bana?"
"Ben de diyorum niye saf saf bakıyor. Titreyene dek anlamadın mı ne olduğunu? İlk kez görüyorsun sanki?"
"İlk kez görüyorum tabii. Dokundum bir de, iğrenç."
"Gerçeğinden kaç tane girdi içine, buna dokunmak mı iğrenç?"
"Kes Vildan ya. İstemiyorum böyle bir şeyi. Götür giderken."
"Bu benim zaten. Sana da alalım diyecektim."
Hasret kesin dille reddedince Vildan'ın bunu alma sebebine geçtiler. Erkek arkadaşıyla ayrılmıştı ve Hasret gibi gelip geçici hevesler yaşamak istemiyordu. İlk kez dün gece denediği cihazı öve öve, işinde iyi bir satıcı gibi pazarlamaya gelmişti sanki.
"Bence bir düşün derim. İstediğin boyut ve kalınlığı seçebiliyorsun. Hayalkırıklığına uğrama riskin yok. Hastalık kapacağım endişesi yok. Ve sen tatmin olana dek iyi şarj ettiğin sürece seni yarı yolda bırakmayacak performansta. Bir de seni aldatmıyor ki, bu da cabası. Cabbar ve ben artık ayrılmaz ikiliyiz."
"Vildan sus artık, babam duyacak ya. İsim mi koydun bir de yapay... Tövbe tövbe. Sapık."
"Koydum tabii. Ne diye sesleneceğim orgazm olurken."
Hasret elini şak diye yüzüne kapattı. Vildan hâlâ anlatıyordu. Elin ne idüğü belirsiz, gusül alıp almadığı muamma heriflerindense o, Cabbar'ı bir güzel yıkayıp paklamıştı işi bitince.
"Tamam ya. Çok ihtiyaç duyarsam gider dediğin yere bakarım. Şimdi sok şunu çantana. Siyahi şeyi almışsın bir de."
"Cabbar diyoruz herhalde. Cevval mi deseydim ki. Sen Cevval koy, akraba olsunlar. Git bak, tamam mı?"
Elbette gitmeyecekti. O gün aklama kadar çene çaldılar. Sonra da bara birlikte geçtiler. Babasını ertesi gün hastane servisiyle gelip aldıklarında. ilk kez içine serpilen umut tohumlarının yeşerme ihtimalini düşündü Hasret. Acaba bu gelişinden sonraki gelişi temelli mi olacak endişesi taşımıyordu garip şekilde. Bunun bir sebebi, çantasına attığı gümüş yaldızlı siyah karttı. Vildan'ın dediği gibi bir aylık beş binlik ödeme bile ona rahat nefes aldırırdı.
Ama diğer sebebi ise garip bir şekilde cebinde ipek mendil taşıyan Armağan'a duyduğu güvendi. Sert mizacı mı, o taş gibi soğuk görüntüsünün altında bir ana kuzusu olduğuna duyduğu inanç mı bilinmez, bankaya merkezin hesap bilgilerini bir kez talimatlı ödeme olarak girdiğinde o andan sonra bu paranın ödeneceğinden emindi.
Ay ortası olduğu için o ayın ödemesini yapmış olmasının getirdiği rahatlıkla aramayı sürekli erteledi. Temkinli gitmekte yarar vardı. Hemen ertesi gün adamı aramak kendini aşırı muhtaç gösterirdi ki, Hasret birilerine muhtaç olmadan da bir şeyleri başarabildiğine, başarabileceğine inanmak istiyordu. Böylece geçen günlerde baharın da etkisiyle yoğun geçen gecelerde sabaha kadar çalıştı. Bazen o kadar yorgun oluyordu ki, masaja gittiği zengin kesime saatleri uymuyordu.
Daha insancıl çalışma saatleri için hayalini kurduğu güzellik merkezini açabilmek bu masajlara gidebildiği ölçüde çabucak gerçekleşebilirdi. Bardan kazandığı sadece hastaneye gidiyordu. Babasına bağlanan emekli aylığı da evin giderlerine ayrılınca, ancak ekstra kazandığını kenara atabiliyordu. Nisan da bittiğinde, veremediği masaj randevuları müşteri kaybına yol açınca, Armağan'ı aramaya karar verdi. İki hafta kadar önce ona nane limon kaynatan kadını hatırlayacağından bile emin değildi ama sokakta, her gün bir kadını tecavüzcüden kurtardığı böyle kahramanlıklar yapmadığını varsayarak, hatırlanmayı umarak tuşlara bastı. Derin bir nefes aldı ve art arda çalan telefonun açılmasını bekledi. Saat henüz dokuza geliyordu. Çok geç sayılmazdı. Zaten açmazsa da tekrar aramaya tenezzül edecek değildi. Dokuz, on çalıştan sonra da açılmayınca yürüye yürüye geldiği dükkanın adına baktı. İkinci katın ışıl ışıl camekânında gördükleri burada ne işi olduğunu sorgulamasına neden oldu. Buraya gelmeyi düşünmemişti bile. Ama işini bilen pazarlamacı Vildan'ın sesi sağ olsun iki haftadır kulaklarının içinde çınlıyordu. Dükkandan içeri ilk adımı attığında koynunu olmasa da içini ısıtacak bir şeyler bakmanın kimseye zararı olmasa gerekti. Baktığı, eline aldığı şeyi almak zorunda mıydı sanki?
İki haftayı nefes almadan çalışarak geçiren Armağan, akşamın geç saatlerinde, başka bir şehirde lüks bir binadan girmek üzereydi. Gideceği kata geldiğinde asistanın beklediği kapıdan girmeden önce bir süre bekledi. Yıllardır görmediği tabelada parmaklarını dolaştırdı. Nihayet içeri girdiğinde geçmiş yıllardan hatırladığı kız onu hocasının odasına buyur ederken Armağan buraya ilk geldiği günkü gibi korkuyordu. O zamanlar annesinin desteğiyle geliyordu. Şimdi kendi isteğiyle gelmesinin korku katsayısında en ufak bir değişiklik yaratmaması ihtimali, kendi kullandığı araçla, saatlerce yaptığı yolculuk boyunca onu tedirgin etmişti. Ve beklenen, kaçınılmaz son kalbinin yine hızlanmasına yol açtı. Son geldiğinde de koca bir adamdı ama şimdi otuzunu geçmek üzereyken dönüp gitmek o koltuğa oturmaktan daha cazip geliyordu. Az kalsın öyle de yapacaktı. Güvenlik görevlisi, randevusu olduğu için onu içeri aldığında, asansör yukarı taşıdığında bu kadar gergin değildi. Her şey buraya yıllar boyunca niye geldiğini hatırlayınca başlamıştı. Adım atmayı kestiği yerde içeriden gelen ses ona cesaret verdi.
"Geldiğini biliyorum Armağan. Camda yansımanı da görüyorum. Hadi gir."
Biri ona ne yapması gerektiğini söylediğinde her şey daha mı kolay oluyordu ne? Hayır. Olmuyordu. Babası da ona ne yapması gerektiğini söyler dururdu. Ama bu hiçbir zaman kendini iyi hissettirmemişti. Babam öldü, o artık yok. Sana be yapman gerektiğini söyleyemez diye kendini telkin ettiğinde kapıdan girebildi.
Kemik çerçeveli, kalın camlı, minyon kadın en son hatırladığı gibi, masmavi gözleriyle ona bakıyordu. Eliyle dekorasyonu değişen odadaki, oturduğu masanın önünde yer alan koltuğa oturmasını işaret edince ikiletmedi. Psikiyatr Nilgün Pehlivan yap diyorsa yapabilirdi. Gülümser gibi görünmeye çalışarak oturdu.
"Adını bugünkü randevu listemde görünce biri bana şaka yapıyor sandım."
"Asistanından randevu almak epey zor oldu."
"En son buradan çıkarken odamın kapısı da seninle çıkmıştı. Onu suçlayabilir misin?"
Armağan arkasına dönüp şimdi yerinde olan kapıyı işaret etti.
"Şimdiki daha sağlamdır umarım."
"Yine kırmayı mı düşünüyorsun?"
Armağan kırıp dökmeye gelmemişti o kadar yolu. Doktorunun yüzüne çevirdi bakışlarını. En son randevu saatini istemesinin bir sebebi vardı. Seans başlayana dek ona ayrılan sürenin yarısı, bazen yarısından da fazlası sessizlikle geçerdi. Ve hiçbir zaman bitmesi gereken saatte bitmezdi.
"Hayır, düşünmüyorum."
"Seni dört yıl sonra yine bana getiren nedir? İstanbul'a taşındın sanıyordum."
"Doğru, taşındım."
"Orada sana başarılı bir arkadaşımdan randevu ayarlayabilirim. Şehirlerarası görüşmenin faydalı olacağını düşünmüyorum."
"Hayır. Şimdilik ayda bir planlarız. Gelebilirim. Her şeyi en baştan başka birine anlatamam."
"Peki. Ne zaman hazır hissedersen başlayabiliriz. Süreyi başlatmıyorum."
Karşılıklı bakışmalar, Armağan'ın çoğunlukla gözlerini kaçırması ama ne zaman doktorundan tarafa dönse, onu kendini izlerken bulması... Her ayrıntısını ezbere bildiği seans başlangıcının o tarifsiz ve dayanılmaz kısır döngüsü... Artık saniyeleri saymaktan vazgeçtiğini fark etti. İlk zamanlar bu odada bir saniyeyi bir yıl gibi yaşardı. Bir şeyler değişmişti. Neyin değiştiğini de güvendiği bu kadın söyleyecekti.
Saniyeleri saymayı bırakmıştı ancak şimdi de dakikalarla başı dertteydi. Bir gündeki yirmi dört saatte tuvalette geçirmesi gereken vakit bile belliyken geldiğinden beri ne kadar süre geçtiğini hesaplamak tüm yeteneklerini aşıyordu. Buraya geldiğini en yakını olan Hasan bile bilmezdi. Onu yanına almazdı.
Parmakları bacağının üzerinde tempo tutmaya başladığında belki işe yarar, ilk kelimesi dudaklarından dökülür diye gözlerini yumdu. Ve belli belirsiz duyduğu, hatta belki de kendi zihninden uydurduğu o hafif melodiler doldurdu kulaklarını yine.
Onu gözünü kırpmadan izleyen Nilgün Hanım, Armağan'ın ciddi görünümünde en ufak bir değişiklik olmayan yüzünden bir anlam yakalamaya çalışıyordu ama nafile. Annesi Bergüzar Hanım onu sebebini açıkladığı durumla, ağlamaklı şekilde ona ilk getirdiğinde sadece on bir yaşındaydı. Armağan'ın annesinin açıklamalarından habersiz durumu anlatması ise iki yıl sürmüştü. İki yıl boyunca bu şekilde, aynı dik duruşla, elleri tempo tutar halde, kapalı gözlerle saatlerce izlemişti onu. Toplamda dokuz yıl süren tedavide sadece bir kez yüzü gülmüştü ve bunun sebebi kendi kariyerindeki başarıdan dolayı değildi. Yaşadıklarını atlattığı o gün, dokuz yılda kaydettiği ilerlemenin çok ötesinde sevinçliydi.
Ve yine dört yıl önce, hayatta en çok sevdiği annesinin ölümü onu öyle sarsmış olacak ki, soluğu kendi odasında almış, neye sinirlendiğini bilmediği gencin kendisine zarar vermeyeceğini anladığında etrafı kırıp dökmesine ses etmemişti. Hiddetini kustuğu tüm o bir saat boyunca tekrar ettiği iki üç cümle vardı dilinde.
"Neden şimdi?"
"Neden ben?"
"Ben bunu hak edecek ne yaptım?"
Geleli yaklaşık bir saate yakın bir zaman olduğunda daha önce hiç olmayan bir olay gerçekleşti. Küçük bir çocukken, genç bir delikanlıyken bile asla herhangi bir uyaranla odaya girmezdi. Oysa şimdi telefonu çalıyordu. Armağan yaptığını bir terbiyesizlik olarak görse de cebinden çıkardığı telefonu kapatmadan önce ekrana baktı. Rehberinde kayıtlı olmayan tek bir numaradan aranabilirdi. Birkaç çalıştan sonra meşgule aldı. Gözlerini doğruca artık iyice yaşlanmış olan, ama ona yine aynı şefkatle bakan kadına kaldırdı.
"Bir kadınla tanıştım."