HELİN:
Beni bindirdikleri araba, bir süre sonra kocaman bir konağın önünde durdu. Vahap başka bir arabayla gelmişti. Avluya adım attığımda odalardan kadınlar yavaş yavaş toplanmaya başladı.
Yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı. Elleriyle yüzüme dokundu, gözleri doldu:
— Roza?
Arkamızdan Vahap seslendi:
— Roza değil anne, bu Helin!
Yaşlı kadın öfkeyle Vahap’a döndü:
— Seni doğuracağıma taş doğursaydım!
Vahap, kadının öfkesine hiç aldırış etmeden bağırdı:
— Fadile! Kızı odasına çıkar!
Fadile isimli hizmetçi ürkekçe cevap verdi:
— Ağam, odası?
— Anasının odası! —diye haykırdı Vahap.
Kadının arkasında durdum; titreyen ellerimle kendimi toparlamaya çalıştım. Fadile beni konağın ortasındaki kocaman bir odaya götürdü. Bu odada zaman durmuş gibiydi; eski ama temiz, düzenli ve sessizdi. Kapıyı kapattı ve çıktı.
Yavaşça koltuğa oturdum.
Dışarıdan gelen seslerin ve konağın büyüklüğünün yarattığı yabancılık, içimde hem korku hem de tuhaf bir merak uyandırıyordu. Burada ne olacaktı? Ve ben, gerçekten kimdim?
Kafamda taşlar birer birer yerine oturuyordu.
Ben evlatlıktım.
Zorunluluktan bakılan, mecburiyetten sevilen bir çocuk…
Evdeki sevgisizliğin, değersizliğin sebebi buydu.
Beni hiç kimse gerçekten istememişti.
Vahap da istemiyordu.
Ahad kendi canının derdindeydi.
Ahad’ın babasının, Kerim Ağa’nın aklında ise kim bilir ne planlar vardı.
Şu koca dünyada bu kadar istenmemek haksızlıktan biraz fazlasıydı doğrusu.
Bir noktada insan kendi varlığından bile utanmaya başlıyordu.
Kapı tıklandı.
İçeri Fadile girdi, elinde otelde kalan çantam vardı.
Koşar adım yanına gittim, içinde telefon, cüzdan hiçbiri yoktu. Üzerimdeki elbiseyi çıkarıp kendi kıyafetlerimi giydim — sanki üzerimden başkasının derisini atar gibi.
Pencerenin önüne geçip avluyu izlemeye başladım.
Rüzgâr taş duvarlara çarpıyor, içeriye eski bir keder kokusu doluyordu.
Ben artık Helin değil, istemediğim bir soyadının, hiç bilmediğim bir geçmişin içine hapsedilmiş bir yabancıydım.
AHAD:
Vahap’ın kalleşlik yapma ihtimaline karşı konaktan dışarı adım atamıyordum.
Ama ne kadar uzak dursam da aklımdan bir çift mavi gözü çıkaramıyordum.
O gözler geceleri rüyamda, gündüzleri sigaramın dumanında bile karşıma çıkıyordu.
Kot pantolon, tişörtle konağın içinde deli dana gibi dolanıyordum. Sanki bir şey yaparsam, içimdeki sıkışma geçecekmiş gibi…
Bir ara çakmağımı aramak için garaja indim. O gün Helin’i getirdiğimiz arabaya yöneldim.
Kapıyı açtığımda arka koltukta bir poşet gözüme çarptı.
Yine şu dangalaklar bir şeylerini bırakmış diye söylendim:
— Ulan pezevenkler, çöplük mü burası? Ne bulursanız arabaya atıyorsunuz!
Poşeti elime aldım.
İçine baktığımda nefesim kesildi.
Kaçırdığımız gece Helin’in üzerinde olan o pembe, kiraz desenli gecelikti.
Bir an elim titredi. Poşeti kapatmaya çalıştım ama olmadı; sanki o anı, o kokuyu, o kadını yeniden yaşıyordum.
Kendimi toparlayıp poşeti sımsıkı tuttum, kimsenin görmesini istemedim.
Odaya çıktım, kapıyı kilitledim. Geceliği derin derin kokladım. Helin’in çiçek kokusu burnumdan ciğerlerime doldu.
Geceliği katlayıp çekmecenin en altına koydum.
Elim bir süre orada öylece kaldı.
Sanki dokunduğum şey bir parça kumaş değil, geçmişti — bir daha geri dönemeyeceğim, kirlenmiş bir geçmiş.
Sonra aynaya baktım.
Kendi yüzüm bile yabancıydı.
“Ne hale geldin be Ahad,” dedim kendi kendime.
“Bir kızı koruyamadın. Üstelik hayatını mahvettin.’
Dışarıda rüzgâr uğulduyordu.
Ben ise içeride, kendi vicdanımın uğultusunda kayboluyordum.
Dayanamadım; odadan çıktım. Ellerim cebimde çardağa doğru yürüdüm — bizimkilerin oturduğu o gölgeli köşe. Yanlarına oturdum.
Hüseyin hemen fark etti:
— Ağam, sen iyi değilsin!
— Değilim, — diye cevap verdim, sesimdeki sertlikle. Kısılıp kaldım konağa. Mimar mıyım, yarı zamanlı mafya mıyım; belli değil. Dünya kadar işim var ama hepsi birbirine girmiş durumda. Aylardır her işe müdürler bakıyor.
Kadem atıldı:
— Helin bacıyı da göremiyorsun, ağam.
Alçak bir sesle ekledim:
— O da var.
Kemal, her zamanki laubali şakasıyla:
— Gel ağam, seni akşam aleme kaçıralım. Birkaç hatun gör, gönlün açılsın.
Ağızımdan çıkan tek kelime sert oldu:
— İstemem.
Kemal:
—- Ülfet’in odasına uğrasan. Rahatlardın.
Öfkeyle döndüm: O defter kapandı bir daha bahsetmeyin.
Hüseyin araya girip teselli etmeye çalıştı:
— Ağam, sıkma canını. Kerim Ağanın kafasında bir şey var, mutlaka alır o kızı sana. Ben eminim.
Kadem gururlu bir edayla:
— He ya ağam, merak etme. Bak görürsün, seneye kalmaz; senin oğlanı gezdireceğiz avluda.
Bir kahkaha koptu içimden. İlk defa evlilik meselesi açılınca, öfkeyle değil de bir anlık gülümsemeyle karşılık verdim:
— Siktirin lan!
Adamlar şaşırdı; Kemal hemen araya girdi:
— Aman ağam, Kadem’i senin oğlandan uzak tutalım, mazallah!
Kadem meydan okurcasına:
— İlk silahı ben attıracağım, görürsünüz.
Onlar laf dalaşına devam ederken Hüseyin aniden bir fikir sundu:
— Ağam, Helin bacıya bir telefon ulaştırsak?
İçimde bir ümit kıvılcımı doğdu. Nasıl olacak diye sordum.
— Fidan’ı bilirsin, konak konak satış yapan hani. Telefonu verelim, sıkıştıralım eline para, götürsün, hem de satışını yapsın, dedi Hüseyin.
Heyecanla:
— Tamam, ara Fidan’ı! Kadem, çarşıya koş; en pahalı telefonu al, simkart da al!