Saatler geçti… Karanlık, evin ve benim üstüme nefesimi kesercesine çökerken, o karanlığı bölecek bir ışık bulamadım.
Aramadım değil, evin ışıklarını açmaya çalıştım ama yanmadı. Gecenin ayazı iliklerime kadar titretmeye başladığında, telefonumun ışığını açıp, bacaklarımı birbirine iyice yaklaştırarak kollarımı bedenime daha sıkı sardım.
Bu işin sonunda kaybeden de kazanan da ben olmayacaktım, farkındaydım ama keşke Rizgar’da bunun en az benim kadar farkında olsaydı…
Kapının tıkırtılı açılma sesi kulaklarıma dolduğunda, vücudumda kan akışı kalmamış, resmen olduğum o pozisyonda donup kalmıştım.
Başımı kaldırıp, Rizgar’ın gelmiş olmasını umarak baktım. Rizgar veya bir başkası; gelen kişi kim olursa olsun, onun merhametine ve insafına kalmış durumdaydım.
Telefonum ayaklarımın dibinde ekranı yere dönük şekilde duruyordu, flaşından yayılıp tavanı aydınlatan ve yüzümü gölgeleyen o ışığın şavkı dışında tamamen karanlıktaydım…
“Kalk,”
Rizgar, kapı ağzında durup bir süre bana baktıktan sonra isteksiz bir sesle konuştu.
Anlatamadım ona; Beni buraya kapatıp gittikten sonra ne kadar korktuğumu, ağladığımı, acıdığımı…
Uyuşmuş bedenimi güçlükle kıpırdatıp ayaklandım ve çıkmak için kapıya doğru aksak bir adım attım.
Rizgar, o adımımı içeri girip kapıyı kapatarak karşıladı. Sonra, hâlâ ışığı açık olan telefonumun üstünden “Aptal,” diye mırıldanarak atlayıp karanlık koridorda içeriye doğru yürümeye başladı.
‘Asıl aptal sensin!’ bunu, bağıra bağıra söylemeyi çok istesem de yutmak zorunda kaldım.
Kısa bir süre sonra evin bazı odalarının, hâlâ durduğum hol de dahil ışıkları yandı.
Gözlerimi kısıp ışığa alışması için çabalarken, eğilip yerden telefonumu alıp çantama tıkıştırdım.
Rizgar, yeniden holün ucunda belirdi. Daha önce penceresinden çıkmaya çalıştığım odaya girdi ve: “Buraya gel,” diye seslendi.
Gözlerimi kapatıp nefeslendim, ‘Nezaket bekleme’ diye içimden söylenirken, onun olduğu odaya doğru adımladım.
Üstünü değiştirmişti, siyah bir kot pantolon, beyaz bir sweet giymiş, kumral saçları özensizce dağılıp, alnını çevrelememişti.
Konuşmadığı, gırtlağıma yapışmadığı ve beni aşağılamadığı zamanlarda, ona bakacak olursam, gerçekten de yakışıklı bir herifti.
Odanın kapısından içeri bir adım atarak durdum, bomboştu. Gri renkli iki adet tekli koltuk, bir sehpa, bir de duvara asılmış televizyon vardı, odada halı bile yoktu öyle bir sadelik…
Ben, Rizgar’ın dümdüz duran ifadesinde bir şeyler ararcasına yüzüne bakarken, başıyla diğer yanında duran koltuğu işaret etti.
“Otur,”
Sanki diğer tüm kelimelerini kediler yemişti. Tek cümle, bolca emir kipi…
İkiletmedim, gidip gösterdiği yere yerleştim. Hırkamın önlerini tutup çekiştirirken, kollarımı göğsümde birleştirdim.
Direk bakmıyordum ama Rizgar’ın benim her hareketimi takip ettiğini gözümün kenarıyla görebilmiştim.
Ben hırkamı çekiştirince yüzünü buruşturdu. Eliyle yüzünü ovuşturup başını geriye doğru yatırarak: “Sabır!” dedi ve tavanı izledi.
Yemin ederim çirkin bir kız değilim! Ama itiraf edeyim, onun düşüp kalktığı kadınlar kadar çekici görünemediğimin farkındaydım.
O gece, Laila denen kadını görmüştüm ve öncesinde birkaç tanesini daha…
Kadınların kullandığı tek bir rujun fiyatı bile benim, bir aylık maaşım sayılır. Giydikleri kıyafetleri, ayakkabıları, çantaları, ne bileyim diğer bakım malzemelerini söylemiyorum bile! Düşünebiliyor musunuz? Onların dudaklarına sürdüğü ruj için benim, bir ay boyunca günlük on iki saat çalışmam lazım!
Yani, Rizgar kusura bakmasın ama ‘o kadar bakımı ben yapsam, Adriana Lima’ya taş çıkarırım!’
Su yeşili gözlerimi, canım babamdan almışım, kumral tenime uyan, kumral saçlarım, ince belime kadar uzanır. Orantılı yüz hatlarımla Şilan’ın tabiriyle ‘Doğal, dupduru’ bir güzelliğim vardır. Dudaklarım çok güzeldir mesela, ucuz bir ruj bile sürsem, dikkat çekmeyi başarır.
Abartıyor pislik! Onun gözüne çirkin görünüyorum belki ama değilim!
Omuzlarımı içe doğru büküp, benden tiksinmesini görmemeye çalıştım. Zaten önemli değildi. Ondan beklediğim şey aşk, sevgi ya da gerçek bir evlilik değildi ki. Beni nikâhına ve Doğanlı konağına alsa yeterliydi...
“Bak kızım!” Uzun bir soluk alarak konuşmaya başladığında dikkat kesildim: “Sana son bir şans veriyorum ve inan bana, bunu bir daha yapmayacağım. Bana, asıl derdinin ne olduğunu söyle?”
“Seni seviyorum,” dedim hiç beklemeden, ama gözlerine bakmadım: “Benimle evlenmeni, kurtarmanı istiyorum.”
Rizgar, erkeksi bir sesle kıkırdadı: “Seni neyden kurtaracağım?” diye sorarken sesi, gülüşünün aksine kaskatıydı.
“Dayımdan… Beni öldürecek.”
“Öyle mi? Niye?”
Rizgar, alaycı bir ses tonuyla konuşurken, bir sigara yakıp koltuğa iyice yayıldı, uzun bacaklarını iki yana açıp, dikkatle bana baktı.
Mahir abiye zaten anlatmıştım, ama görünen oydu ki ona da anlatmalıydım.
Dayımın beni, Nevzat denen o adama satmak istediğini, söyledim. O adamla evlenmek istemediğimi, kendisini sevdiğimi, ola ki evlenmiş olsam bile bekâretimi aldığı için öldürüleceğimi dile getirdim.
Tüm bunları anlatırken, yönümü ona dönmüş, bana inanıp inanmadığını görmek istercesine onu izlemiştim.
Sessizdi Rizgar, ilk defa lafımı bölmemiş, aksine ağır, güçlü bir sessizlikle dinlemişti.
“Dert ettiğin tek şey bacak arandaki zarsa diktiririz. Bu, artık senin kafanda büyüttüğün kadar zor değil.” Dedi.
Rizgar, öne doğru eğilip, pis bir gülümseme eşliğinde konuşurken, damarlarımdaki tüm kanın çekildiğini hissettim.
Ben, gerçekten onca yıl boyunca, bu kadar aşağılık bir adamımı sevmiştim?
Başımı usul usul aşağı yukarı salladım. Onun vizyonunun ne denli iğrenç olduğunu bir kere daha keşfetmenin getirdiği olumsuz hisleri öteledim.
“Olabilirdi.” Dedim, yüzümün morardığına emindim ama asıl utanması gereken kişinin ben olmadığıma da yemin edebilirim…
“Söylediğini yapabilirdim… Nişanda beni zorla yanına çağırmış olmasaydın, Gülsüm yengem bizi görmeseydi…” dedim, dolan gözlerimi kırpıştırıyordum, sanki kafamın arkasına ağır bir darbe almış gibiydim.
Kaşları çatıldı: “Ne demek istiyorsun?” diye sorarken, gerçek bir ciddiyet mimiklerin yapışmıştı:
“Neden bu kadar çabalıyorum sanıyorsun? Senin için basit, tek gecelik bir ilişkiydim belki ama benim için sen, öyle değilsin. Hiçbir zamanda olmayacaksın. Gülsüm yengem, düşündüğün gibi aptal bir kadın değildir. Sen, o odadan çıkana kadar bekledi. Senin arkamdan odadan çıktığını görünce ne dediğini ya da bana neler yaptığını tahmin edebiliyor musun?”
Rizgar’ın, yüzünden belli belirsiz bir gölge geçti: “Peki?” dedi: “Gülsüm yengen, bunca zaman neyi bekledi?”
İşte beklediğim soru.
“Beklemezdi aslında ama yengem Doğanlı’lardan nefret ediyor. Biliyorsundur, dayım, Berfan’ı kuma olarak alacaktı…”
Rizgar, Berfan’ın adını duyunca yumruğunu sıktı.
“Yengem böyle bir şeyi asla istemiyor. Dayıma nişanda gördüklerini söylemedi, çünkü seninle beni bahane ederek Berfan’ı alabileceğini, hatta oğluna da bir Doğanlı kızı isteyeceğini biliyordu. Bana dedi ki; “Yaptığın orospuluğu temizle! Ona söyle, siktiği orospuyu gelip alsın kapımızdan, yoksa kendime de acımam, onun bacısına da!”
Rizgar, hırıltılı bir sesle ayaklanırken: “Sülalesini sikerim lan onların!” diye bağırdı. Yine yanıma geldi: “Bu neyin kafası lan!” diye sorarken, omuzlarımdan tutup sarsmıştı:
“Rizgar dinle!” dedim sesimi yükselterek: “Yalvarırım dinle!”
Duvarlara çarparak çınlayan sesime karşılık duraksadı:
“Düşündüğün gibi olması gerekmiyor. Sana daha önce de söyledim. Beni nikâhına al, kapınızda hizmetçi olurum. Yeter ki kurtulayım. Zamanı geldiğinde beni boşarsın, ama ne olur, şimdi kurtar. Ne senin canın yansın ne de benim. Acımazlar Rizgar, onlar kimseye acımazlar, acımıyorlar…”
Rizgar’ın dişlerini birbirine sürttüğünü duydum. Sert nefesleri bir süre yüzüme çarptı, elleri omuzlarımı, etimi delip geçercesine sıktı ama en sonunda bıraktı.
Yeniden koltuğuna dönüp bedenini gelişi güzel attı, derin bir nefes bırakarak tavana baktı. Uzun uzun baktı. Konuşmadı ve konuşmaması onu anlamamı zorlaştıran bir detaydı.
“Rizgar, çok geç oldu, artık gitmem lazım. Evdekiler benim, arkadaşımın yanına gittiğimi sanıyor,” dedim daha fazla dayanamayarak: “Lütfen, söylediklerimi düşün. Sadece düşün. Sana zulüm olmaya niyetim yok. Aksine, seni çok fazla seviyorum ve üzülmeni istemiyorum.”
Dikkatini çekmek için yaptığım hamleden sonra artık geri adım atacak, onu düzgün bir şekilde ikna etmeyi deneyecektim.
Rizgar, koltuğa yasladığı başını usulca çevirip bana baktı, dudaklarını kıvırdı, gülümsedi ve diliyle dudaklarını yalayıp sağ kaşını yukarı kaldırdı: “İspatla,” dedi.
O an ne demek istediğini gerçekten anlamadım.
“Neyi?” Kalbim anında gırtlağıma çıkmıştı. Benden ispatlamamı isteyeceği şeyleri kafamda evirip çevirirken, neredeyse bayılacaktım!
“Beni nasıl sevdiğini,”
Söylediği şeyle şişen göğsümü bıraktım, omuzlarım deli bir rahatlama ile aşağı doğru düştü, gözlerimi kapatmıştım, neyse ki aklımda dolananların hiçbirini istememişti.
“Ne yapmamı istiyorsun?” dedim, benden beklenmeyecek kadar yüksek bir cesaretle.
Ellerini iki yana açtı: “Bilmem, o gece çok fazla sarhoştum. Laila’yı değil de seni becerdiysem, beni baştan çıkarmayı başarmış olmalısın ve ben, bunu hatırlamıyorum. Merak ediyorum. Beni buna nasıl ikna ettin?”
Kıpkırmızı kesildim, aldığım nefesler gırtlağıma dizildi, yutkundum, gözlerimi ondan kaçırmak zorunda hissederken, adeta odanın her tarafını ezberliyordum.
“Ne? Zaten sevişmedik mi?”
Acaba gırtlağımı sıksa, ne bileyim, beni duvardan duvara çarpsa olmuyor muydu?
“Seviştik…” Sesim ağzımdan değil de sanki başka yerimden çıkıyordu.
“O zaman sorun olmamalı?”
“Vaktim yok…”
Bence gayet mantıklı bir bahane sunmuştum: “Gitmezsem kötü olur.” dedim.
Ellerimin titrediğini görmesin diye parmaklarımı iç içe, tırnaklarımı ise etime geçirmiştim.
Tahmin etmemiştim açıkcası, beni buraya getirirken, böyle bir şey isteyeceği aklımın ucuna bile gelmemişti.
Benden tiksiniyor, nefret ediyordu. Böyle hissettiği halde sevişmek isteyeceğini nereden bilebilirdim ki?
“O zaman acele etmen gerekecek. Ne kadar çabuk boşalırsam, o kadar erken gidersin.”