Bölüm 2

2871 Kelimeler
5 Ay önce Ben, henüz yatağımda derin bir uykudayken, sabah güneşinin ilk ışıkları perdelerin arasından çoktan süzülmüş, ve odanın loşluğuna altın bir parıltı katmıştı. Kapalı göz kapaklarıma vuran ışık uykumun tatlı derinliğinden yavaşça uyanmama neden oldu. Gözlerimi hafifçe aralarken, odanın içinde dans eden güneş ışığı zerreciklerini fark ettim. Yavaşça gerindim ve yüzüme yayılan sıcaklıkla birlikte yatağımdan kalkarak karşımda ki pencereye bakmaya başladım. Güneş ışığı ile uyandırılmak kulağa hoş gelse de, gözlerimin sızlamasına sebep oluyordu. Pencerenin önünde bir süre durup dışarıya baktım. Bahçedeki çiçekler güneşin ilk ışıklarıyla parlıyor, kuşlar neşeli şarkılarını söylüyordu. Rüzgarın hafif esintisiyle ağaçların yaprakları nazikçe sallanıyordu. Bu huzurlu manzarayı izlemek, içimde derin bir dinginlik hissi uyandırdı. Tam o sırada kapı şiddetle çalındı. Hızla odamdan çıktım. Verandadan içeri girip kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda Artemis Krallığı'nın muhafızlerini buldum. Ne istediklerini sormaya kalmadan, muhafızlar beni iterek evin içine girdiler. Bir tanesi sert bir sesle, "Baban nerede?" diye sordu. Bu sert hareketiyle sendeleyip geriye doğru adım attım. O anda içimde bir korku dalgası yükseldi. muhafızlardan biri, yüzünde ciddi ve tehditkâr bir ifadeyle tekrar sordu: "Baban nerede?" Şaşkınlıkla yutkundum. "Ne demek istiyorsunuz? Babamı neden arıyorsunuz?" dedim, sesim titriyordu. İkinci kez babamın nerede olduğunu soran muhafız, elindeki fermanı sallayarak cevap verdi: "Baban, Kral'ı öldürmekle suçlanıyor. Onu derhal bulup adalete teslim etmemiz emredildi." Bu sözler kafamda yankılandı. Babamın böyle bir şey yapması imkânsızdı. "Bu bir yanlış anlama olmalı," diye itiraz ettim. "Babam suçsuz. Onu bulmanıza yardımcı olamam, çünkü nerede olduğunu bilmiyorum." Muhafızlar, evin içinde hızla dolaşarak her odayı aramaya başladılar. Eşyalar devriliyor, çekmeceler açılıp kapanıyordu. İçimdeki korku yerini öfkeye bırakmıştı. "Babam masum," diye bağırdım. "Onu bulamazsınız çünkü o böyle bir suç işlemez." Ama muhafızlar beni dinlemiyordu. Evi alt üst ederken, liderleri bana dönüp sert bir şekilde, "Eğer babanın nerede olduğunu öğrenemezsek, senin de başın belaya girecek," dedi. Bütün bu karmaşanın ortasında, bir çıkış yolu arıyordum. Babamın nerede olduğunu gerçekten bilmiyordum ama onu bu iftiradan kurtarmak için bir şeyler yapmalıydım. muhafızlerin evi aramayı bitirmesini ve gitmelerini beklerken, aklımda tek bir düşünce vardı: Babamı bulup bu iftirayı temizlemek. Tam da o anda, kapının açıldığını duydum. Babam, kapıda duruyordu. Üzerinde yolculuk kıyafetleri ve yüzünde yorgun bir ifade vardı. Bizi ve evi bu halde görünce, kaşlarını çattı. "Muhafızlar evimi neden basıyor?" diye sordu babam, sesinde bir otorite vardı. Muhafızların lideri gibi görünen kişi babama doğru dönerek, fermanı gösterdi. "Kral'ı öldürmekle suçlanıyorsunuz. Derhal bizimle gelmeniz gerekiyor. Yargılanacaksınız." Babamın yüzü bir an için dondu, sonra kendine güvenen bir ifadeyle konuştu. "Bu saçmalık! Benim Kral'ı öldürdüğümü kim iddia edebilir? Bu bir iftira." Muhafızların lideri olduğunu düşündüğüm kişi, babama doğru bir adım atarak, "İtirazlarınızı mahkemede dile getirebilirsiniz. Şimdi bizimle geleceksiniz," dedi. Babam, gözleriyle beni aradı ve bana sakin olmamı işaret etti. "Ekim, merak etme. Bu meseleyi açıklığa kavuşturacağım," dedi. Ancak muhafızlar, babama yaklaşarak kollarından tuttular ve onu zorla dışarı çıkarmaya başladılar. "Baba!" diye haykırdım, ileri atılarak. Ancak bir muhafız beni durdurdu, elimi tutarak geri çekti. Babam, son bir kez bana dönerek, "Ekim, güçlü ol. Gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır," dedi ve muhafızlar onu götürürken, gözden kayboldu. Günler geçti, ama ben hala olanlara inanamıyordum. Babamın suçu kabul edilse bile, onun böyle bir şey yapmayacağını biliyordum. Onun masumiyetini kanıtlamak için bir yol bulmalıydım. Bir gece, karanlık çöktüğünde, içimdeki kararlılıkla masamın başına oturdum ve plan yapmaya başladım. Babamı suçlayanların kimler olduğunu ve bu komplonun arkasında neler olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Kral öldü ise kararlar oğluna kalmıştı... Veliaht Prensi James Edward Westshire... Tek veliaht prensi kendisiydi. Seneler önce abisi Charles Alexander sevdiği kadın kraliyet tarafından onaylanmadığı için ülkeyi terk edip ünvanından vazgeçmişti. Bu durumda tüm kararlar James'e aitti. Biz onunla aynı sarayın koridorlarında koşar oynardık. Arkadaştık, hatta en iyi arkadaş bile olabilirdik... Neden böyle bir emir verdiğini anlamak zorundaydım. Babamın itibarını geri kazanmak ve gerçekleri ortaya çıkarmak için derin bir araştırmaya giriştim. İlk adım olarak, babamın en yakın arkadaşlarından ve destekçilerinden biri olan Sir William'a gitmeye karar verdim. Sir William, babamın en güvendiği dostlarından biriydi ve onunla konuşmak, belki de bu komployu çözmeme yardımcı olabilirdi. Ertesi sabah, ilk ışıklarla birlikte Sir William'ın malikanesine doğru yola çıktım. Yol boyunca, babamın öğütlerini ve bize öğrettiği doğruluk ve adalet ilkelerini düşündüm. Bu yolculuğun zorlu olacağını biliyordum, ama içimdeki inanç ve babama olan sevgi, beni güçlü kılıyordu. Sir William'ın malikanesine vardığımda, kapıyı çaldım. Kapıyı açan uşak beni tanıdı ve hemen içeri buyur etti. Sir William, büyük salonda beni bekliyordu. "Beni görmek senin için değişik bir sürpriz olmalı," dedim. Sir William'ın yüz ifadesi ciddiyetle karışıktı. "Hoş geldin, Ekim. Ne gibi bir konuda buradasın?" dedi. Gözlerimi yere çevirerek devam ettim. "Baba... Babam Altay Hanzade, Kral'ı öldürmekle suçlandı ve Veliaht Prens James Edward Westshire'ın emriyle yakalandı" dedim, sesim titriyordu. "Ama ben biliyorum ki o masum. Bana yardım etmelisin, Sir William. Gerçek suçluyu bulmamız gerekiyor." Sir William'ın yüz ifadesi bir an için yumuşadı, ancak hemen sonra ciddileşti. "Ekim, senin babanın suçlu olduğuna dair elimizde kanıtlar var. Veliaht Prens'in emriyle verilen bir karar, sorgulanamaz. Bu, Artemis Krallığı'nın istikrarı için alınmış bir karardır. Senin bu konuda üzerine düşeni yapmalısın." Gözyaşlarımı silerek başımı kaldırdım. "Ama Sir William, babamın suçsuz olduğuna inanıyorum. Bu iftirayı atanlar kimlerse, onları bulmalı ve gerçekleri ortaya çıkarmalıyız." Ancak Sir William, kararlı bir şekilde başını salladı. "Bu işin içine girmek, senin için tehlikeli olabilir, Ekim. Babanın suçlu olduğunu kabul etmen gerekiyor. Bu, en sağlıklı seçenek." Yüzümdeki umutsuzluğu ve kararlılığı gören Sir William, bir an tereddüt etti, ama sonra kararlılıkla konuştu. "Ekim, anlıyorum ki bu senin için zor bir durum. Ama gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. Babanın suçlu olduğuna dair elimizde kanıtlar var ve Veliaht Prens'in emriyle verilen bir karar, sorgulanamaz. Senin bu konuda üzerine düşeni yapmalısın." Gözlerimde kararlılıkla Sir William'a baktım. "Hayır, kabul etmiyorum! Babamın suçlu olduğuna dair olsa da, ben bu adaletsizliği göz ardı edemem. Babam masum ve ben onu savunmak için savaşacağım, ne olursa olsun!" Sir William, Ekim'in kararlılığı karşısında bir an tereddüt etti, sonra başını hafifçe salladı. "Anladım, Ekim. Senin duygularını anlıyorum ve seninle bu zorlu süreçte yanında olacağım. Ancak hatırla, bu tehlikeli bir yolculuk olabilir. Kendine dikkat etmelisin." Gözlerimdeki kararlılıkla başımı sallamak ile yetindim. Beklediğim yardımı görmemiştim... "Teşekkür ederim, Sir William. Babamın masumiyetini kanıtlamak için ne gerekiyorsa yapacağım," dedi. Sir William'ın malikanesinden ayrıldıktan sonra evime doğru yola çıktım. Yol boyunca kafasında birçok düşünce vardı. Babasının masumiyetini kanıtlamak için ne yapabileceğimi düşünüyordum. Ancak eve yaklaştığımda, karanlık dumanların yükseldiğini ve korkunç bir koku aldığımı fark ettim. Hızla koşarak evime doğru ilerledim. Yaklaştıkça, gözlerime inanamadım. Ev, alevler içindeydi. Kalbim hızla çarpmaya başladı, nefes almakta güçlük çekiyordum. Evdeki her şey yanıyordu; anılar, eşyalar, her şey... Nefesim boğazıma düğümlenmiş, hatıralarım beni boğuyordu. Yıkılmış bir şekilde evimin önünde durdum. Bir yandan alevlerin sesi, diğer yandan içindeki çaresizlik çığlıkları... Gözlerimden yaşlar süzülürken, kalbimdeki acıyı en derinimden hissediyordum. Babamın evinin yakıldığına inanmak istemiyordum, ama gerçekler karşısında yapacak bir şey yoktu. Bir süre etrafıma bakındım, ama hiç kimse yoktu. Muhafızlar evimi yuvamı yakarak burayı terk etmişti ve geride yalnızca yanan bir enkazı bırakmışlardı. Gözlerimi tekrar evime çevirdim, ama artık içeri girmek mümkün değildi. Her şey yok olmuştu. Yanan evin enkazıyla baş başa kaldım bir süre, Gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. Artık yapacak bir şey kalmamış gibi hissediyordum. Evimin yıkıntıları arasından çıkarak çarşıya indim. Her adımımda yanan evimin acısıyla birlikte, çaresizlik duygusu daha da büyüyordu. Ama gitmek için başka bir yerim yoktu. Kendime kalabilecek bir yer bulmalıydım. Fakat, doğru ya yanımda tek bir altın dahi yoktu... Çarşıda yürürken, insanların bakışlarını üzerimde hissettim. Onların gözlerindeki acıma ve yargılamayı görebiliyordum. Hepsi, benim babamın, kralı öldüren adam olduğunu düşünüyorlardı. Onların gözünde bir katil kızıymışım gibi hissediyordum... Gözlerinde halime acıyan bakışlarla dolu bir sessizlik hakimdi. Aniden, çarşının ortasında Veliaht Prens James Edward Westshire ile karşılaştım. Gözleri öfke doluydu ve etrafındaki muhafızlarla birlikte bana doğru yürüyordu. Kalbim hızla atmaya başladı, çünkü karşılaşmamızın hiç iyi sonuç olmayacağını biliyordum. James Edward, bana yaklaştığında, yüzündeki öfke ve kinle parlıyordu. "Senin gibi bir hain burada ne işin var?" diye bağırdı, etrafındaki muhafızlara işaret ederek. "Onu sürgüne yollayın!" Gözlerim genişledi, şaşkınlık ve korku içinde titriyordum. O an, her şeyi kaybetmiş gibi hissediyordum. Ama içimde hala bir umut vardı, babamın masum olduğuna dair. Ve bu umut, beni ayakta tutuyordu. Gözlerimdeki korku ve çaresizlikle James'in önünde durdum. "Lütfen, inan bana!" diye yalvardım, sesim titreyerek. "Babam suçsuz, ben de suçsuzum. Arkadaşlığımızın hatırı için, bana inanmalısın." James'in yüzündeki öfke hala yerini koruyordu, ama belki de bir parça tereddüt vardı. "Senin babanın suçsuz olduğuna dair bir kanıtın var mı?" diye sordu sert bir ses tonuyla. Gözlerimde yaşlarla dolu bir umut parıldadı. "Hayır, ama hissediyorum. Onun böyle bir şey yapmayacağını biliyorum. Lütfen, bana yardım et. Gerçeği bulmamıza izin ver." James'in yüzünde beliren tereddüt, kalbimde bir umut doğurdu. Belki de dostluğumuzun hatırı, onu düşünmeye itecekti. Umutsuzca ona baktım, içimdeki umut hala parlıyordu. James, yüzündeki öfke hiç eksilmeden, kararlı bir şekilde konuştu. "Senin sözlerin, babanın suçsuz olduğunu kanıtlamaz," dedi sert bir tonla. "Kanıt olmadan sadece duygulara dayanarak karar veremem." Gözlerimde umutsuzlukla titreyerek, "Ama lütfen, bir şans daha ver. Babamın suçsuz olduğunu kanıtlamak için elimden geleni yapacağım," dedim, sesimdeki çaresizlik duygusu açıkça hissediliyordu. James'in yüz ifadesi değişmeden, "Babanın suçlu olduğuna dair elimizde kanıtlar var," dedi kararlı bir şekilde. "Muhafızlar, sarayın zindanına atın. Karar çıkınca bakarız neler olacağına...." Gözlerim dolu dolu yaşlarla dolarken, içimdeki umut bir kez daha paramparça oldu. Artık ne yapacağımı bilmiyordum, ama yine de babamın masumiyetini kanıtlamak için mücadele etmekten asla vazgeçmeyecektim. Muhafızlar beni sert bir şekilde kollarımdan tutup çekmeye başladıklarında, James arkamdan seslendi. "Bunu senin iyiliğin için yapıyorum," dedi, sesinde bir acıma vardı. "Kraliyet naibi seni yaşatmaz." Bu sözler beni derinden sarsmıştı. James'in dostluğuna ve korumaya çalıştığına dair bir iz vardı, ama yine de bir kraliyet naibinin emri altında olduğunu hatırlatıyordu. Yani kararı o almamıştı. O da muhafızlar gibi emir kuluydu... Fakat bu onun veliaht prensi olmadığına gelmiyordu. Naibe kararını değiştirebilecek tek kişi oydu... Ne olursa olsun, artık yalnızdım ve önümde belirsiz bir gelecek vardı. James'in soğuk ses tonu ve sözleri beni derinden etkilemişti. "Buna rağmen seni affetmeyeceğim," dedim, kararlılıkla. Bu sözlerle birlikte, dostluğumuzun gerçekten de sona erdiğini hissettim. Ancak bir an için James'in gözlerindeki ifadeyi fark ettim. Farklı bir ifadeydi. Gözlerindeki parıltı, sert dış görünüşünün ardında duygusal bir adamın olduğunu bana hatırlattı. Ve o parıltının altında, belki de bir pişmanlık ve acıma vardı. James'in gözlerinden akan yaşları fark ettim, ama bunu yüzüne yansıtmadı. Ancak ben biliyordum, içindeki duyguların farkındaydım. Bana olan duygularını biliyordum. Kraliyeti benim ile yönetme hayalleri vardı. Bu kararın onu da derinden etkilediğini biliyordum. Fakat artık her şey çıkmaz sokağa girmişti. Ve biz o sokağın duvarlarını tırmanırken duygularımıza yenik düşüp ölmüştük... 4 Ay Sonra Günler geçti, belki de aylar...Ben hapishanede tek başıma kaldım. Her gün, duvarların soğuk ve karanlık gölgesiyle savaşırken, içimdeki umut ve çaresizlik arasında gidip geldim. Babamın masumiyetini kanıtlamak için çabaladım, ama her geçen gün, bu mücadele daha da zorlaştı. Her gün, aynı rutinle geçti. Demir parmaklıklar ardında, yalnızlıkla ve sessizlikle baş başa kaldım. Zamanın nasıl geçtiğini bile bilmiyordum, çünkü her gün birbirine benziyordu. Ancak içimdeki ateş hiç sönmedi. Babamın suçsuzluğuna dair bir umutla yaşadım ve mücadele ettim. Her gece, yıldızları görmek için demir parmaklıkların ardından dışarı bakardım. Gökyüzündeki yıldızlar, içimdeki umudu canlı tuttu. Belki de bir gün, gerçekler ortaya çıkacaktı ve babamın masum olduğu kanıtlanacaktı. Taa ki o güne kadar...Hapishane duvarlarının içinden sızan korkunç bir haberle umutlarım paramparça oldu. Babamın infaz edildiği haberi, yüreğimi paramparça etti ve içimdeki ateşi söndürdü. İçimde bir fırtına kopmuştu; öfke, çaresizlik ve derin bir hüzün beni sarıp sarmaladı. Artık hiçbir umudum kalmamıştı. Gözyaşları içinde, babamın adalete asla ulaşamayacağını kabul ettim. Onun masumiyetinin bir kez daha kanıtlanamayacağı acı gerçeğiyle yüzleşmek, içimde derin bir boşluk yarattı. James, beklenmedik bir şekilde ziyaretime geldi. Gözlerindeki ifade, içimdeki fırtınayı yatıştırmaya yetmedi. Hala babamın infaz edildiği acı gerçeğiyle yüzleşiyordum ve James'in buraya gelmesi bu acıyı daha da derinleştirdi. Kendinden emin adımlarla yanıma yaklaştı ve sessizce oturdu. Gözlerimdeki çaresizliği ve içimdeki hüznü gördüğünde, hafifçe başını eğdi. "Üzgünüm, Ekim," dedi yumuşak bir ses tonuyla. "Babanın infaz edilmesi, Artemis Krallığı için zor bir karardı." Gözlerini kaldırdığında, içimdeki öfkeyi ve hüznü görebildiğini biliyordum. "James," dedim titreyen bir sesle. "Babamın suçsuz olduğunu biliyorsun. Lütfen, onun hatırına bana yardım et. Beni sürgüne gönder, ama yardım et." James, sessizce beni dinledi ve sonra başını hafifçe salladı. "Ekim, bu işler kolay değil," dedi. "Ancak senin için yapabileceğim bir şey var. Seni kendi topraklarına sürgün etmemi istiyorsan, bunu yapabilirim. Ama babanın olayını kapatmalısın. Tanıklar var, öldürdüğünü babamın canına kıydığını görenler var..." Bu sözlerle, içimdeki fırtına daha da şiddetlendi. James'in teklifi beni daha da yaraladı. Onun bu kararını kabul etmek, babamın hatırasına ihanet etmek gibi hissediyordum. Ancak içimdeki hüznü ve öfkeyi bastırmaya çalışarak başımı salladım. "Tamam," dedim sessizce. "Kendi topraklarıma sürgüne gitmeyi kabul ediyorum. Ancak babamın suçsuzluğu için savaşmaya devam edeceğim. Onun adaletini sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağım." James, bana dönerek sert bir ifadeyle, "Sen gerçekten çok inatçısın," dedi. Ancak bu sefer sessiz kalmamıştım. Gözlerimde bir hüzün parıltısı ile, "Evet, inatçıyım," diye karşılık verdim. "Ama belki de inatçı olmak, doğrunun peşinde koşmanın en iyi yolu. Senin gibi otoriter figürlerin, adaleti ve doğruluğu görmek yerine, güçlerini kötüye kullanıyor olmaları, bana göre gerçekten üzücü." Bu sözlerle James'in yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi, ama hemen ardından yüz ifadesi sertleşti ve sinirlenerek ayağa kalktı. Sözlerim James'i sinirlendirmiş olmalıydı çünkü yüzündeki ifade daha da sertleşti. "Sen hâlâ anlamıyorsun, değil mi?" diye homurdandı. "Kraliyetin ve yasalarının üstünde kimse yoktur. Babanın suçunu kabul etmeye yanaşmıyorsun, bu da senin kendi sonun olacak." James'in tehditkar bakışları beni tedirgin etti, ancak içimdeki inatçılık ona boyun eğmeyeceğimi söylüyordu. Yüzümde bir kararlılık belirdi ve sesim biraz daha sertleşerek, "Senin tehditlerin bana korku salamaz, James," dedim. "Benim için adalet ve doğruluk her şeyden önemlidir. Babamın masumiyetini kanıtlamak için her şeyi yapacağım. Senin bu haksızlıklara göz yumman kabul edilemez." James'in yüzünde öfke ve hayal kırıklığı beliriyordu. "Seni uyardım, ama sen hâlâ anlamıyorsun," diye homurdandı. "Senin gibi düşünenleri aramızda istemiyorum. Seni kendi topraklarına sürgün etmeyi düşünmüştüm, ama sanırım bu artık yetmeyecek." Kararlılığım karşısında bir an için şaşırdı, ancak hızla öfkesini kontrol altına aldı. Gözlerinde kararlılık ve biraz da endişe vardı. "Seni durduramayacağımı düşünme, Ekim," dedi sert bir tonla. "Bu tehlikeli yolculuk seni yalnızca daha fazla sıkıntıya sokacak." Kararlı bakışlarım ve dik duruşum, James'in sözlerini etkilemedi. "Benim için önemli olan, doğru olanı yapmaktır," diye yanıtladı sakin bir sesle. "Senin tehditlerin beni durduramaz. Babamın masumiyetini kanıtlamak için savaşacağım, ne olursa olsun." James'in yüzünde bir kararsızlık belirdi, ancak daha sonra sakinleşti ve başını hafifçe salladı. "Öyleyse seninle ilgili kararı ben vereceğim," dedi soğuk bir tonla. "Senin Artemis Krallığı'na geri dönme şansın yok. Seni sürgün ediyorum, Ekim. Bu, senin son kararın olsun. Laranda dahil, Artemis Krallığının bir karış toprağına bile ayak basmanı sana yasaklıyorum." Yüzümde bir anlık şok belirdi, ancak hızla toparlandım ve kararlılıkla bakmaya devam ettim. "Bu kararı aldığınıza pişman olacaksınız, James," dedi sessizce. "Adaletin ve gerçeğin peşinden asla vazgeçmeyeceğim." Sürgün edildiğimde onun dediklerine aldırmadan Laranda'ya dönmüştüm. Benim güzel Laranda'm...Şehir yıkılmış ve talan edilmiş bir haldeydi. Sokaklar bomboştu, evler harabe halindeydi ve dükkanlar ya yağmalanmış ya da yakılmıştı. Bir zamanlar neşeli ve canlı olan şehir, şimdi sessizliğin hüküm sürdüğü bir hayalet şehre dönüşmüştü. Bitkiler ile küsmüştü şehrime... Çaresizce etrafa bakındım, kalbim hüzünle doluydu. Bir zamanlar bu şehirde mutlu anıları vardı, ancak şimdi her şey yok olmuştu. Kimse yoktu, hiçbir şey kalmamıştı. Bu manzara, içimde de derin bir üzüntü yarattı. Yavaşça ilerlerken, yanmış binaların arasından geçtim. Yol boyunca, geçmişte yaşadığım anılar canlandı zihninde. Ancak şimdi her şey bir kül yığınına dönüşmüştü. Kendi topraklarıma dönmek, benimiçin yeni bir başlangıç olacaktı. Artemis Krallığı'nın gerçek adaletini sağlamak için mücadele edecektim, ne olursa olsun. Bunu yapabilirdim. Bu sürgün, benimkararlılığını sarsamazdı. Ekim, geleceğe doğru adım atmaya hazırdı, çünkü bilgi ve adalet onun yanındaydı. Buna inanıyordum. Fakat önce kalacak bir yer bulmalıydım. Yan krallıklardan yardım istemek için yola koyuldum... Öyle ki, Artemis'in çok düşmanı vardı. Ne demişlerdi? Düşmanımın düşmanı arkadaşımdır... Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra, Artemis Krallığı'nın sınırlarına ulaştım. Gece çökmüş, gökyüzünde parlak yıldızlar belirmişti. Sürgün edildiğim bu topraklarda, nehre yaklaştım. Suya yansıyan yıldızlar, umudun ve huzurun sembolü gibiydi. Ancak içimdeki çaresizlik ve acı, bu güzellikleri gölgelemekteydi. Duygularım karmaşıktı; bir yandan bu yıldızlı gecenin büyüsü, diğer yandan içimdeki derin hüzün ve yalnızlık. Nehre doğru bir adım daha attım. suyun soğukluğu vücudumu sararken, içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Bilincim yavaşça kaybolurken, zihnimde geçmişe, mutlu günlere doğru bir yolculuğa çıktım. Çocukluğum, babamla geçirdiğim o güzel anılar, annemin şefkatli dokunuşları... Her şey gözümün önünde canlandı. İçimdeki acı, dayanılmaz bir hale gelmişti. Kayıplarımın ve yaşadığım haksızlıkların ağırlığı altında eziliyordum. Kendimi bu dünyadan tamamen koparmak istiyordum Nehrin serin suları, tüm bu acılarımı alıp götürecekmiş gibi geliyordu. Bir adım daha attım ve su dizlerime kadar geldi. Soğuk su, bedenimi uyuşturmaya başlamıştı. Bir an, suyun içinde kaybolmanın getireceği huzuru düşündüm. Bu acıdan, bu yalnızlıktan, bu çaresizlikten kaçmanın bir yolu olarak göründü. Nehrin serinliği beni içine çekerken, içimdeki son umudu da yavaş yavaş yitiriyordum. Su göğsüme kadar yükseldiğinde, gözlerimi açtım ve yıldızlara baktım. Parlak yıldızlar, sanki bana son bir veda ediyormuş gibi ışıldıyordu. "Babam," dedim sessizce, "sana katılmak istiyorum. Bu acıyı daha fazla taşıyamayacağım." Su, boynuma kadar yükseldiğinde, son bir kez derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım ve suyun serinliğine tamamen teslim oldum. Bilincim yavaş yavaş kaybolurken, içimde bir huzur hissettim. Tüm acılarım, nehrin sularında kayboluyordu. Son bir kez yıldızları düşündüm Babamın sesini duyar gibi oldum güçlü olmamı ve mücadeleyi bırakmamamı öğütleyen sesiyle. Ancak bu kez, onun sesine karşı koyamadım. Içimdeki karanlık beni tamamen ele geçirmişti. Artık bu dünyada bir yerim olmadığını hissediyordum. Nehir beni içine çekerken, bilincim tamamen kayboldu. Su, beni sarmaladı ve tüm acılarımı, kederimi, umutsuzluğumu aldı götürdü. Son bir kez, babamın yüzünü gördüm zihnimde. Ardından, karanlığa gömüldüm. Bu dünyadan kopmuş, acılarımdan arınmış olarak, suyun derinliklerinde kayboldum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE