"Anlamadım abi?"
Rizgar, ofisin kapısından içeriye girip benimle göz göze geldiğinde, mimikleri kasıldı, sertleşti ve neredeyse bakışlarıyla beni öldürecekti.
Mahir abi, ona yalan söylemediğimi iddia ettiğimde ve bu konuda oldukça inandırıcı bir performans sergilediğimde kısa bir süre dışarı çıkmış belli ki Rizgar'ı getirmişti.
O kapıdan girdiğinde ise: "Açıkla!" demiş, adeta alev almış gözlerle onu izlemişti.
Rizgar'ın, her an karışan ifadesi, içimde yükselen korkuyu beslese de aldırış etmedim.
Beni bu hale getiren kendisiydi, bunu yapmaya mecbur bırakan da...
Denemiştim, onu benimle evlenmeye ikna etmek için çok fazla dil dökmüş ve beklemiştim ama o, her defasında beni hiç de nazik olmayan bir dille reddetmişti.
Aslında nişan akşamı dananın kuyruğu kopmuş olabilirdi fakat yapılan saldırı, yaralanan enişteleri ve öldürülen kuzeni, bazı şeylerin ertelenmesine sebebiyet vermişti.
"Neyi açıklayayım abi?" Rizgar, sinirle güldü: "Ne dedi sana bu kız?"
'Bu kız' derken bile sanki kusuyordu sesi…
"Anlat Nalin,"
Mahir abi, bana döndü: "Şu konuyu bir açıklığa kavuşturalım?"
Yutkundum...
O, sandalyesinde, geriye doğru yaslanıp sol elinin işaret parmağını dudaklarının üstünde gezdirerek beni izlerken, Rizgar'ın her an gırtlağıma yapışmak üzere olduğunu hissedebiliyordum.
"Abi, Rizgar, benim namusumu aldı..." dedim fısıldar gibi.
Her şeyi göze almıştım ve onu köşeye sıkıştırıp benimle evlenmeye mecbur bırakmalıydım.
Çünkü biliyordum Rizgar Doğanlı, Mahir Doğanlı'ya tapan, onun sözünden asla çıkmayan bir adamdı.
"Ne diyorsun lan sen!"
Bağırıp bana doğru bir adım attığında "Rizgar!" diyerek kükreyen Mahir Doğanlı, onu durdurdu: "Yavaş!"
Sesi uyarı doluydu.
"Abi yalan!"
Rizgar, önümden geçti ve Mahir abinin masasına ellerini yaslayarak onun yüzüne doğru eğildi:
"Yalan amına koyim! Bu kız, neyin peşinde bilmiyorum ama yalan söylüyor! Şiyar piçi ile bir bok karıştırıyor! Belli! En başında gebertmeliymişim! Cesarete bak!"
“Otur oğlum,”
Mahir abinin ses tonu daha sakin duyuluyordu: “Sakinleş.”
“Abi kurban olayım ne sakinleşmesi?” Rizgar, sırtını dikleştirip iki elini birden saçlarından geçirdi: “Bu salağı konuşturmaya devam mı edeceksin?”
Bana hakaret etmesini umursamamaya çalışıyordum, aşağılayıcı bakışlarını da, başımı önüme eğmiş, pür dikkat dizlerimin üstünde duran avuçlarımı izliyordum.
“Rizgar…” Mahir abinin, onun adını mırıldanır gibi söylemesinin ardından kısa bir süre duraksadı fakat sonrasında tam karşıma oturdu.
Bedenini aramızda duran sehpaya doğru iyice eğmiş, kol dirseklerini uzun bacaklarına yaslayarak ellerini önünde birleştirmiş, delirmiş gibi bana bakıyordu.
Beni öldürmek istiyordu.
“Nalin’i tanıyor musun oğlum?”
Mahir abi konuşurken ben, sessizliğimi koruyordum.
“Tanımıyorum abi, birkaç ay önce geldi ‘Ben, senin beşik kertmenim’ dedi, ben de siktir ettim. Bu kadar!”
Bu defa ona öldürecekmiş gibi bakan taraf bendim.
“Bu kadar değil!” sesim titrek fakat sertti: “Neden ‘Erkek’ gibi yaptığının arkasında durmuyorsun?”
“Erkek gibi…”
Rizgar, alt dudağını ısırarak ağzının içine aldı. Bakışlarını ofisin içinde gezdirdi ve yeniden bana baktı:
“Abi!” dedi, sesini yükselterek: “Bu sürtüğün söylediği hiçbir şeyi dinlemek zorunda değilim! Sen de değilsin.” Ayaklandı, kolumdan tutup çekiştirdi.
Kolumu öyle çok sıkıyordu ki koparacak gibiydi, yüzüme doğru eğildi:
“Siktir git! Gebermek istemiyorsan siktir git!” dedi.
Rizgar, canımı almakla tehdit edip beni hırpalarken, o çok güvendiğim Mahir Doğanlı sessizdi. Kısa bir an bunun da işe yaramayacağından şüphe ettim.
“Abi! Yalan söylemiyorum. Yemin ederim!” dedim Mahir abiye bakarak, yine en başta yaptığım gibi yalvardım: “Asıl yalan söyleyen o!”
“Rizgar bırak!”
Mahir, abinin ifadesi dümdüzdü ve ben, o an tüm umudumu kaybetmek üzereydim.
“Abi!” Rizgar, gırtlağını yırtar gibi kükredi.
“Bırak lan! Sen de çık dışarı!”
Mahir, abi avuç içini masaya vurarak aynı şekilde karşılık vererek ayaklandığında, irkildim ve korkuyla yerimde sıçradım.
Rizgar, kolumu savurarak bıraktı ama ben, buz tutmuş gibi durmuş, olduğum pozisyondan kıpırdayamamıştım.
Bedenim kaskatıydı ve bakışlarım, o an beni kovan Mahir Doğanlı’nın ifadesinde takılı kalmıştı.
“Çıksana kızım!” Mahir abi sabırsızca bağırınca, buna mecbur hissederek yanaklarımdan akanlara aldırış etmeden uzun koridora çıktım ama fazla uzaklaşamadım.
O uzun koridor bomboştu, karanlık sayılmazdı ama aydınlık olduğunu söylemek de imkânsızdı.
Ürpertici bir havası vardı, iş yeri gibi değildi sanki. Kasvetli, ruhsuz, iç karartıcı…
Mahir ve Rizgar’ı içeride bırakıp koridora çıktığımda, bir an oradan kaçıp gitmeyi gerçekten düşündüm.
Her ne kadar ‘her şeyi göze aldım, buna mecburum’ diyerek kendimi kandırmaya çalışsam da deli gibi korkuyordum.
Ben çıktıktan sonra Rizgar, yerine oturdu.
Artık bağırmıyor, sinirden kaskatı kesilmiş bir halde Mahir abinin söylediklerini dinliyordu.
Ne konuştuklarını duymak, akıbetimin ne olduğunu öğrenmek istiyordum.
Belki yarım, belki de bir saat sürdü bilmiyorum.
Koridorda durmuş, ellerimi yumruk şeklinde bedenimin iki yanına düşürmüş, cam duvarın arkasından onları izliyordum.
Rizgar ayaklanıp kapıya, dolayısıyla bana doğru gelirken Mahir abi, sanki hiçbir şey olmamış gibi rahat görünüyor, umudumu bilmem kaçıncı kez ellerimin arasından soğukkanlılıkla çekip alıyordu.
Sandalyesinde yine geriye doğru yaslanmış, umursamazca telefonunun ekranına bakıyordu.
En azından birazcık da olsa umursayamaz mıydı? Ne yani, onun da Rizgar’dan bir farkı yok muydu?
“Yürü!”
Rizgar, ofisten çıkıp sağ kolumu sıkıca tuttu ve asansörün oraya doğru beni de peşinden sürükleyerek yürüdü.
“Nereye?”
Sesim gırtlağıma yapışıyordu.
“Abime anlattıklarını, bir de bana anlat bakalım.”
“Neden? Hatırlamıyor musun?”
Paçalarımdan öyle gereksiz bir cesaret akıyordu ki ben bile inanamıyordum.
Asansöre birkaç adım kalmıştı ki Rizgar’ın adımları durdu.
“Bak kızım!” dedi, bana bu şekilde hitap etmesinden nefret ediyordum.
Konuşmaya devam etmek için araladığı dudaklarını ondan önce ben konuşarak kapattırdım.
“Ben, senin kızın değilim!”
Kolumu çekiştirip tutuşundan kurtuldum: “Benimle evleneceksin!” dedim, çenemi dikleştirerek onun bedenine iyice sokuldum.
Nefesi yüzüme çarpıyor, öfkeden göğsüne sığmayan kalbinin sesi, kulaklarımı dolduruyordu:
“Buna mecbursun!”
Hayır, cidden! Aslında aklıselim, mantıklı düşünebilen birilerinin beni o an durdurması gerekiyordu.
“Ölümünü arıyorsun!”
Rizgar, beni tehditkâr bir şekilde uyarıyordu belki ama bir yandan da doğru söylüyordu.
Bunu zaten biliyordum, o an, bile isteye ölüm fermanımı zorlaya zorlaya kendi isteğimle imzalıyordum.
“Hayır! Benden aldığın namusumu temizlemeye çalışıyorum!”
Arsızlık, ediyordum. Yalan söylüyor ve onların da bu yalana inanması için elimden geleni ardıma koymuyordum.
Rizgar, onun yüzüne doğru uzattığım çenemi kavrayıp sıkıca tuttu, yüzümü yüzüne yaklaştırmak için çekerken, canımı acıtıyordu:
“Seni siktim mi?” diye sordu, tüylerim ürperiyordu: “Ben! Senin gibi bir sürtüğü siktim, öyle mi?”
“Evet!” tereddüt etmemeye çalışıyordum.
Kısa bir an bakışları arkamda bir yerlere değdi ve hızla çenemi bırakıp yeniden kolumu tuttu.
Beni asansöre tıkacak diye düşündüğüm o anlarda, ne yaptığını anlamama bile izin vermeden merdiven kapısını aralayıp içeri soktu.
İçi pamuk dolu bir çuval gibi hissediyordum kendimi.
Bedenimi sanki hafif bir çuval gibi dilediği yöne kolayca savurabiliyordu.
Ben daha sendeleyen bedenimde dengemi bulup dikleşememişken, iri elleri gırtlağımı buldu.
Gırtlağımı var gücüyle sıkıyor, aynı zamanda beni, o eliyle iterek geri gitmeye zorluyordu.
Sırtım duvara çarptığında iç organlarımdan yayılan ‘Zınk’ sesini duydum.
“Sen, beni tanımıyorsun!” dedi, yine dişlerini sıkıyordu:
“Sen, bizi tanımıyorsun! O küçük beyninle bizi aptal yerine koyabileceğini mi sanıyorsun? Defalarca uyardım seni değil mi? Şimdi bok yoluna giden sen olacaksın!”
Onu duyuyor, ama anlamakta zorluk çekiyordum.
Kulaklarım uğulduyor, nefesim kesiliyor, gözlerim iyiden iyiye kararmaya başlıyordu. Sanırım bayılmaya doğru koşar adımlarla ilerliyordum.
Bunu fark etti mi bilmem ama sıktığı gırtlağımı bırakıp bir adım geri giderek konuştu: “O haysiyetsiz dayını da sikeceğim, seni de!”
Ciddi bir öksürük krizine giren bedenimi zor bela durultup, eğildiğim yerden doğruldum:
“Siktin zaten!” dedim yine arsız bir kadın gibi: “Namusumu aldın. Dayım henüz bunu bilmiyor ama öğrenecek. Bakalım o zaman ne yapacaksın!”
Rizgar, sanki çok komik bir şey söylemişim gibi kahkaha attı: “Ne zaman siktim?” dedi alayla: “Seni sikecek kadar düştüyse, keser atarım…”
“O gece otele geldim!” devam etmesine müsaade etmeden araya girdim: “Beni içeri aldın. Seninle evleneceğim dedin. Öptün…”
“BEN!?”
Bu defa sözümü bölen o oldu, başparmağını göğsüne koyarak kendini gösterdi, yüzünde itici bir gülüş tutuyor, kaşlarını havaya iterek bana inanmadığını belli ediyordu.
“Sen!” dedim, iki adım atıp tam önünde durdum: “O gece bana bir söz verdin ve o sözü yerine getirmekten başka çaren yok! Her şeyimi aldın benden Rizgar, eğer gerçekten benimle evlenmek istemeseydin yapmazdın.”
Rizgar, yine güldü, ama bu defa gülüşünün arkasında o geceyi düşündüğünü gerebiliyordum.
“Sana en başında söyledim, seni değil evlenmeye, sikmeye bile layık görmem…”
“Gördün ama,” yine lafını böldüm: “Benimle seviştin, bekaretimi aldın ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun. Sen, kendine erkek mi diyorsun?”
Rizgar, kısa bir an sustu:
“İspat edebilir misin?” dedi, kendinden emin bir şekilde: “Ulan, şu an önümde soyunsan sikim kalkmaz! Sen, kime neyi anlatıyorsun? Kendini başkalarına siktirip, gelip bana mı itelemeye uğraşıyorsun?”
“Git bak. Otelin kameralarına bak! Yanındaki kadını gönderip beni içeri aldığını, saatlerce benimle seviştiğini göreceksin.”
O an, gerçek Rizgar Doğanlı’nın aşık olduğum o adamdan çok farklı olduğunu anlamıştım aslında. Hatta bunu, Ninovata’da onun yanına gittiğim ilk anda anlamıştım.
Fakat artık konu benim yıllardır içimde büyüttüğüm o saftirik aşkım değildi ve bundan sonra da hiçbir zamanda olmayacaktı.
Ondan benimle evlenmesini istediğim şu birkaç ay, gerçek kişiliğini görmeme yetmişti.
Hangi aptal kadın, onun gibi aşağılık bir yaratıkla evlenmeyi isterdi ki değil mi?
Ama ben istiyordum ve öyle veya böyle onun karısı olmayı başaracaktım.
“Peki, bunu neden daha önce söylemedin de şimdi söylüyorsun?”
Rizgar bir anda sakinleşince duraksadım.
Birkaç adım atıp karşı duvara gitti ve sırtını o duvara yasladı.
Dudaklarına bir sigara yerleştirip beklentiyle bana baktı:
“Söyledim, defalarca benimle evlenmen gerektiğini söyledim.” Diye çıkıştım.
“Hayır, hani seni sikmişim ya?” dedi dudağının kenarını kıvırarak:
“Bunu neden söylemedin? Nişanda mesela? Hem, abime ‘dayım beşik kertmesi olayını biliyor’ da demişsin, bana tam aksini söylediğini hatırlıyorum?”
Fark ettim. Beni aslında tuzağa çektiğini ve benim de o tuzağa neredeyse düşmek üzere olduğumu o an fark ettim.
Az önceki sözleri sadece hakaret değil aynı zamanda bir tür manipülasyon tekniğiydi…
“Zaten biliyorsun, benim sana tekrar söylemem mi gerekiyordu?” dedim, yalanımı sürdürmeye devam ederek:
“Bana yalancı muamelesi yaparak kurtulmaya çalışıyorsun, ama ispatlarım Rizgar, sana da, Mahir abiye de, dayıma da ispatlarım. Belki ben ölürüm ama seni de ardımda bırakmam.”
“Koş!” Sağ kaşını havaya itip sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırarak derin bir nefes aldı ve sonra başıyla aşağı inen merdivenleri işaret etti:
“İspatlamazsan amına koyayım! Siktir git! Dayına de ki; ‘ Rizgar Doğanlı beni sabaha kadar sikti! Altında inim inim inledim, sonra da benimle evleneceksin diye yakasına yapıştım…’ Ah gerçi!”
Kısa, alaycı bir kahkaha daha patlattı: “Seni sikmem için gönderen dayın, tüm bunları zaten biliyordur değil mi?”
Nefesim kesildi…
“Bu kadar acımasız mısın?” dedim, kısık bir sesle, az önceki cesaretim tamamen silinmiş, içimde hâlâ varlığını koruyan o küçücük gurur kırıntısı sözlerimi ele geçirmişti.
“Daha acımasız yanımı görmedin sen,” Rizgar, sırtını dikleştirerek sırıttı:
“Böyle basit oyunlar bize sökmez kızım. Sana o gecede söyledim, sülalenizdeki tüm kızları siker, piyasaya orospu diye gönderirim ki; bunu şu saatten sonra gerçekten yapacağımdan emin olabilirsin.”
“Rizgar,” dedim, kısıldıkça kısılan sesimle, bu pisliği alt etmek için daha ne yapabilirdim?
“Sen, bizim sülalemizdeki kızları sikemeyeceksin ama eğer benimle evlenmeyi kabul etmezsen sana yemin ederim, Şiyar ağanın oğlu Şiwan, senin kız kardeşin Ela’yı…”
Konuşmaya devam edecektim aslında, tıpkı onun bana yaptığı gibi tehdit edecek, bir şekilde üste çıkacaktım fakat Rizgar, adeta ışınlanmış gibi yanıma gelmiş, bir kere daha gırtlağımı ele geçirmişti:
“Ağzını sikerim senin!” dedi, belli ki beni aşağılayan, küçümseyen ve hakaretler yağdırmaktan çekinmeyen o adam, iş kız kardeşine gelince incinmişti:
“O sikik ağzına kız kardeşimin adını almaya kalkma!”
Evet, benim için hiç de iç açıcı olmayan tüm bu sürecin sonunda almak istediğim şeyi almışım gibi gülümsedim.
Nefesimi kesebilirdi, hatta eğer yüreği varsa beni o an, oracıkta öldürebilirdi ama eğer öldürmezse, benimle evleneceğinden, daha doğrusu evlenmek zorunda kalacağından adım kadar emindim...