Kendi kendine uyanan biri olmamama rağmen, burnuma bayram ettiren kokuya daha fazla dayanamayan midem, ayaklarıma yaptığı baskıda başarılı olmuş olacak ki yavaş yavaş hareketleniyordum. Gözlerim hâlâ kapalıydı ama gayet iyi gidiyordum. Burnum iyi koku alıyor olmalıydı. Uyur gezer gibi yürürken, mutluluktan havalara uçuyordum.
Sağa sola ve yine sağa, işte geldim. Muhteşem kokunun doruk noktası burası olmalıydı.
Yolun bittiği bölümde, yavaşça gözlerimi açtığımda karşımda duran Tarık'ı gördüm. Elindeki tepsi ile, şaşkınca bana bakıyordu. Giydiği önlük, ve mutfağa yaptığı muhteşem uyum ile çok tatlı gözüküyordu. Hayran bırakacak kadar yakışıklı olmayı nasıl başarıyordu? Gerçi bu sadece yakışıklılık değildi. Çekicilik, temiz yüreklilik, cesaret ve muhteşemliliğin vücut bulmuş haliydi.
Her sabah bu manzarayı görerek uyanacaksam, geleceğe hiç dönmemeyi kabul edebilirim sanırım diye düşündüm.
Gözlerim ve burnum aynı anda bayram yaparken, hâlâ Tarık'ı seyrediyordum. Saçlarını dikmiş, sağ kulağına küçük siyah bir küpe takmış ve muhteşem giyinmişti. Ben onu böyle seyrederken tatlıca gülerek sordu.
"Her sabah böyle mi oluyorsun?" diye sordu.
Anlamamıştım, ama benimle aynı şeyleri düşündüğüne göre birazcık utanmıştım. Güzelliğim! Ah başa bela oluyordu. Ayağımla yeri kazar gibi yapıp, açıklama yapması için beklerken "Bilirsin işte Shrek'in eşi gibi. dedi. "Normalde insan, geceleri trolleşen türden."
Yine anlamsız şeyler vardı ancak içimden bir ses bu sözün benim için kötü olduğu kanaatındaydı. Kaşlarımı çatarak anlamaya çalıştım ve yavaşça yukarıdan aşağıya kendimi süzdüm. Birbirine girmiş saçlar, ağzımdan akıp yüzüme yapışan sular, bir yukarıda bir aşağıda olan paçalar. Daha çok hippilere benzeyen görünümümle, Tarık'ın görünümü. Aramızdaki yüz farkı bulun gibi bir şey olmuştu.
Omuzlarını ve alt dudağını kaldıran Tarık, muzipçe gülümserken koşarak mutfaktan çıktım. Rezilliğin daniskasını yaşamıştım. Bir de kız benim! Çığlık atsam ne işe yarayacaktı ki, fena halde rezil olmuştum zaten. Koşarken bile Tarık'ın gülümsemesini duyabiliyordum. Hiçbir fırsatı kaçırmıyordu!
***
Yarım saat sonra Tarık ile başbaşa kahvaltı ediyorduk. Fazla ciddi gözüküyordu. Kendini sadece yemeğe vermiş gibiydi. Bense bir lokma alıp bir Tarık'ı gözetliyordum. Her santimini, her ağzasını kazıyordum beynime. İsteyerek veya istemeyerek, gözlerimi hep onun üzerinde buluyordum.
Neden sonra "Eskiteceksin!" dedi.
Anlamadığımı fark edince "Böyle durmadan bana bakarsan, rahat davranamam." diye ekledi.
Cümlesini tamamlar tamamlamaz boğazıma kaçan patates parçası ile öksürmeye başladım. Geçmiyordu, bir müddet süren öksürük ile başa çıkarken Tarık su, süt, çay ne varsa hepsini önüme yığmıştı.
"Gördün mü bak! Boğazıma kaçtı işte." diye tısladım.
Gülümseyen Tarık "Bu bir şeyin işareti." dedi.
"Neyin?" diye sordum çayımdan bir yudum alırken.
"Zamanının geldiğinin."
Neyin zamanının işareti der gibi kaşlarımı kaldırdım.
"Bosna'da bir adet vardır, evlenecek kişilerin iki şey yapması gerekir." dedi Tarık.
"Yaa! Sadece iki mi? Kolaymış söyle bakalım." dedim basitçe.
"Birincisi bu yediğin Boşnak böreğini yapmak." dedi.
Böreğe korkulu gözlerle baktım. Öyle ince, öyle uğraşılarak yapılmıştı ki, bence hiç bulaşmadan ikinci şıkkı seçmeliydim.
Hiç vakit kaybetmeden "Sen börek yapmasını zaten biliyorsun ben ikincisini yapayım." dedim karalılıkla.
"Emin misin?" diye soran Tarık'a, emince cevap verdim.
"Söyle bakalım ikinci şık ne?" diye sordum merakla.
"Söylememe gerek yok, zaten kabul ettin." dedi.
"Evet, kabul ettim ama sen yine de söyle." dedim.
Umursamazca "Bir şey yok canım, sadece Mostar köprüsünden atlayacaksın." dedi.
Ağzıma aldığım çayı püskürtürken telaşla
"Ne?" diye sordum.
İlk defa sesli gülen Tarık'ın hoşuna gitmiş gibi gözüküyordu. Onun gülmesi ile ben de gülmeye başladım.
"Şıkları değiştirsek olmaz mı?" diye sorunca daha çok gülmeye başladı.
"Ama börek olmaz, menemen falan olmaz mı? Kim bilecek börek deriz."
Gülmesinin arasında yanağımı sıkıp "Bu kadar çok mu istiyorsun benimle evlenmeyi?" diye soran Tarık'a, boş bulunarak.
"Evet." dedim. Sonra utançla ağzıma vurarak "Yani ben Boşnakların geleceği için endişeliyim, anlarsın ya." diye toplamaya çalışsam da olmuyordu Tarık yine kahkahayı basmıştı.
"Gülme! Gülme ya! Gülmesene!"
Hoşuna mı gitmişti? Mutlu mu olmuştu? Bilemiyorum ama o güldükçe benim içimdeki yangınlardan bazıları sönüyordu. O güldükçe içimdeki buzlardan eriyenler oluyordu. Bu yüzden gülmesine devam etmesini istiyordum. Elimden gelen bütün saçmalıkları yapıp, bütün utanç verici şeyleri yapıyordum.
Şimdi fark ettim de Tarık gülümseyince olduğunun on kat daha fazla yakışıklı oluyordu. Kızların ona aşık olmasına şaşmamak gerekti.
***
Kahvaltımızı yapınca, Tarık bulaşıkları yıkamaya başladı ben de evin içinde gezinmeye başladım. Aslında mutfakla benim ilgilenmem daha doğru olurdu fakat, o benim uğraşmamı istemiyordu.
Ev iki katlıydı. İlk katı yıkık dökük ve az eşyası vardı. İkinci katı merak ediyordum. Toz toprak içinde olan merdivenlerden yavaşça yukarı çıktım. Çıkarken duvarlarda resimler gördüm. Bir kadın ve bir adam vardı. Kadının gözleri, adamında saçı tanıdık gelmişti i. Resmi elime alarak inceledim. Çerçevenin arkasında Annem Babam yazıyordu.
Tabi ya, Tarık'a benziyorlardı. Anne ve babası olmalıydılar.
Resmi yerine koyarak, yukarı çıktım. Üç oda vardı. İlk önce büyük bir yatak odasına girdim. Annesi ile babasının odası olsa gerekti. Her şey yerli yerinde duruyordu. Yatağı, kıyafetleri, makyaj malzemeleri, aynası, tarağı ve terlikleri. Her şey vardı, sadece kendisi yoktu. Çok rahatsız etmeden, yavaşça kapıyı kapatıp diğer odaya girdim. Burda küçük pembe örtülü bir yatak vardı, Tarık'ın kardeşinin olsa gerekti. Buradaki eşyalar da olduğu gibi duruyordu. Bebek kıyafetleri, oyuncakları her şey her şey olduğu gibi durmaktaydı. Bu odayı da fazla incelemeden, yavaşça kapısını kapatıp çıktım. Ve diğer odaya yöneldim.
Kapı açılır açılmaz burnuma tanıdığım bir koku dolmuştu. Okyanus kokusu! Burası Tarık'ın odasıydı. Ama diğer odalardan tek farkı, hiçbir şeyin yerinde olmamasıydı. Paramparça olmuş kıyafetler, kan damlaları ile dolu duvarlar, kırılmış eşyalar. Buraya ne olmuştu böyle? Kim yapmıştı? Korku dolu gözlerle etrafı dolaştım.
Gezinirken yatağının yanındaki komidinin üzerinde bir resim gördüm, elime alır almaz yere attım. Resimde Dejan ve kardeşi Dragomir elimdeki sigara izmaritlerini Tarık'ın üzerinde söndürüyorlardı. Ve anlaşıldığı üzere Tarık ağlarken onlar kahkaha atıyorlardı. Tarık neden bunu saklıyordu ki?
Boğazım düğümlenmiş, gözyaşım gözlerime dolmuştu. Komodinin çekmecesinden bir de defter çıkardım. Bir sayfa kalemle işaretlenmiş gibiydi. Beklenenden kalemin olduğu yeri açtım. Tarıkın el yazısıydı. Ve şöyle yazıyordu.
Biliyorum istenilmiyorum, biliyorum nefret ediliyorum. Bu bana ağır gelmiyor çünkü beni en çok sevecek olan ailem bile beni yalnız bıraktı ama en azından vücuduma dokunmasalar. Canım çok yanıyor, kime ne söyleyeyim?
Yazıyı okur okumaz, duvara verdiğim sırtım iyice baskı uygularken, yavaşça yere kaymaya başladım. Dizlerimi dikip ellerim ile sardım. Titrerken kısık kısık sesim çıkıyordu. Gözyaşlarım deli gibi akarken Tarık'ın geçmişinde boğuluyordum. Belki o bile kendisi için bu kadar üzülmüyordu ancak her saniye gelecekteki hali gözümün önüne geliyordu.
Geçmişi karanlık olan bu insanın, geleceği de karanlıktı. Canım acıyordu, içim yanıyordu. Hala ağlamaktayken kapıda Tarık'ı gördüm. Ağlamıyordu, üzgün de değildi. Sadece gülümsüyordu. Gözlerindeki umut ile sadece gülümsüyordu.
Yavaşça o da yere yanıma indi. Tam önüme diz çöktü. Gözlerime bakarak, yanağıma düşen yaşlarımı sildi.
"Dünyada en çok ağlamamasını istediğim ve ağlamayı haketmeyecek kişi ağlıyor, ben şimdi ne yapayım?" dedi.
Ağlamaya devam ediyordum ama sözleri içimi ferahlamıştı bu yüzden dudaklarıma bir de gülümseme yerleştirdim.
"İşte böyle!" dedi.
"Hep böyle gülümsemelisin sen."
***
Uzun bir vakit geçip gitmişti ancak ben ve Tarık hâlâ eski odasında oturuyorduk. İkimizde dizlerimizi karnımıza çekip etrafı seyrediyorduk.
Sessizliği bozup "Niye burası böyle?" diye sordum.
"Unutmak istemiyorum." dedi.
"Kalbin acımıyor mu?" diye sordum.
"Çok!" dedi.
"Nasıl hayatta kalabildin?" diye sordum.
"Bekleyerek." dedi.
Merakla ona dönerek "Kimi?" diye sordum.
Gülümseyerek "Seni!" dedi ve gözlerimin içine baktı. Samimi ve ciddiydi.
"Nasıl olur? Ben bile bilmiyordum buraya geleceğimi." dedim merakla.
Kısıkça gülümseyerek "Ama hep öyle olur, karanlığa düştüğünde eğer yaşamaya devam ediyorsan, bunun tek bir anlamı vardır. Yakında ışıkları yakacak kişinin gelecek olması. Şöyle de diyebiliriz, kurtarıcı bir melek!"dedi.
Dizlerini indirerek "Sen benim meleğimsin Hazal, artık bundan sonra hiç acı çekmeyeceğim! Çünkü sen varsın." dedi.
Beni yine aldı bir hüzün, yine içime oturtu bir şey. Yine de bunun vakti değildi, bu yüzden ona ortak olmaya karar verdim. Kollarımı omzuna dolayarak sıkıca sardım ve "Meleğin geldiği için artık hiç üzülmemelisin! Şimdi de gelecekte de." dedim.
"Tamam." diyerek başını başıma yasladı ve istemsizce gözyaşım omzuna dökülürken bir kez daha söyledim, son gelmeden, bir kez daha söyledim.
"Seni seviyorum, hem de çok!"
***
Aradan geçen üç saat sonunda Tarık uykuya teslim olmuştu. Benimse hiç uykum yoktu. Ayrı odalarda kalıyorduk bu yüzden uyuyup uyumadığını da tam olarak bilemiyordum işin aslında. Bana ayarladığı odadan çıkarak salona geçtim. Yine elime lacivert ajandayı alarak karıştırmaya başladım. Bir kalem alarak istemsizce yazmaya başladım.
Okyanus kokusu! Hım mis gibi okyanus kokuyor. Zaten her zaman okyanus kokardı...
Onun kokusunu çok uzaktan bile alabilirdiniz. Öyle taze, öyle tiz bir kokusu vardı ki, bir anda üzerinden balıklar çıkıp zıplayacak ya da deniz mercanları kol gezdirecek sanırdınız. Parfümünün markasının ne olduğunu uzun zaman boyunca soramamıştım ancak sonradan anladım ki onun kendi kokusuymuş bu.. Okyanus yürekli insanın, mis gibi Okyanus kokusu...
Bunu daha sonra Tarık okuyup mutlu olsun diye yazmıştım. Nasıl bir insan olduğunu görüp mutlu olsun istedim. Çok güzel olmuştu. Şöyle baştan bir kere daha okudum. İstemsizce çatılan kaşlarım bunu daha önce gözümün ısırdığının habercisiydi. Tam düşünmeye başlamıştım ki, başımda bir ampül gibi bir şey yandı.
"Tabi ya!" dedim kendi kendime, bu yazıyı daha önce gelecekte okumuştum. Meğer kendi yazımmış. O zaman ne kadar da hoşuma gitmişti, ne kadar da özenmiştim. Bu insan kimde, nasıl böyle güzel sevebiliyor diye düşünmüştüm. Demek o kişi benmişim. Böyle güzel seven kişi benmişim.
Fazlaca mutlu olarak yazdığım yazıyı tekrar tekrar okuyup sevindim. O kişi benim, ben! Böyle saf, böyle güzel seven kişi benim. Ben!
Tam böyle sevinçten uçarken, kazağımın arka tarafından havaya kaldırıldım. Bu kim olabilirdi? Hiç düşünmeye gerek yoktu. Hem özlediğim hem de çok mutlu olduğum için hızla arkamı dönerek Dejavu'ya sarıldım.
Çok fena şaşırmıştı. Hiç böyle bir şey beklemediği için bir iki saniye kekelemeye başladı.
Sonra da yine eskisi gibi beni iterek "Ya! Ben senim sen! Bana yaklaşma!" diye haykırdı.
O böyle eskisi gibi yaptıkça daha çok mutlu oluyor ve daha çok sarılıyordum. Dejavu'nun bağırışları arasında onu karşılama merasimimi bitirdim ve Tarık"ın uyanmaması için evin dışına çıktık.
İkimizde birer karton parçasına oturduğumuzda "Eskisi gibi." diye fısıldadım gülümseyerek.
Dejavu da gülümsedi.
"Yenisi gibi diyecektin herhalde." dedi.
Doğru ya, gelecekte böyle oturduysak, yenisi gibi olmalıydı. Köşeli jetonum düşüp Dejavu'nun dediklerini anlayınca ikimizde birbirimize güldük.
Yeniden ciddileşince "Nasılsın beni görmeyeli?" diye sordu.
"Aslında, Tarık görünümlü olduğun için seni pek özlediğim söylenemez." dedim.
Bir anda yüzünü asan Dejavu'ya gülümseyerek "Şaka şaka , gerçekleri bilen ve konuşabileceğim tek kişisin tabii ki özledim." diye açıklama yaptım.
Beni süzerek "İyi gördüm seni, mutlusun." dedi.
Evet anlamında başımı sallarken
"Yalnız, Tarık'a çok üzülüyorum. Geçmişte yaşadıkları canımı çok yakıyor." diye mırıldandım.
Dejavu derin bir nefes alarak "Geçmiştekiler değil, seni gelecektekiler daha çok üzecek! Ama o gün gelmeden mutluluğuna bak!" diye mırıldandı.
Dejavu'yu şöyle dikkatle süzdüm. Sonra da "Ne kadar iyi birisin!" diye mırıldandım.
Sessizce söylememe rağmen beni duymuş olacak ki gülümsedi.
"İlk karşılaşmamızda böyle söylemiyordun ama." diye de karşılık verdi.
Biraz mahçup olmuştum. Yavaşça burnumun ucuna dokunan Dejavu "Benim sen olduğumu unutma sakın! Ben ne kadar iyiysem, bu senin iyiliğin anlamına gelir, bu yüzden sevinsen iyi edersin." dedi.
Yine güldük aynı anda.
Sanki bir ses duymuşçasına arkama baktım Dejavu "Merak etme, Tarık uyuyor." dedi.
Şaşkınlık ve tebriklercesine Dejavu'yu alkışlayarak "Arayı fazla açma kaptan, senin bu bilgilerine ihtiyacım oluyor." diye dalga geçtim.
İşaret parmağı ile alnımı yavaşça geri ittirdi.
"Muzır şey seni!"
Hafif kızaran alnımı tutarken, yıldızlara bakarak bir yıldızı işaret ettim
"Aaa! Benim yıldızım!"
Dejavu da görmeye çalışırmış gibi eğildi ve "Hangisi şu çirkin olan mı?" diye sordu.
Kaşlarımı çatarak "Ya! Sen de başlama Tarık gibi, yıldızların hepsi güzeldir!" diye sitem ettim.
Ben sitem ettim ama Dejavu tatlıca gülümsemesine devam ediyordu.
Gelecekte tüm bu güzel şeylerin ve tüm bu acı şeylerin olmadığını biliyordum bu yüzden hazır gelmişken, tadını çıkarmalıydım. Evet üzücü zamanlarda olacaktı. Yine de o zamana kadar mutlu olmalıydım ...
Yıldızlar kayarken, Dejavu ve ben kendi yıldızlarımızın göz kırpışlarının içine girmiş huzurla gülümsüyorduk...
***
"Ne karanlıktan korkuyorum, ne de kabustan.
Ne aydınlığı seviyorum, ne de tatlı bir rüyayı..."
Tarık anlamamışça yüzüme eğilerek baktı. Teker teker yapraklarını kopardığım papatyayı bir kenara bırakarak ben de ona baktım.
Başım yumuşak dizinde kaygısızca dururken, mavi gökyüzünü üstüme almıştım. Tatlıca gülümseyerek "Neyi sevip sevmediğini bilmemek benim için büyük bir açık olur." dedi.
Alnıma düşen sarı saçlarımı yavaşça geriye iterken "En sevdiğin renk ne?" diye sordu.
"Kırmızı!" dedim heyecanla.
Tarık başını sallayarak " Hımm! Cesaretin simgesi, çok cesur olmalısın." dedi.
Aslında alakası yoktu ama yine de hoşuma gittiği için gülümsedim. Hemen sonra "Senin en sevdiğin renk ne?" diye sordum.
Gözlerini kısarak uzaklara bakan Tarık derin bir nefes alarak "Siyah." dedi.
Gülümseyen dudaklarım eski hallerine dönerken, içimde hafif bir sızı hissettim. Siyahı sevmesinin nedeni ne olabilirdi ki? Karanlık dünyasından ötürü mü? Kapkara olan çocukluğu, ya da simsiyah olan rüyalarından ötürü mü? Kendi kendime düşünürken Tarık "Simsiyah bukleler." dedi.
Yattığım yerden kalkarken, gözlerini diktiği uzaklara baktım ve devam etmesini bekledim. Ellerini birbirine geçiren Tarık'ın sesi titreyerek çıkıyordu.
"O gün." dedi.
"O gün, yani savaşın olduğu gün, tüm ailem dünyadan ayrılırken, benim hayatta kaldığım gün. Evimize sırp askerler girdi. Girer girmez babamı vurdular. Babam ve kardeşim alt kattaydı. Babamdan sonra kardeşimi de öldürdüler. Annem çığlıkları duyunca beni yatağın altına yerleştirdi. Saklanacak pek bir yer yoktu. Zaten zaman da yoktu. Annem beni saklar saklamaz askerlerin cinsel saldırısına maruz kaldı. Her şeyi bu gözlerle gördüm." dedi Tarık gözlerini işaret ederek. Ve devam etti.
"Annemin nasıl acı çektiğini nasıl feryad ettiğini ve nasıl iflas ettiğini. Daha sonra annemden başka aile ferdi olup olmadığını sordular. Annem tabii ki söylemedi ve işkence başladı. Önce kollarını sonra bacaklarını ve en son da saçlarını kestiler. Annemin kanı yere akıyor ve vücut parçaları etrafa saçılıyordu. Benim önümede bukle bukle siyah saçları dökülmüştü . Bukle bukleydi, çok güzeldi ve çok güzel kokuyordu. Askerler gittikten sonra elime aldığım bir tutam siyah bukleyi koklayarak uyudum yatağın altında. Benim odamda bulunan kanlar anneme ait. İşte bu yüzden siyahı seviyorum. Bence siyah annemin saçı gibi."
Kollarını arkasına destek için koyarak ayaklarını uzatmış uzak bir noktaya bakan Tarık, acı bir şekilde gülümseyerek bana baktı. En başından akmaya başlayan gözyaşlarımdan ötürü gözlerim kızarmıştı ve acıyordu. Burnum da sızlamaya başlamıştı. Hiç kırpmadığım gözlerimle gözlerine bakıyordum. O da hiç kırpmadan bana bakıyordu.
Yavaşça yutkunarak gözyaşımı sildi.
"Artık üzülmemize gerek yok, geçmiş geçmişte kaldı. İntikamım hâlâ taze ama, eğer bu seni tehlikeye atacak olursa ondan da vazgeçerim." dedi.
"Ölene kadar seninle yaşamak istiyorum." dedim.
Gülümseyerek "Ölüm ile sonlandırma, ben diğer dünyamı da sana ayırdım." dedi.
Ağlamamın ortasında gülümseyerek Tarık'a sarıldım. Onun da sıcak kollarını hissettiğimde, gelecek geldi aklıma. Bir anda çöken Tarık geldi gözlerimin önüne. Öylece kalakaldım.
***
Aradan geçen saatler sonunda eve geldik. Tarık alışveriş için gitmişti. Beni de evde bıraktı. Ona göre benim için en güvenli yer evdi. Bir sağa bir sola bakıp evi incelerken, başımda bir ampül yandı sanki.
Koşarak Tarık'ın odasına gittim. Nereden başlayacağımı bilmesem de önce duvarları, sonra eşyaları ve en son kapısını temizledim. Eşyaları çıkararak, odayı boşaltım. Hemen evin yakınında bulunan çiçekçiden bir çok çiçek aldım ve odayı rengarenk lambalarla donattım. Mis gibi kokan oda, cennet gibi gözüküyordu. Tarık'ın ailesinin cenneti.
Siyahı sevebilirdi, ama siyah karanlık geçmişinin simgesi olmamalıydı.
Elimden geleni yaptığıma tatmin olduğumda aşağı kata indim. Zaten Tarık'ta gelmişti. Elleri dopdolu olduğu için yürümekte zorlanıyordu. Yardımlarım ile mutfağa giriş yaptık. O, Boşnak ben Türk mutfağını konuşturduk. Salatalıklar, havuçlar havada uçuşurken kahkahalarımız içeriyi dolduruyordu. Tarık marifetliydi ama bende bir Boşnak ile evlenecek kadar iyiydim.
Yaptığımız yemekleri afiyetle yiyip, birbirimize tatlıca gülümserken elektrikler kesildi. Korkunç olmuştu. Zifiri karanlıkta gözgözü görmüyordu. Aslında başta korkmamıştım ancak sonradan içimde bir ürperme hissettim zira Tarık mum bulmak için kalktığında tek başıma kalma korkusu beni sarsmıştı. Hızla ayağa kalkıp, kollarımı uzatarak Tarık'ı buldum ve gömleğini sıkıca tuttum. Koku ile irkilen Tarık istemsizce bağırıdı. O bağırınca ben de çığlık attım. Çığlığımız böylece uzun bir süre sürdü. Ta ki evde sadece ikimizin olduğu aklımıza gelene kadar. Aptalca attığımız çığlığa katılarak gülerken yeniden mutfağa yöneldik. Tam arkasından geldiğim için Tarık yürümekte zorlanıyordu.
Hem önümüzü göremediğimiz, hem de yürümek zor olduğu için Tarık nazikçe kolumdan tutup beni önüne çekti.
"Ayaklarıma çık."
Önce anlayamasam da, sonradan fark ettim ve "Emin misin? Fazlaca ağırımdır." dedim.
Gülümsediği konuşmasından anlaşılan Tarık, beni kendisine yaklaştırdı, ben de ayaklarımı ayaklarının üzerine koydum. Komut vermeye başlamıştı. Sağ deyince sağ, sol deyince sol ayağımı kaldırıyordum. Bu iş göründüğünden çok daha kolay, çok daha hızlı olmuştu. Tarık mumu bulmuş ve yakmıştı. Ben de onun ayaklarından inip yeniden sırtından tutunmaya başlamıştım.
Mumu yakar yakmaz, arkasına dönüp yüzüme tutan Tarık dikkatle bakıyordu.
"Ne oldu?" diye sordum.
"Sadece özledim!" dedi.
Karanlıkta gözlerimin sonuna kadar açıldığını ve yüzümün kızardığını fark eden Tarık tatlıca gülümseyerek, yeniden yerine oturdu. Ben ise hâlâ ayakta dikiliyordum. Gafil avlanmıştım. İki kelime ile beni şoka sokabiliyordu. Neden sonra yerime oturduğumda yüzüne bakamaz oldum. İlk kez bir erkekle baş başa kalmanın benim için zıt bir durum olduğu aklıma gelmişti.
Yemekler boğazımda düğümlenirken Tarık
"Hiçte hoşuna gitmiş gibi değilsin." dedi. Onun cümlesinin tamamını dinlemeden hızla
"Hiçte bile!" dedim.
Gülümseyen Tarık "Yani hoşuna mı gitti?" diye sordu.
Fena halde rezil olmuştum, hoşuna gitmiş gibi anladığım cümlesine nasıl bir. cevap vermiştim. Ne kadar hayır, yanlış anladım desemde bir kere faka basmıştım geri dönüş çok zor oluyordu. Utançla yüzümü kapatarak, odama koştum.
Kapıyı kapatıp kilitledim. Çok utanç vericiydi, kendi kendime rezil oluyordum. Aptal gibi!
***
Aradan geçen dakikalara rağmen Tarık hâlâ sürdürüyordu.
İçinde hoşlanma geçen tüm cümleleri bir arada söylüyor, bir yandan da masayı toplayıp mutfağa gidiyordu.
"Masayı toplamaktan çok, hoş-lanırım.
Yemek yapmaktan çok, hoş-lanırım.
Boşnak olmaktan çok, hoş-lanırım.
Türk'lerden çok hoşlanırım."
Çok eğlendiği belli oluyordu, sürekli aynı şeyi yapıyordum. Sürekli aynı şeyi yapıyordu. Onu eğlendirmek için bir numara olmalıydım. Aslında bilerek yapmıyordum ama her zaman rezil olan ben oluyordum.
***
5 saat sonra
Gece geç saatlerde uykumun ortasında pencerenin önündeki gölge ile irkildim. Tarık ve ben alt katta yatıyorduk farklı odalarda olsakta çok yakındık. Benim tam penceremin önünde bir gölge içeriyi süzüyordu. Normalde kendi kendine uyanan bir insan olmamama rağmen, içimdeki bir dürtü ile uyandım. Geçmişte yaşadığım bir anının tekrarı olmalıydı. Hızla yere inerek sürünmeye başladım. Pencerenin önünde durmamaya gayret ediyordum. Tam pencerenin önüne geldiğimde cam büyük bir gürültü ile kırıldı. Camlar üzerime dökülürken büyük bir çığlık attım.
Çığlığım ile odasından çıkan Tarık, koşarak yanıma geldi. Odamın içine girince beni yerde ve penceredeki kişinin içeride olduğunu gördü. Tarık korku ile gözlerini açmış bir bana bir maskeli kişiye bakıyordu. Titreyerek ayağa kalkamaya çalıştım ancak maskeli kişi ayağını üzerime bastırarak beni yere sabitledi. Elindeki bıçağı çıkararak, boynuma tuttu. Konuşmuyordu ama Tarık'a geri gitmesi için işaret yaptı. Korkuyordum, bıçak keskin görünmüyordu ama başka alternatiflerinin olduğuna yemin edebilirdim.
Tarık korku ile ellerini kaldırıp "Tamam gidiyorum, yalvarırım ona bir şey yapma! Hem o kız Boşnak değil! İstersen beni al ben Boşnağım." dedi.
Bunları söylerken gözleri bendeydi.
Dejavu ortalarda gözükmüyordu ama nedense korkuyordum içimde hiç iyi olmayan bir his vardı. Sonun başlangıcı başlangıcın sonu gibi.
Tarık hüzünle geri çekilirken gözlerinden elmacık kemiklerine süzülen yaşları gördüm. O benden daha çok korkuyordu çünkü sevdiklerini kaybetmenin acısı hala yüreğinde tazeydi.
Maskeli kişi üzerimdeki ayağını gevşetirken, ellerimi sıkıca bağladı. Ağzıma da yumuşak bir bez tıkıştırıp beni ayağa kaldırdı. Tarık ya korkudan ya da vakit bulamadığı için ışıkları açamamıştı. Ne ben maskeli kişiyi net görebiliyordum ne de o beni.
Ensemden tutarak çekti ve ileri gitmem için işaret yaptı. Tarık'ı benden uzaklaştırırken hemen yanından geçtim. Sarı buklelerim yüzümün önüne dökülmüşken eminim Tarık ile aynı şeyi düşünmüştük. Artık Tarık'ın iki sevdiği renk olacaktı. Siyahın yanına sarının da ekleneceğini düşünüyordum. Öylece yanından götürüldüm.
Maskeli kişi beni kapıya götürürken, Tarıkın dizlerinin üzerine düştüğünü gördüm. Hüzünle arkamdan bakıyordu.
Çeke çeke beni götüren kişinin çok kuvvetli olduğu söylenemezdi ama fazlaca tehlikeliydi. Başta yabancı olduğunu sansam da bu kişiyi daha önce görmüştüm. Evet bu kişi lunaparkta koşarak uzaklaşan maskeli kişiydi.
En son olan lunapark faciasından sonra, ölen çocukları bile gözünü kırpmadan öldüren kişi kim bilir bana ne yapardı. Gelecekteki halimi düşündüm. Beni öldürmüş olamazdı ama belki kalıcı bir hasar vermiş olabilirdi. Her şeye rağmen dikkatli olmalıydım.
İleride hazırladığı arabaya beni bindirince eline telefonunu aldı ve bire uzunca bastı. Karşıdaki ses umursamazca konuştu. Sesini duyunca tahminimin doğru olduğunu anladım. Aynı kadındı.
"Artık bana istediğimi verin, kızı yakaladım."
Son cümleden sonra birden heyecanlanan karşı taraf telefona beni istedi. Kadın ağzımdaki bez parçasını çıkararak konuşmam için işaret yaptı. Bir müddet direndim ama boğazıma bıçağı dayayınca konuştum.
Karşıdaki ses çok tanıdıktı. Dejan çirkin bir kahkaha atarak söze başlamıştı.
"Güzel kız seni bulamayacağımı mı sandın? Gerçi ikinci savaş başlayacak, önünde sonunda gebereceksin ama ben daha fazla dayanamadım. Tarık denen pisliğin önümde diz çökerek eriyip bitmesini..."
Birden ses kesilmişti, kadın telefonuna bakarak, şarjının bittiğini anladı ve lanetler okuyarak bir kenara attı. Hızla arabayı sürmeye başladı.
"Nereye gidiyoruz ?" diye sordum.
"Telefonda konuştuğun kişiye." dedi.
"Ama o beni öldürür."
"Ne yapacağı beni ilgilendirmez ben bana verilen işi yaparım." dedi.
Çaresizce yutkunurken "Neden?" diye sordum.
Sola dönerken "Almam gereken bir intikam var!" dedi.
Herkesin bu dünyada bir intikamı vardı. Ve bu intikam acı çeken için bir ilaç olsa da, masum insanların acı çekmesine engel olamıyordu.
Nihayet geleceğimiz yere gelmiştik. Kapının önünde duran kadın arabada ağzımı yeniden kapatmıştı. Kapıyı açarak dışarı çıktı. Beni de sürükleyerek çıkardı. İkimizde kapının önünde beklerken, içeriden sesler gelmeye başladı. Dejan'ın keyif dolu kahkahaları yaklaşıyordu.
Ve birden her şey dondu. Dejavu'nun geleceğini anlamıştım. Ama konuşamazdım zira ağzım tıkalı ellerimde bağlıydı.
Her şey donmuştu ama kadın hâlâ hareket ediyordu. Bunun bir tek nedeni olabilirdi.
Dejavu bana yaklaşarak ellerimi çözüp ağzımdaki bezi çıkardı. Kadın şaşkınca
"Dejavu ne yapıyorsun?" diye sordu. Şaşkınlıkla kadını inceledim.
Dejavu aynı ses tonu ile "Asıl sen ne yapıyorsun?" Geri dönmek istemiyor musun?" diye sordu.
"İstiyorum." diyen kadın derin bir nefes aldı ve konuşmaya devam etti.
"Her ne kadar Dejavu yaşasam da Mahir Samyeli'den intikamımı almak istiyorum."dedi.
Mahir samyeli mi? "O benim babam" dedim heyecanla. "Biliyorum." dedi kadın.
Dejavu "Ama her şeyi bilmiyorsun." dedi.
" Mahir samyelinin kızını bulmuşsun ama onun kim olduğunu bilmiyorsun." dedi ve kayboldu.
Zaman yeniden eski haline döndüğünde Dejan kapının önüne gelmişti. Işıkları açınca birden etraf gündüz gibi oldu. Gözleri kırpışan kadın maskesini çıkararak bana dikkatle baktı. Kısık bir çığlık atarak "Olamaz Hazal! Sen Dece olan Hazal'sın değil mi? Lanet olsun!" diye bağırdı.
Kadına dikkatle bakarken, Yoona'dan başkası olmadığını gördüm. Biz birbirimize bakarken Dejan kapıyı çoktan açmıştı bile.