“İn,”
Rizgar, arabayı durdurup kapıyı açtığında, emrederek söylemişti.
Hızla arabadan çıkıp, etrafa bakındım. Düşündüğümün aksine şehir merkezine falan gelmemiştik.
Issız bir yerdi burası ve az ilerde fazla büyük görünmeyen müstakil ev dışında yaşam belirtisi bile yok gibiydi.
Rizgar, arabayı kilitleyip anahtarı cebine tıkıştırdı ve arkasını dönüp o eve doğru yürümeye başladı.
Bir an, peşinden gidip gitmeme konusunda tereddüt etsem de bu, fazla uzun sürmedi.
Adımlarını sessizce takip ederken, neredeyse yine bayılacaktım, ama bu defa Rizgar gırtlağımı sıktığı için değil, kendi nefesimi tuttuğumdan.
Rizgar, tek katlı evin kapısını açıp sırtını kapı pervazına dayadı ve elindeki anahtarları rahatsız edici bir tavırla çevirmeye başladı.
Bakışlarının ağırlığı altında ezildim ama çaktırmamaya çalıştım.
Ona ulaştığımda kapı ağzında bekleyerek yüzünü izledim: “Geç,” başıyla evi işaret etti.
Dudaklarımı birbirine kenetleyip sessizce itaat ederek evin içine girdim. Gürültülü bir sessizlik vardı o evde, havası yüzüme çarpar çarpmaz bunu hissetmiştim.
Ben içeri girmiş henüz iki adım ilerlemiştim ki, dış kapı yüksek bir çarpma sesiyle kapandı ve kilitlendi.
Kalp atışlarım hızlandı çabucak arkamı döndüm ve orada kapıyı, duvarlarla bütünlemiş halde buldum.
Kapıyla aramda duran mesafeyi seri bir şekilde kat ederken, kapı kulpunu aşağı doğru indirip açmaya çalıştım. Kilitlendiğini duymuştum ama bir umut işte…
Kapıyı, panikle yumrukladım: “Rizgar!” diye bağırdım: “Kapıyı aç!” Sanki o evde birileri varmış gibi defalarca kere dönüp arkama baktım ve kapıyı daha fazla yumrukladım: “Rizgar! Rizgar! Orada mısın?”
Klostrofobik bir insan olmasam da ıssızlıktan hep korkardım.
Nefeslerim gırtlağımda düğümlenmeye başladı, gözyaşlarım yanaklarımı ıslattı: “Rizgar! Kurban olayım yapma!” dedim, yalvararak: “Allah aşkına aç kapıyı!”
Rizgar ses vermedi, kapıyı da açmadı ve akıp giden zaman, gırtlağımı onun elinden daha fazla sıktı.
Ne kadar orada durup kapıyı yumrukladım, Rizgar’ın olmayan varlığına yalvardım bilmiyorum ama en nihayetinde pes edip, sırtımı duvara yaslayarak olduğum yere oturdum.
Kollarımı dizlerime sarıp, başımı onlara yasladım.
Gün henüz aşmamıştı ama çok sürmeyecek, hava kararacaktı.
Hıçkırıklarım evin holünde yankılandı, gürültülü sessizliğe, korkutucu ıssızlığın sertliği karıştı.
Kendi kendime söylendim, mırıldandım ama evin içine girip de bakmaya cesaret edemedim.
Dağın başında, ıssız bir evde tek başımaydım…
Rizgar’ın geri geleceğini kendime hatırlattım, orda kimse olmadığını defalarca tekrarladım ve bu, içimde yeni yeni korkular ortaya çıkardı.
Issız bir evi geçelim, biz insanların, evrende yalnız olmadığımızı hatırladım.
Tüylerim diken diken oldu, yutkunarak bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Ağlayarak oradan çıkamazdım, çaresizdim ama durup, üç harflilerin aklımı almasına da katlanamazdım.
Hâlâ omzumda asılı duran çantamı kucağıma alıp, içinden telefonumu çıkardım.
İlk önce Rizgar’ı aramaya çalıştım ama olmadı. Onun beni günler öncesinde engellediğini hatırlayınca, titreyen parmaklarımla güç bela yengemin, yani dayımın eşinin numarasını aradım.
Değişen bir şey olmadı… Telefon kafayı yemişti sanki ya da onun da Rizgar’la iş birliği vardı.
Arkadaşım Berivan’ı, dayımı, hatta Şiwan abiyi bile aramaya çalıştım.
Dakikalar saate dönüşmeye başladıkça, oturduğum holü akşamüzerinin gölgeleri korkutucu bir şekilde sarmaladı.
Telefon çekmiyor gibiydi, şehir merkezinden çok fazla uzaklaşmamıştık, bunun mümkün olmadığını düşünsem de olan buydu.
Hızla ayaklanıp, evin içine doğru usul adımlarla ilerledim. Holün az ilerisinde, sol tarafta açık duran kapının önüne geldiğimde, odayı izledim. Birkaç mobilya dışında bomboş duruyordu.
Hiçbir dataya odaklanmadan koşar adım pencereye gidip perdeyi araladım. Kapıdan çıkamıyorsam eğer, pencereden kaçacaktım.
Ne akıllıyım değil mi?
Pencerenin sık, demir parmaklıklarla kaplı olduğunu görünce ensemde bir nefes hissettim. Yemin ederim hissettim!
Avuç içlerimi enseme atıp hızla arkamı dönerek baktım ama kimseyi göremedim.
Diğer odalara gitmeye gerek görmedim çünkü oradaki pencerelerinde aynı olduğundan emindim.
Yeniden çıkış kapısına ulaşıp, arkasına oturdum. Yine kollarımı dizlerime doladım ve gözlerimi sıkı sıkıya kapatarak başımı dizlerime yasladım.
Burada olmamalıydım… Bu hale düşmemeliydim biliyorum…
Babamız öldüğünde ben on yaşındaydım, abim on dört. Birimiz ergenliğe giriş dönemindeydik, diğerimiz ise tam ortasında.
Babam çok severdi bizi, hele beni… Öyle güzel nazlardı ki, kendimi dünyanın en şanslı kızı gibi hissederdim. Abim Asaf, onun yakışıklı delikanlısıydı, bense güzel prensesi…
Uzun sürmedi, babamı kanser denen illet elimizden aldığında her şey değişti.
İki yıl sabredebildi annem, iki yıl sonra evlenip giderken, arkasına bile bakmadı biliyor musunuz?
“Anne gitme!” diye yalvardığımı hatırlıyorum, çocuk halimle salya sümük ağladığımı ve dizlerine sıkıca sarılıp gitmesine engel olamaya çalıştığımı, onun gözünden tek bir damla yaş bile düşmediğini… Siyah bir arabaya binip gittiğini…
O zamanlar abim okulu bırakmış, işe girmişti.
İş dediğime bakmayın, ne bulursa yapıyordu garibim, babam öldükten sonra evin tüm yükü, onun omuzlarına binmişti.
Tarlalara yevmiyeye gidiyordu mesela, bazen geceleri yük boşaltarak çıkarıyordu ekmeğimizi ama anneme yetmemişti bir türlü, onun çocuk bedeniyle verdiği o emekleri.
İnsan nefsi mi diyelim, insanlığı, daha doğrusu anneliği öğrenememe mi bilmiyorum, ama daha on altı yaşındaki abimin alın teriyle, kazandığı o para annemize yetememişti.
Abimin evde olmadığı bir gün “Evlendim ben. Unutun beni, anneniz değilim artık. Başınızın çaresine bakın!” demişti.
Şu koca dünyada dayım Şiyar’ı, yengem Gülsüm’ü bile affederim de, bir anneme yüreğim doğrulmaz.
“Ölüyorum yetiş” dese, beni doğuran o kadına bir yudum su vermeye, yemin olsun elim varmaz…
Annemin gittiği günün gecesinde abim, çok geç geldi.
Normalde erkenden uyurdum ama o gece korkudan ağlaya ağlaya bekledim. Sabaha karşı girdi kapıdan abim, koşup sarıldım ona, annemin söylediklerini söyledim, zırıl zırıl ağlamaya devam ederek.
İkimizde çocuktuk be, ona en ihtiyaç duyduğumuz zamanda bize bunu yapmasını o yaşımda bile kaldıramamıştım.
Abim, onun bize yaptığını duyunca kapı ağzına eti kemiğinden ayrılmış gibi çökmüştü.
Bir insanın dizlerinin bağının çözülmesi ne demek, o an anlamıştım.
Güçlü görünmeye çalışmadı abim, beni kucağına çekip sıkıca sarıldı ve dudakları saçlarımda sabaha kadar hüngür hüngür ağladı… Ağladık…
Gel zaman git zaman abim bana, ben abime yetmeye başladık. Kimsemiz yoktu, yani vardı da sahip çıkanımız olmamıştı başlarda.
Ee, kolay değil ‘elin doğurduğuna’ kucak açmak…
Neyse ki babamın emekleriyle aldığı, iki odalı bir evimiz vardı da sokaklarda kalmamıştık.
Velhasıl kelam alıştık, kimsesizliğe, çocukluğu bir kenara bırakıp biran önce büyümeye ikimizde alıştık.
Geride bıraktık annem olacak zalimin ettiğini, babamın bize verdiği sevginin hatıralarında, gölgesiyle yaşadık.
Haksızlık edemem, babam ölmeden önce annemden de çok sevgi almıştık ya da sadece kandırılmıştık bilmiyorum, ama insan, insana son yaptığı ihanetle tanınır değil mi? Bizim tanıdığımızı sandığımız annemiz, bizi satıp da kocaya kaçmazdı…
Zaman aktı gitti, abim yirmi yaşına değdi, dedi ki; “Askerliği aradan çıkarmam lazım”
İşte, pek çok şeyin başlangıcı o zaman sayılırdı.
Beni yalnız bırakmaya kıyamadı, başını öne eğdi, gitti, dayım Şiyar’a yalvardı. Abimin beni, sadece bir yıllığına emanet edecek bir yakına ihtiyacı vardı.
Dayım zengin bir adamdı. Koskoca ağaydı, sayısı bellisiz tarlası, takımı, işi vardı ama açgözlüydü ne fayda, onca zenginlik arasında bize kucak açamamıştı.
Gerçi, onunda bahanesi hazırdı. Anamız, dul başına kocaya kaçmıştı sonuçta, orospudan farksızdı, onun gibi kirli bir kadının çocuklarını konağına alıp da ne yapacaktı?
Başta itiraz etti ama sonra ne oldu nasıl oldu bilmiyorum abim onu ikna etti ve dayım Şiyar, beni bir yıllığına Şiroğlu konağına aldı. Tabii ki yeğeni olarak değil, bir hizmetçi olarak.
Abim askere gitmeden önce beni sıkı sıkı tembihledi, onun yeğeni olduğumu kimseye söylemeyecek, bir yıl, sadece bir yıl sabır edecektim.
Dayımın eşi Gülsüm, aşırı fitne ve kıskanç bir kadındı. Kızları vardı, iki tane çok güzel kızı, iki tane de oğlu vardı.
Külkedisi hikâyesini bilir misiniz?
Hah, Gülsüm yengem ve kızları, aynı tarifeyi hatta daha fazla zulüm içeren alternatifini bana uyguladı. Dayandım. Bir yıl kolay geçmedi ama çok şükür acıya acıya da olsa o bir yıl sonlandı.
Abime hiçbir şey anlatmadım, onları da zalimlikleriyle birlikte geride bıraktım. Tıpkı annemize yaptığım gibi…
Abim evlendi sonra, gencecikti evlendiğinde ama ‘Eş’ olmayı çok sevmiş gibiydi. Annesi babası olmayan Şilan adında mükemmel bir kızı kendine aldığında başta endişelenmedim desem yalan olur.
El kızıydı sonuçta, annemizden yediğimiz darbe ortadaydı, Gülsüm ve kızları da öyle, benden nefret etmesini beklememem imkânsızdı.
Ama öyle olmadı, bir yetimi, en iyi başka bir yetim mi anlardı bilmiyorum ama Şilan, bambaşka bir kızdı.
Ne abimi üzdü ne de benim onlarla yaşamama burun büktü.
Onlar birbirini çok sevdi, ben de onları…
Derken aradan bir yıl geçti ve Şilan, dünyalar güzeli yeğenim ikra’yı dünyaya getirdi.
İkra, öyle güzel bir bebekti ki bakmaya kıyamazdınız. Yüzündeki nur, odayı değil, geceyi aydınlatırdı sanki öyle tatlı, öyle sevilesi…
Aşıktım ona. Azrail gelip; ‘Senin canını mı alayım, yoksa onun mu?’ diye sorsa, bir an düşünmez İkra için kendi canımı feda ederdim. Öyle büyüktü ona olan sevgim.
İkra, bir buçuk yaşına geldiğinde bir şeyler değişti.
Hastalandı benim güzel meleğim, nur yüzü soldu, ışıldayan gözlerini açamaz oldu ve yıllar sonra neşeyle çınlayan iki odalı o evimiz, bir kere daha kedere boğuldu.
İkra’nın hastalığı, her geçen gün onu ölüme götürüyordu, devası vardı aslında, Almanya’da bir hastanede tedavi olursa, iyileşmesi mümkündü ama tonla para gerekiyordu ve o lanet para da bizde yoktu.
Elimiz kolumuz bağlı, ağlıyor ve hiçbir bok yapamıyorduk. Abimin aldığı askeri ücret, benim çalıştığım üç kuruş para, tedaviye yetmediği gibi artık kredi bile çekemiyorduk.
Öte yandan ilk hastalandığı zamandan itibaren aradan geçen altı ayda gırtlağımıza kadar borca girmiştik ve artık alacaklılardan dolayı nefes dahi alamıyorduk.
Evlat bu, abim, onun için elinden geleni yapıyor, iki dudak ‘Şurada şifası varmış’ dese, oraya koşuyordu, ama ne kadar çabalarsa çabalasın sonuç değişmiyor, her bir gidiş bize borç olarak geri dönüyordu.
Babamızın yadigârı evi satmayı düşündük, ama dedim ya o evi satmak, tedavi parasını geçin, borçları kapatmaya bile yetmiyordu.
İkra’nın, fenalaştığı bir gece yarısı abimle Şilan, onu hastaneye götürdü ve ben de bir yıl boyunca hizmetçileri olduğum dayıma koştum.
Dedim ki; “Dayı, yeğenimi kurtar, ömür boyu kapında köpek olurum.” Olacaktım da gerçekten. Yeter ki İkra kurtulsun, o an ömür boyu hizmetçi olup olmamam çok da önemli gelmiyordu.
Dayımın güldüğünü gördüm, benim gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyor, ciğerim yanıyordu da o, gülüyordu.
Önünde diz çökmüş, bize, öz yeğenlerine para versin, İkra’yı kurtarsın diye yalvarıyordum.
Kabul etti çok şükür, ‘Tamam yapacağım’ diyordu da ben, aptal gibi arkasından gelecekleri beklemeden seviniyor, içime sığmayan bir minnet ve mutlulukla ona dualar, teşekkürler yağdırıyordum.
Dayım: “Bir şartım var,” dediğinde, beni bir mal olarak gördüğünü, aslında o parayı verirken, kaz gelecek yerden tavuk esirgemek istemediğini bilmiyordum…
“Onun yaşaması için, senin ölmen gerekiyor Nalin, kabul ediyor musun?”
Ne bekliyordum ki değil mi? Onların ne denli kansız ve karaktersiz olduğunu annem denen o kadından dolayı zaten biliyor olmam gerekiyordu…