ÇÖZÜLME

481 Kelimeler
AHAD: Daha fazla uzak kalamadım. Vahap’ın beni öldürtme ihtimali hâlâ sırtımda soğuk bir gölge gibi dolaşıyordu ama içim rahat durmuyordu. Kapının önünde bir süre durup nefesimi tuttum, sonra kararlı bir adımla içeri girdim. Helin yoktu. Odaya girdiğimde sadece pencereden süzülen sabah ışığı sedirin üstüne vuruyordu. Perde aralanınca sessizliğin içinden ayak sesleri duyuldu, ardından kapı açıldı. Helin’i getirdiler. Kız boşluğa bakıyordu. Gözleri, sanki kimsenin ulaşamayacağı bir yere gitmişti. Doğru bildiği her şey bir anda yerle bir olmuştu. Sedirin ucuna oturdu, kollarını vücuduna sardı, başını eğdi. Dün akşam o inatçı, korkusunu öfkeye çeviren genç kızdan eser yoktu. Ruhunu içinden çekip almıştık sanki. Bir an, içimde tanımlayamadığım bir suçluluk dalgası kabardı. Onu korumak isterken kırmıştım, susturmak isterken sessizliğe mahkûm etmiştim. Elleri titriyordu; parmak uçları birbirine dokundukça tırnaklarının beyazı daha da belirginleşiyordu. Bir süre sonra babam, Kerim Ağa, içeri girdi. Sert adımlarla yürüyüp kızın kolundan tuttu, ayağa kaldırdı. — Ne yapıyorsun baba! dedim, öne atılarak. Kerim Ağa, yüzüme bile bakmadan, soğuk bir sesle konuştu: — Kızı babasına teslim ediyorum. Kanım çekildi. — Baba, hiç mi acımıyorsun! Sen onun dayısısın! Vahap ona ne yapar bilmiyoruz. Berdel kararı çıkmadı ki! Babam derin bir nefes alıp sabırla döndü bana: — Abartma Ahad. O işi sonra çözeriz, dedi. Sözler ağzımdan çıkmadı, boğazıma düğümlendi. Kızı kolundan tutup kapıda bekleyen Kadem’e verdi. Helin hiçbir tepki göstermedi. Ne ağladı, ne direndi. Sadece başını çevirdi… ve gözlerini bana dikti. O bakışta öyle bir öfke, öyle bir kırgınlık vardı ki — bir kurşun gibi içime saplandı. Sanki bana değil, bütün dünyaya bakıyor ama nefretini yalnızca benim üstümden kusuyordu. Kapı kapandığında odada sessizlik çınladı. Ve ben ilk kez, kazanılmış her zaferin aslında bir kayıp olabileceğini o an anladım. HELİN: Arabaya bindirildim. Kapı yüzüme kapanırken içimde bir şey kırıldı — öyle bir ses ki, sanki çocukluğumun bütün rüyaları aynı anda yere düşüp paramparça oldu. Camdan dışarı baktım, taş evler, kurumuş toprak, yoldaki toz bulutu birbirine karışıyordu. Kollarımı sıkıca sardım. Babam dedikleri adam… Vahap Ağa. O ismi yıllarca bir kere bile duymamıştım. Şimdi o adamın kızıymışım. On dokuz yıldır başkalarını aile bilen ben, nasıl olur da bambaşka bir soyun parçası olurdum? Arabada önümde oturan adam eli silahında, dik dik camdan dışarı bakıyordu. Sanki ben değilmişim orada oturan; bir suçlu, bir tehlikeymişim gibi davranıyordu. Ne kadar gitsek, yol o kadar uzuyordu. Her sarsıntıda içimdeki öfke biraz daha büyüyordu. “Satacaklar beni,” dedim içimden. “Ya da birine verecekler. Çünkü kimse beni gerçekten istemez.” Ellerimi dizlerimin üzerinde kenetledim. Kollarımdaki morluk hâlâ geçmemişti. Ahad’ın gözleri geldi aklıma. O soğuk, tutuk bakışlar. Sanki benden nefret ediyor gibiydi ama… bir an vardı, o odada, gözlerimin içine baktığında gerçekten üzüldüğünü hissetmiştim. Sonra kendime kızdım. “Ne üzülmesi? O da onların adamı. Belki en kötüsü o.” Arabada toprak yolun sarsıntısıyla başım cama çarptı. Canım acıdı ama içim daha çok acıyordu. Sessizce mırıldandım: “Beni kimse istemedi. Ne o evde, ne bu diyarda. Şimdi de kimseye ait olmadan, herkesin arasında kayboldum.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE