Nalin…
Rizgar’ın, gırtlağımı sıkan eline, ateş saçan gözlerine ve öfkeden hırıltılı çıkan nefeslerine rağmen içimden geçen rahatlamayı tarif edemezdim.
Bir an, gerçekten onun umursamaz ve hiçbir şeye değer vermeyen bir pislik olduğunu düşünmüştüm aslında, ama şu an görüyordum ki onun da zayıf yanları vardı. Her ‘İnsan’ gibi…
Doğanlı erkeklerinin ailelerine ne denli düşkün olduğunu bilmeyen yoktur ama Rizgar, başkaydı.
Önceleri onu görememiştim, daha doğrusu o, buna izin vermemişti.
Mezardaki babasından bile öylesine rahat ve saygısız bir şekilde bahsetmişti ki, ister istemez onun aile bağlarından şüphe etmiştim.
Keşke iş bu raddeye hiç gelmeseydi… Keşke o, beni kolayca kabul etseydi… Ya da en azından ona yalvardığımda, merhamet gösterseydi ve ben, bu kadar aşağılık bir planın parçası olmak zorunda kalmasaydım…
Titreyen parmaklarımı onun gırtlağımda duran elinin üstüne getirdim. Gözlerimden akanlar yine yerini alırken, tam bir teslimiyetle beni bırakmasını bekledim.
Hayır, çırpınmadım ya da herhangi bir tepki göstermedim. Boynumdan beynime doğru yükselen baskı ne kadar yüksekse ben de bir o kadar sakindim.
Ona söylediğim şeyden sonra hak ettiğim buydu, beklediğim tepki de...
Gözlerim devrildi, gözbebeklerimin yukarı doğru aktığını hissettim, ikinci kez bayılmanın eşiğine gelmiştim ve bu defa direnemedim.
Çok geçmeden kendimi beni çağıran yoğun karanlığa teslim ettiğimde, gözlerimin önünde; İkra’nın minik dudakları ve gülüşü belirmişti…
***
Rizgar…
Kendimi kaybetmemi sağlayan şey, o kızın, Ela’nın adını ağzına alması ve onu, Şiyar denen o itin oğluna yakıştırmasıydı.
Nalin’i tanımıyordum, lakin fazla zararsız görünen bir hali vardı, hatta bir zavallı olduğundan neredeyse emindim, ama şu an karşımda duran ve tereddüt etmeden bana karşılık veren kız, o zavallıdan farklıydı.
Mahir abime söylediği şeylerin asılsız olduğunu düşünüyordum, çünkü kendimden emindim. O geceyi Laila yerine bu kızla geçirmiş olmam imkânsızdı, kendimi tanıyordum.
Yine de emin olamadığım bir nokta olduğunu da inkâr edemiyordum, çünkü o geceye dair kopuk ve eksik olan bir zaman dilimi vardı.
Normal şartlarda sarhoş olmazdım, en azından kendimi kaybedip, alkol sonrası hafıza kaybı yaşadığım çok olmamıştı.
Ergenlik döneminde bokunu çıkardığım zamanları saymazsak, içerken limitini bilen bir adamdım.
Bir şey olmuştu, belki de limitimi aşmıştım ama en son hatırladığım şey Laila’nın beni ağzına aldığı ve benim, içkimi yudumladığımdı…
Sonrası bulanıktı…
Evet, Nalin’in otele geldiğini hatırlıyor gibiydim ama onu reddedip, yine siktir etmiştim ve bu defa daha serttim.
Yani, kendinizi benim yerime koyun! Laila gibi bir tanrıça onu becermeniz için odada beklerken siz, pespaye bir kızla zaman harcamak ister miydiniz? Hele hele o kız size ‘Benimle evleneceksin’ deyip duruyorsa? Hiç sanmıyorum!
Ben de mantıklı olanı yapmış, onunla zaman kaybetmek yerine Laila’ya dönüp deli gibi sevişmiştim.
En azından ben, böyle olduğunu düşünüyordum.
Sabah, Devrim beni arayıp uyandırdığında yatakta yalnızdım ve başımda kafamı ikiye bölecek kadar güçlü bir ağrı vardı.
“Acil Ninovata’ya gel!”
Devrim’in kalın sesi, başımdaki ağrıyı ikiye katlamıştı.
Kurumuş boğazımı temizleyip: “Niye?” diye sorduğumda: “Nino, delirmiş!” diye bağırmış: “Rizgar yetiş!” dedikten sonra da çağrıyı sonlandırmıştı.
Gecenin yorgunluğu ve alkolün etkisi derken, algılarımı zor bela toparlayıp yataktan fırlamış, yarı giyinik yarı çıplak halde odadan çıkmıştım.
Lanet olsun ki yatağa ya da odaya bakmamıştım. Eğer bu kızın iddia ettiği gibi bekâretini almış olsaydım, oralarda bir yerlerde bir kanıt bulabilirdim değil mi? Ama ne yazık ki fırsatım olmamıştı.
Laila’nın, gitmiş olmasına elbette ki şaşırmamıştım. Sevgili değildik, canımız isterse sevişir, eğlenir, tatmin olduktan sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam ederdik.
Bu zamana kadar bu aptal, bana böyle bir şey söylemiş olsaydı eğer, aradaki o kayıp zamanı bulamasam da netleştirebilir, teyit edebilirdim.
Laila ile konuşabilir, tıpkı söylediği gibi otel kameralarını kontrol edebilirdim, ama o, Mahir abime söylemeyi tercih etmişti.
Onun art niyetli olduğundan şüphelenmemize sebep olan şeyde buydu zaten. Kızın davranışları normal olmayacak kadar aşırıya kaçan bir haldeydi.
Normal bir kız, ‘Beşik kertmesi’ mevzusuna sığınıp bu denli büyük bir adım atamazdı.
Onu, en son nişanda görmüş, kesin ve keskin bir şekilde uyarmıştım.
O geceden sonra birkaç kez daha mesaj atmıştı, Serhad için üzüldüğünü, Arjen’e şifa dilediğini falan söylüyordu sanırım.
O dönem, ne onu, ne de mesajlarını umursayacak psikolojide değildim.
Yeterince acı ve stresimiz vardı ve ben, bir de bu gereksiz kız için stres yaşamak istememiş, onu engellemiştim.
Bugün, abim beni ofise çağırdığında, o devasa sinirini sesinde görebilmiştim.
Götüm gitmedi desem yalan olur çünkü Mahir abim, genel olarak sinirli bir herif olsa da, bu denli, yükseldiği bir şey varsa, yememem gereken bir bok yemişim demekti.
Ofise gelene kadar yediğim her boku düşünmüştüm ama onu sinirlendirecek, en azından bu kadar sinirlendirecek bir şey yapmadığımdan emindim.
Ofiste o kızı görene kadar, ‘başka bir şey vardır’ diyerek kendime telkinde bulunmuş, onu görünce neden kızdığını anlamış olmuştum.
Bu konuyu abime söylememiştim.
Birkaç kez niyetlenmiştim ama hep araya başka şeyler girdiği için ertelemiş, sonra da zaten yok saymayı tercih etmiştim.
Şiyar ağanın yeğeni olduğunu İsra ablanın nişanında öğrenmiştim ve onun öncesinde açıkçası çok önemsememiştim. Üstün körü anneme sormuştum ama kafaya takıp da ciddi ciddi irdelememiştim.
Keşke irdeleseymişim…
Zavallı dediğim kız, şimdi beni indirmek üzereydi…
Başta öfkeyle kıza yüklenmeye niyetlenmiş olsam da Mahir abim beni durdurmuş, sonra da haklı bir öfkeyle küfürleri, bedenimin pek çok bölgesine girip çıkmıştı.
Yeterince küfür edip rahatladığında ise asıl meseleye gelmiş, bu işte bir iş olduğunu ve bunu çözmem gerektiğini söylemişti.
Haklı mıydı peki? Tabii ki evet, her zamanki gibi…
Ben, kızı o kadar değersizleştirmiştim ki asıl resme bakmam gerektiğini tamamen gözden kaçırmıştım.
Bu yaşıma kadar aptal bir adam hiç olmamıştım ama kibirli olduğumu kabul edebilirim sanırım.
Bu kız, ilk karşıma çıktığında dikkate almalıydım, daha doğrusu ciddiye, fakat yapmamıştım.
İtiraf etmeliyim, yakama yapışan kızlardan hiçbir zaman hoşlanmadım, gerçi seçimlerim ve kriterlerim belli olduğundan olsa gerek, bu zamana kadar yakama yapışan bir kızım da olmamıştı.
Nalin denen zavallıya gelince… Bilmiyorum, bir sapık gibi peşimde dolanması, bumerang edasında ne kadar atarsam atayım geri dönmesi ve bir şekilde ettiğim her türlü hakareti, küfrü ya da aşağılamayı tolere etmesi tuhaf bir şekilde ilgimi çekmiş olabilirdi.
Lanet ilkel içgüdüler… Hata yapmamın en büyük sebebi bunlar mıydı ki?
Dediğim gibi standartlarım ve kriterlerim var ve o kız, bu standartlara kesinlikle uygun değildi.
Çirkin miydi? Bana göre evet! Gözleri yeşildi mesela ve ben, renkli gözlü kadınları hiçbir zaman beğenmedim. Çok bakımsız bir tipti, bana göre kadın dediğinin bakımlı, göz alıcı ve ihtişamlı olması gerekliydi.
Ama saçları güzeldi… Gerçi ben, uzun saçları her zaman sevmişimdir bu, ona özel bir şey değildi.
Yani, ona bir şans vereceğimden değil aslında, biraz fazla ileri gitsem de egomun ve kibrimin kurbanı olmuş olabilirdim.
Şimdi içine çekildiğim duruma bakılırsa iyi bok yemiştim!
Abimin dediği gibi, kız sadece bir maşa olabilirdi ve bu ipin ucunun, çok daha büyük bir çukura çıkma olasılığı vardı.
Mahir abimle yaptığımız konuşma sonrası izin isteyip ofisten koridora çıktığımda, onunla konuşmaya ve asıl derdini öğrenmeye odaklanmıştım.
Bir anda değişip, onunla sakince konuşsaydım eğer, kesinlikle şüphelenebilirdi, sırf bu yüzden en başında nasıl tepki verdiysem öyle tepki vermiştim.
Sonrasında sakince geri çekilmiş, onu irdelemeye girişmiştim.
Peki, o ne yapmıştı? Resmen zavallı olmaktan vaz geçmiş gibi sınırlarımı ve sabrımı zorlayan cümleler kurup, beni odağımdan çıkarmış, en sonunda da elimin altında bayılmıştı!
Ne güzel değil mi? Şimdi onu ayıltıp, ağzından laf almalıydım!
****
Nalin…
Bir süre sonra kendime geldiğimde Rizgar’ın kucağındaydım. Başımı göğsüne yaslamış ve kollarımı omuzlarından atmıştı.
Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissettim o an, babamı hatırladım…
Bu bir ilerleme sayılabilirdi değil mi? Rizgar’ın benden tiksindiğini göz önüne alırsak, aslında yerde, içi dolu bir çöp poşeti gibi sürükleyerek taşıması lazımdı ya da olduğum yerde baygın halde bırakması.
Ama yapmamıştı, kucağındaydım, kolları bedenimi sarmış, kokusu ciğerlerime doğru akmıştı.
Keşke onunla bir şansım gerçekten olsaydı…
Gözlerimi açma gereği duymadım ve baygın olduğumu düşünmesi için zerre hareket etmedim.
“Çetin, yeni mahalleye gidiyorum. Benim iş uzayabilir, Güldem sende,” dedi Rizgar, Çetin’in bakışları gözümün önüne gelince, bir tuhaf hissederek kasıldım.
“Dikkat et,” Çetin’in sesi fazla yumuşak çıkınca benim gördüğüm o adamın ifadesi ile bir türlü bağdaştıramadım.
Arabanın kapısının açıldığını duydum ve Rizgar beni, koltuğa sert bir şekilde fırlatır gibi bıraktı.
İlerleme falan mı demiştim ben az önce? Unutalım gitsin!
“Sikeyim!”
Rizgar’ın bedeni benden uzaklaştığında hırlar gibi küfretti, Çetin’in kahkaha attığını duydum: “Bu aralar şansın açık,” dedi dalga geçer gibi: “Umarım, bu iş uzamaz.”
“Şansımı sikeyim!” Rizgar bir küfür daha savurduğunda kapıyı kapatıp beni arabanın içinde bıraktı. Dışarıdan gelen sesi boğuk fakat anlaşılırdı:
“Aylar önce siktir olup gitmem lazımdı!”
Çetin bir kahkaha daha patlattı:
“Sana güvenim tam!”
Rizgar, şoför tarafına geçip kapıyı açarak bindi.
“Benim de…” sesi, ona cevap verirken fazla bezgindi.
Çetin, arabanın tavanına vurdu ve Rizgar, kapıyı kapatıp yola koyuldu.
Boynum yamulmuş, elimin biri kalçamın altında kalmış halde onun beni bıraktığı gibi koltukta oturuyordum. Tutulmaya başlamıştı sanırım ki, ensem fena acıyordu.
Nereye gidiyorduk ki? Beni dayıma götürmediğinden emindim. Issız bir dağ başına götürüp, öldürme olasılığı, dayıma götürme olasılığından çok daha büyüktü.
Bir süre dayanmış olsam da en sonunda kıpırdanıp, artık her bir yanı acıyla sızlamaya başlayan bedenimi toparladım.
Bedenimin yutkunma ihtiyacını yerine getirdiğimde, hissettiğim acı, aklımı alacaktı.
Yemek borumu kırmış olabilir miydi acaba? Çünkü boğazım ağrıyla kaplıydı.
Tamamen refleks ile sağ elimi boynuma sarıp bir kere daha yutkundum. Boğazımı beni bayıltana kadar sıkmıştı ve sanırım o parmaklar, tenimi morartacaktı…
Neyse, en azından hâlâ hayattaydım.
Başımı, usulca çevirip ona baktım ama o, bana bakmadı. Kaşları çatık, tamamen yola odaklanmıştı.
“Rizgar, özür dilerim.” Dedim.
Diyecek başka bir sözüm yoktu ve dikkatlerini çektiğime göre artık, geri adım atabilirdim.
Cevap vermedi. Bir süre sessizce bekledim ve tekrar denedim:
“Ben, seni sinirlendirmek istememiştim.”
Yine koca bir sessizlik…
Yeni Mardin’in, eski Mardin’den ayrıldığı bir alana geldiğimizde, iyiden iyiye yabancılaşan şehir, tüylerimi diken diken etmişti.
‘Yeni mahalle’ dediğine göre, şehir merkezinde yüksek binaların bulunduğu bir yerlere gidiyor olabilirdik, bu da ıssız bir alanda katledilme olasılığımı ortadan kaldırıyordu sanırım.
“Rizgar,” dedim, daha fazla dayanamayarak: “Üzgünüm, ama beni buna mecbur bırakan sendin.”
Yine cevap alamayınca, bakışlarımı öylece yüzünde gezdirdim. Çok fazla gerilmiştim.
Pes eder gibi nefesimi dışa doğru üfleyip sırtımı koltuğa yasladım ve başımı öne eğdim. Artık ne olacaksa olacaktı işte, daha ne isteyebilirdim?