İyiler beyaz atlarına binip gittiklerinde, iyi olmadığımı anladım. Ve geriye biz kaldık...
*****
Her ne kadar imkansız gibi gözükse de gerçekleri göz ardı etmemem ve yüzleşmem gerekiyordu. Çünkü ne benim Dece olmam, ne Dejavu, ne de dejavu üyeleri rüya değildi! Rüya görünümlü, gerçeğin ta kendisiydiler.
Selim'in gidişi kalbimi tahminimden daha çok acıtmıştı. Sanki kara şövalyelerimden birini kaybetmişim gibi hissettim ve aslında hâlâ da öyle hissediyorum.
Yokluğu varlığını hissettirdi.
Onu alıp götüren tren, benden de çok şey alıp gitti. Şimdi ben ondan çok şey aldım ama o benden istediğini alamadı diyebilir miyim?
Ağlamıyorum aslında, üzgün de değilim. Sadece pembe ve tatlı bir rüyadan uyanıp da gerçek dünya ile karşılaşmak hayal kırıklığına uğratıp, değiştirdi beni.
Selim giderken de beni kollamayı ve bana bir şeyler öğretmeyi başarmıştı. Güvenimi ve cesaretimi toplayarak bana miras bırakmıştı. Daha iyi anlamama ve gerçeği görmeme sebep olmuştu. Eski korkak küçük kızı götürüp, yerine büyük bir yetişkin getirmişti sanki.
Geçmişte kendini feda eden Selim, son olarakta benim için kendini feda etmişti işte.
Yüzüme kondurduğum acınası bir tebessümle, elimdeki yaprağı çevirmeye devam ederken
"Güzel yaprak, herkes gitti de sen nasıl kalabildin?" diye fısıldadım.
Derin bir nefes alırken, içten içe düşünmeye de başlamıştım.
Sahi hep böyle mi olacaktı? İyiler beyaz atlarına binip gidecek, geriye ben mi kalacaktım?
Yoksa her şey bittiğinde, Dejavu hatta Tarık da mı gidecekti? Geriye bir ben mi kalacaktım? Dece olmak bunu mu gerektiriyor?
Birden nefesim kesildi. Gözlerimi hızla açıp kapatırken, ağzımı açarak nefes almaya çalıştım. Neden her şey bu kadar zordu? Geriye sadece ben kalana kadar herkes gidecek miydi yani yanımdan? Binlerce soru ile bana bakmakta olan Dejavu'ya yöneldiğimde, onun da benim gibi bir şeyleri sindirmeye çalıştığını fark ettim. Bu yalan ortamda Dejavu bile gerçek sayılmazdı işin aslında!
Yapayalnız olduğumu kabul etmem ve kendi yolumda yürümem gerekiyordu. Artık Dece olmanın verdiği ağırlığı taşımalı ve her sıkıştığımda Dejavu'dan yardım istememeliydim. Yapabilir miydim?
"Yapmalıyım!"
Elimde çevirdiğim yaprakla yavaş yavaş yürürken, Dejavu'ya yaklaştım. Herbir adımım tecrübe içindi sanki. İyice yaklaşınca yanından öylece geçip gittim.
Elleri önünde bağlı, gözleri tren yolunda olan Dejavu'nun yanından öylece gelip geçmiştim. Aslında bunu yapmak benim için zordu ancak yapmalıydım. Yoksa asla gerçek bir Dece olamayacaktım. Hiçbir şeyi önceden fark edemeyecek, hiçbir soruna çözüm bulamayacak ve sonunda da bir balon kabarcığı gibi yok olup gidecektim.
Etrafında kara şövalyeleri ile korunan pamuk prenses olmaktansa, sonunda balon kabarcığına bile dönüşecek olsam kendi çizdiğim yolda yürümek istiyordum. Kimsenin yardımı olmadan, kimseyi üzmeden, kimseyi karşılıksız bırakmadan.
Dejavu da bana bir şey söylememişti ancak gerçek bir Dece gibi davranmaya başladığım için gözlerindeki umut dolu parlayışı görebiliyordum. Giderken kendi sonbaharımı da yanımda götürüyordum zira sadece benim olduğum yer buz gibiydi. Sanırım hatalı ve sıkıntılı olan sadece bendim.
Adımlarım güçlü, yere basan ayaklarım emin iken Selim'e içimden çok teşekkür ediyordum. Beni kendime getirdiği, bana çok şey verdiği ve benden çok şey aldığı için. En azından omzumda bulunan yüklerin yarısını sırtlayıp götürmüştü.
Teşekkür ederim Selim! Teşekkür ederim dostum! Teşekkür ederim iyi kalpli insan...
***
Merhaba değerli lacivert ajanda, ben Hazal Samyeli. Ben nadir bulunan bir dejavu yaşayan, çok değerli bir Dece'yim. Bana ait bir Dejavu'm ve benden çok şey bekleyen, bana ümit bağlayan dört tane dejavu üyem var. İkisi dejavusunu bitirdi. Birisi amacına ulaştı. Aslında diğeri de ulaştı ancak dejavusunu yarıda bıraktı. Masallar ülkesinde yaşayan bir prenses gibiyim. Cadılar ve prensler arasında yaşıyorum. Sonun mutlu olup olmadığını kestirmek çok zor ama başlangıçta istemli olmamıştı zaten. Bu yüzden sadece yaşıyorum, ne olacağını, ne zaman biteceğini ve bitince ne olacağını bilmeden ...
Kalemi yere koyup, yazdığım sayfayı katlayarak çabuk fark edilmesini engelledim. Bunları yazdım çünkü ne zaman ne olacağını bilmiyordum. Eğer bir şekilde, Tarık'ı bırakmak zorunda kalırsam, benden bir şeyler onda kalsın istedim. Çünkü giden o kadar acı çekmiyor ancak geri de kalan çok yıpranıyordu. Her ne sebeble olursa olsun gittiğimde Tarık'ın beni yanlış anlamasını istemiyordum.
Tam da ajandayı kapatacağım sırada Tarık gelmişti. Yine beni ajanda ile birlikte görünce tatlıca gülümsedi. Ve "Sen her o ajandayı açtığında içim çok garip oluyor." dedi.
"Neden?"
Omuzlarını kaldırdı ve masumca mırıldandı.
"Duamın gerçekleşmiş halini görmek tüylerimi diken diken ediyor. Sanırım bu yüzden."
Neden sürekli beni büyüleyip duruyordu?
Tarık'ın her söylediği söz, gözlerimin yaşarmasına neden oluyordu. Birden çenem titrerken kendimi göz yaşı dökerken buldum. Ajandaya damla damla düşen göz yaşlarım bana bir şeyi anımsatıyordu. Tüm bunların artık gerçek olmadığı. Şu anın bir geçmiş olduğu ve gelecekte böyle bir şeyin olmadığı. Tarık'ın gelecekteki hali gelmişti gözlerimin önüne.
Gözleri dolan Tarık ne yapacağını şaşırır bir vaziyette benim için peçete gibi bir şey arıyordu ancak elleri boş bir şekilde yanıma geldi.
"Selim'in ölümüne üzülüyorsun değil mi? Onu ziyaret etmek ister misin?" diye sordu.
Evet anlamında başımı salladım. Gözyaşlarım Selim için değildi. Tarık'ın bilmediği geleceğinin gözümün önüne gelerek onun için üzülmek benim için çok zordu. Ne diyebilirdim ki Tarık'a? Senin gelecekteki haline ağlıyorum mu?
***
Ne hissettiğimi tam anlamasa da beni mezarlığa getiren Tarık ile birlikte
Selim'in mezarı başında dua ederken,
Selim'in aslında beni kurtarmak için geçmişte Dejan tarafından öldürüldüğünü öğrendim.
Gözlerim tek noktaya odaklanmışken, yürümeye devam ediyordum. Ben bilmiyorum ancak Tarık o anıyı da yaşamıştı elbet.
İstemsizce sıktığım yumruğum, dişlerimin de sıkılmasına neden oluyordu. Bir hiç uğruna Selim'in canını feda etmesi canımı yakıyordu. Kendimi bir hiç olarak görürken, Dejan ve diğerlerinin hiç şakası olmadığını bir kez daha anlamıştım. Bu yolda ya ölüm vardı ya da yaşam! Ve ben, seçim için en tehlikeli yolu tercih etmiştim. Mezarın bulunduğu tepecikten aşağıya inerken durup benden yukarıda olan Tarık'a baktım. Kulaklarına kadar uzanan simsiyah saçları hafif rüzgarda dalgalanırken, gözlerinin kısıklığına baktım. Yine sıkıştırmıştı iki göz kapağı arasına dünyayı, kötüleri, beni, geçmişini, geleceğini...
O kısık gözler benim tek tesellim, o kısık gözler benim tek dayanağımdı. Bunca yalan arasında tek gerçek, o kısık gözlerdi işte.
Rüzgarın nemlendirdiği gözler ile beni inceliyordu. Hüzünlü müyüm, mutlu muyum anlamaya çalışıyordu. Her an benim için ne yapacağını düşünüyor olmalıydı. Elinde olsa kalbim olup benim için atacaktı sanki.
Seni hak etmek için ne yaptım ben?
Rüzgar ile kızaran burnumu çekerek, tepeyi tekrar tırmandım. Tarık'a yaklaşarak yavaşça ellerini tuttum. Üşümüştü. Ağzımdan sıcak nefes vererek ısıtmaya çalıştım. Bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Geçmişte de böyle yapmış mıydım? Yapmış olmalıyım. Geçmişte de aynen böyle Tarık'a aşık olmuş olmalıyım. Onun gözlerinde yüzüp, kabinde karaya çıkmış olmalıyım.
Tarık'ın ellerini cebime koyarak ona sıkı sıkı sarıldım. Bu son zamanlarda yaptığım en iyi şeydi.
Güneşin batışı ile son ışıkları üzerimize dökülürken, kollarım hâlâ Tarık'ı sarmaktaydı.
***
Karanlık tüm Bosna'yı aldığında Tarık ile onun gönüllü çalıştığı lunaparka gidiyorduk. Merak ediyordum, bu kadar zengin olmasına karşın neden çalışıyordu? Sormak için Tarık'a yöneldiğimde, soramadan o cevapladı?
"Alnımın teri ile kazanmak için! Buradan kazandığım parayı savaş mağduru insanlara dağıtıyorum bu yüzden benden bir şeyler olsun istiyorum." dedi.
Yeterli gelen cevabı karşısında başka bir şey sormadım.
Lunaparka geldiğimizde Tarık gösteri için kostümünü giydi ve bölümüne geçti. Onu izliyordum. Bana aldığı pamuk şekeri yavaş yavaş yerken kendimi çok huzurlu hissediyordum. Lunapark kadar para kazanmak için eğlenceli başka yer olamaz diye düşünürken kapıda gördüklerim ile keyfim kaçmıştı. Pamuk şekeri bir kenara bırakarak gelenleri karşılamak adına ilerledim. Tarık arkası dönük olduğu için beni göremiyordu. Görmesini de istemiyordum.
Dejan ve kardeşi gayet çirkin bakışlarla ilerlerken, Yeşim'in yüzü yerde gözüküyordu. Çenem titrerken, gözlerimdeki yaşı hissettim. Hüzün olmayan bu duyguda, nefret, intikam ve sinir vardı. Üst dudağım istemsizce hareket ederken, yumruğumu da sıktım.
İlk söze Dejan başladı.
"Ooo güzel kız bizi kapıda mı karşılıyorsun? İyi oldu biz de kendimize sponsor arıyorduk. Bedava binebiliriz değil mi? Sonuçta yengemiz sayılırsın." dedi dişlerinin arasından çıkan çatallı dilini gösterirken.
Geçmişte de Selim'in yeni ölmüş olması gerekiyordu. Yani eğer ben o anıyı yaşasaydım Selim'in acısı kalbimde çok daha taze olmalıydı.
Bunları düşünürken "Sizin gibilerin burada işi yok defolun!" diye tısladım.
Dejan yapmacık bir acıma suratı ile bana yaklaştı ve üzerimdeki olmayan tozları sirkelerken "Bizim sana söyleyecek bir şeyimiz yok ancak" dedi ve Yeşim'i önüme itekledi.
"bunun sana söyleyecekleri var!"
Dişlerimi sıkarken, Dejan ve kardeşinin gitmesini izledim. Yeşim'in yüzü hâlâ yerdeydi. Ona bakmıyordum bile, bütün nefretimi hak ediyordu çünkü.
Derin bir nefes alarak, kaşlarını kaldırarak çaresizmişçesine "Biliyorum benden nefret ediyorsun ancak son söyleyecek sözlerimi dinlemeni istiyorum." dedi.
Aldığım nefesi umursamazca dışarı verirken, arkamı döndüm ancak Yeşim'in elimi tutması ile irkilmiştim.
"Yalvarıyorum! Arkadaşlığımızın hatrına."
O zaman fark ettim, bileklerindeki morlukları. Nasıl olmuştu bu? Sürekli anıdan anıya atladığımız için bazı parçaları yerine oturtamıyordum. Yeşimi sınıfta Dejan'la bir şeyler planlarken yakalamıştım ancak ona ne zaman böylesine düşman olmuştum?
Korku dolu gözlerle bana Yeşim'e karşı nefretim galip gelmişti. Ne olursa olsun öleceğimi bilsem de ben ona ihanet etmezdim diye düşündüm ve son şans olarak "Söyle!" diye mırıldandım bıkkın bir ses tonuyla.
Etrafına bakan Yeşim, beni dönme dolabın olduğu yere getirdi. Direğin hemen yanında durdu. Umursamazca dediklerini dinlemeye hazırlanırken, bir hışımla ellerimi direğe bağlamaya başladı. Şaşkınlıktan ne olduğunu anlayamamıştım ancak o kadar serbestti ki ip hiç düğüm atmıyordu bile bileklerime.
Şaşkınlıkla "Ne yapıyorsun?" diye sordum.
Yeşim benden özür dilerken, tam önümüzden elinde bir kutu ile yüzü maskeli biri geçti. Dikkatimi dağıtan kişiye odaklanmışken garip sesler duymaya başlamıştım. Tıpkı, koca, dev bir demir yığının düşmesi gibi.
Ne olduğunu anlayamıyordum. Sadece çığlıklar ile üzerimize düşmekte olan bir bölüm dönme dolabı ve içindeki insanları, bana koşmakta olan Tarık'ı, ellerimi bağlamayan ancak muhtemelen beni bu yerin altına getiren Yeşim'i, arkasına baka baka kaçmakta olan maskeli kişiyi görüyordum.
Yine aynı şey oluyordu. Gözlerimi kısarak etrafa bakıyordum ancak hiçbir şey duymuyordum. Biri sesi kısmıştı sanki. Ayaklarım yerinden oynamıyordu. Önümde tirtir titreyerek ağlayan Yeşim'e bakakalmıştım.
Yaklaşıyordu. Sesler yeniden gelirken kuvvetli bir çığlık attım. Çığlığım bittiğinde önümde hüzünle duran Dejavu'yu gördüm.
Şimdi kim? Şimdi kim benim için kendini feda edecekti?
***
Kulağımdaki çınlama azalırken ellerimin titremesi de geçiyor gibiydi. Karşımda bulunan Yeşim, korku ve pişmanlık dolu gözlerindeki yaşlarını cömertçe harcıyordu. Benim nefretimi kazanan yaşlar. Benim güvenimi sarsan yaşlar. Beni benden alan, tüm temiz duygularımı ve tüm sevgimi bitiren yaşlar.
Tarık bana doğru koşmakta iken kendime gelmeye başladım. Karşımda duran Dejavu yardım için bekliyordu ancak artık ondan yardım almayacağım konusunda kendime söz vermiştim. Bu yüzden Dejavu'dan gözlerimi çevirirken zaten serbest olan ipi çözüp, Yeşim'i kuvvetle itekledim. Yapmak ya da yapmamak konusunda tereddütlü davrandığım sırada iteklediğim Yeşim yere düştüğünde üstüne kapaklandım.
Canımın yanma pahasına düşmanımı koruyordum. Aptal gibi göründüğüne yemin edebilirim ama ben böyleyim işte!
Sırtıma düşen birkaç parça şey ile biraz yaralanmıştım. Birkaç çizik olduğunu düşündüğüm için fazla dikkat etmemiştim. Şoka girmişçesine gözlerini kocaman açan Yeşim, bu hareketimi beklemiyor olacak ki tir tir titriyordu. Yeşim'e bakan gözlerimi yere devirirken onu yerde bırakıp, maskeli kişinin peşinden koşmak için ayağa kalktım.
Olanca gücümle maskeli kişinin peşinden koşmaya başladım.
İçimden bir ses onun hem önemli, hem de tehlikeli olduğunu söylüyordu. Omzumdaki ağrıya rağmen koşuyordum. Ona yetişmiştim çünkü biraz ileride elindeki çantayı bırakmış kıyafetini düzeltiyordu. Benim peşinden geleceğime imkan vermemiş olacak ki gayet rahat davranıyordu. Aniden beni görünce büyük bir çığlık attı.
Ses tonundan bir kadın olduğunu anlamıştım. Tekrar koşmaya başladı. Büyük bir hızla koşuyordu. Canım acıyordu ama bende hızlı koşuyordum. Lunaparkın çıkışına ulaştık ancak kapı yoktu. Tellerle çevrili duvar karşımıza çıkmıştı. Tereddütle arkasına baktı, acemi olduğu belliydi. Ben gelene kadar hem sağına hem soluna yüzlerce kez baktı. Vakit kaybetmeden hızla ilerleyerek yanına geldim. Bana saldırmıyordu ancak hâlâ maskesi vardı ayrıca kaçmak için yol arıyordu.
Sadece gözlerini görebildiğim bu kimliği belirsiz kadın, acınası bir ifade takmıştı bakışlarına. Ama tehlikeli oluşu belkide bu görünüşü yüzündendi. Bu yüzden bu görünüşe aldırmamalı daha dikkatli olmalıydım.
Kadı birden ellerini kaldırdı ve elindeki torna vidayı fırlatacakmış gibi yaptı. Hedefinin ben olmadığını Tarık'ın sesini duyar duymaz anladım. Arkamda bulunan Tarık'a baktım ve onu koruma altına almak için vücudumu siper ettim. Ben bununla uğraşırken, bunu fırsat bilen kız büyük bir hızla kaçtı. Onu takip etmeliydim belki ancak Tarık'ı riske atmak istemedim. Kızın karanlıkta gözden kaybolmasını öylece izledim.
Hem canım acıdığı için hem de koştuğum için nefes nefese kalmıştım. O kadını yakalayabilirdim eğer Tarık'ın telaşla bana bakan gözleri olmasaydı.
Tarık hızla bana sarılırken, sarsıldım. Elleri sırtıma temas edince canım acımıştı. Hafifçe inlediğim sırada Tarık kendini hemen geri çekti.
Kocaman açtığı gözleri ile "Yaralandın mı?" diye sordu. Başımla evet anlamında işaret yapıp nefesimi kısıtlayan sırtımdaki yara için elimi arkaya götürmeye çalıştım.
Tarık telaşla arkama geçti ve yaramı incelemeye başladı.
"Hazal sırtın kanıyor!" dedi telaşla.
Bunu der demez önüme geçi , gömleğimin düğmelerini açmaya başladı. Hızla kendimi geri çekerken "Ne yapıyorsun Tarık?" diye sordum.
Ciddiyetle "Yaraya bakmalıyım!" diyen Tarık kaşlarını çatmıştı. Utançla ellerimi önüme kilitleyip düğmelerimi kapattım ve başımı öne eğdim. Arkamdan bakakalan Tarık "Bana güvenmiyor musun?" diye sordu.
Bir adım bile atamadan öylece kalakalmıştım.
"Öyle değil ama," dedim kısık bir şekilde.
Acı bir şekilde gülümseyen Tarık sözümü bitirmemi dinlemeden yürüyüp gitmeye başladı. Arkasından bakakalmıştım. Kelimeleri ağzıma tıkmış gibi hissediyordum. Derin bir nefes alıp olay yerine doğru ilerlemeye başladım. Çok yaklaşmışken birinin elimden kuvvetle çekmesiyle sarsıldım.
Tarık ciddiyetle bana bakıyordu. Gitmemişti!
"Nereye gittiğini sanıyorsun Hazal?" diye sordu.
Şaşkınca gözlerine bakıyordum. Katı bir duruşu olsa da içindeki asıl duygunun büyük bir endişe olduğunu hemen anlamıştım. Gözlerim dolmuştu. Savunmaya muhtaç küçük bir kız gibi hissettiğim anda sıcak korunağım Tarık olmuştu.
Tarık beni kendine çekerken "Çok korktun mu?" diye sordu. "Evet." diye hıçkırdım.
Tarık benimle konuşurken, yanımızdan kolu kopmuş bir insanı götürüyorlardı. Ve bir çok sedye geçti. Dönme dolaptan yere düşen insanlar bir bir taşınıyordu hastaneye. Titriyordum. Ben titredikçe Tarık beni sarıyordu. Arkaya bakmamı istemiyor, beni engelliyordu.
Korkunç bir manzara olduğu için ve her şey tamamen gerçek olduğu için beni sarıyordu. Ağlıyordu. Her şey benim yüzümden olmuştu.
Birisi dönme dolaptaki bir bölümün vidalarını gevşetmiş muhtemelen oradaki insanları hiç umursamazken bunu sadece benim için yapmıştı. Durumu çözmeye başlamıştım. Eğer ellerimi kuvvetle bağlasaydı Yeşim, o bölümün altında ezilecektim. Nefesim boğazıma tıkanınca, nefes alamamaya başlamıştım. Tarık'ın gömleğini sıkarken bunu sindirmeye çalışıyordum. Çok ağır geliyordu. Yeşim! Beni öldürmeye çalışmıştı!
Aslında bana yapılan suikast o kadar zor gelmiyordu. En çok sedye ile götürülen parçalanmış insanlar çok canımı yakıyordu. Yani çok ciddiler ve çok acımasızlardı öyle mi? Ve, ve ölmemi istiyorlardı. Bunu bana yapanda tek dostum Yeşim öyle mi? Kabus görmüşçesine terliyordum ve derin derin nefes alıyordum. Tarık hâlâ beni sıkıca tutuyordu.
Geri geri çekilirken "Ben iyiyim Tarık." diye mırıldandım.
Gerçekle yüzleşmeyecek kadar ödlek olmamak için arkamı döndüm.
Koca bir demir yığını altında ezilen ve yaralanan altı kişi. İkisi hayatta kalmayı başarırken, dördünün üzerine beyaz çarşaf örtülmüştü. Üzeri örtülenlerden birisinin küçük bir çocuk olduğunu görünce dizlerimin üzerine çöktüm. Ağlamıyordum. Göz yaşım akmıyordu ancak kendimden geçmişçesine gözlerim dalmıştı o minik ayaklara.
"Bunların hiç acıması yok!" dedim kendi kendime.
Ve birden aklıma maskeli kişi geldi. Elinde torna vida ve birçok alet vardı. Muhtemel bu olayda o kişinin de parmağı vardı! Derince bir nefes alırken umut dolu gözlerle bana bakan Dejavu'yu gördüm. Bir köşe de beni izliyordu. Yardım etmek için her an hazırmışçasına beni bekliyordu. Sesi çıkmadan bana bir şeyler söylüyordu. Bende dudaklarını okudum "Ayağa kalk!" diyordu.
"Ayağa kalk ve güçlü ol!"
Dejavu'nun gözlerinden destek almıştım. Yavaşça ayağa kalktım. Karşımdaki manzara ile güçlenen kalbim bunun basit bir mesele olmadığını anlatıyordu bana. Dişlerimi sıkarken, gözlerimi Tarık'a çevirdim. Beni iyi gören Tarık şaşkınlıkla "Gerçekten iyi misin? " diye sordu.
Gülümseyerek "İyiyim hem de çok!" dedim ve Tarık'ın elinden tutarak yürümeye başladım. Bana bakmaya devam eden Dejavu gururla gülümsüyordu.
Yapılan bunca şey, beni yıkması ve çökertmesi gerekirken, daha da güçleniyordum. Hüzünle ağlatması gerekirken, daha da kuvvetleniyordum. Pes ettirmesi gerekirken, iyice inatlaşıyordum.
Lunaparkta olan olay bir çok insanın canını yakarken, beni hem yakıp, hem yok edip, hem de küllerimden yeniden doğmamı sağlamıştı. Güçlenen kalbim adımlarımı daha sert basmamı sağladı. İntikam ile dolup taşan bedenim cayır cayır yanıyor ve bu ateşi söndürecek tek şeyin alacağım intikam olduğunu biliyordum.
***
Tarık'ın evine geleli yarım saat olmuştu. O yemek hazırlaken ben de aynaya baka baka sırtımda bulunan yarayı inceliyordum. Büyük sıyrıklar oluşmuş ve yer yer kanıyordu. İlk başta bu kadar acı hissetmemiştim ama gerçekten ağırdı. Görmekte sıkıntı yoktu fakat onlara ulaşamıyordum.
Kapısı olmayan odaya aniden Tarık girince büyük bir çığlık patlattım. Ve gömleği üzerime çektim. Benim çığlığım ile korkan Tarık "Eyvah! Dışarı çıkayım." diye kekelerken ellerini duvara monte edilmiş raflara çarptı. Raflardaki tüm şeyler üzerine düşerken göz göze geldik.
En son küçük bir vazo başına düşünce acı ile inledi.
Başına düşen şeylerin etkisi ile saçları birbirine giren Tarık'ın üzerindeki kazaktan sarkan ip parçası takıldığı yerden sökülmeye başlamıştı. Tarık hareket ettikçe sökülen kazağın nerede biteceği bilinmezken telaşla sökülen yerden gözüken vücuduna gitti gözlerimiz. Yüzlerimiz kızarırken, bu sefer ikimiz aynı anda bir çığlık patlattık. Ve hızla arkamızı dönüp gözlerimizi kapattık. Bu yaptığının saçma olduğunu anlayınca Tarık olduğu yerden kalkarak koşa koşa gitmeye başladı. Koşarken sökülen kazağı nerde bitti bilmiyorum ancak attığı çığlığa bakılırsa yolun sonunda üzerinde bir şey kalmamış olması gerekiyordu.
Tarık'ın o haline gülerken, tekrar yarama bakmaya başladım. Kendi başıma yapabileceğim bir tedavi olduğunu düşünmüyordum ancak yine de deniyordum. Az sonra üzerine başka bir kazak giymiş halde Tarık gelmişti. Gözlerine siyah bir bandana takmış ve önünü göremeyerek kapıyı tıklattı.
"Şu an hiçbir şeyi göremiyorum, eğer bana ışık tutar doğru yolu gösterirsen sana gelirim ve yaranı tedavini edebilirim." dedi.
Öyle tatlı gözüküyor ki, tatlıca gülümsememe sebeb olmuştu.
Boğazımı temizleyerek "Dümdüz yürü ben dur deyince dur." diye kıkırdadım. Tarık yürüyerek bana gelmeye başladı.
"Şimdi otur." dedim.
Tam arkama oturunca eline tentürdiyot ve pamuk verdim. Gözleri görmüyordu. Benim tariflerim ile yaralarımı temizliyordu. Canım çok acıdığı için gözlerimden yaş geliyordu. Ellerindeki pamuk ve tentürdiyotu alarak sargıyı verdim. Utanıyordum ancak utanmamam için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden sabrediyordum.
Tarık sargısını yaparken "Yeşim ile çok mu yakınsınız?" diye sordu.
Derin bir nefes alarak "Öyleydi." diye mırıldandım.
Benden sonra Tarık'ta derin bir nefes aldı. Sıkıntılı zamanlarında her zaman böyle nefes alıyordu.
"Neden üzüldün?" diye sordum.
"Yine benim yüzümden." dedi kısıkça.
Anlamamıştım.
"Yeşim'in bana aşık olduğunu biliyorsun değil mi?" diye soran Tarık'a evet anlamında başımı salladım.
"Muhtemelen Dejan ve diğeri ile birlikte işbirliği yapmış olmalı." diye mırıldandı.
Hiçbir şey söylemedim. Moralim bozulmuştu. Ne olursa olsun Yeşim'in beni sırtımdan vurması canımı sıkıyordu. O yüzden hiçbir mazereti kabul edemiyordum.
Üzüldüğümü anlayan Tarık, konuyu değiştirerek başka bir soru sordu.
"Ben neden hayattayım biliyor musun?"
Nasıl bir soruydu bu? Anlamamıştım. İşi bittiği için ellerindekini yere koydu. Ben de önümü ona doğru döndüm. Benim döndüğümü anlamamamıştı. O kadar masum, o kadar temiz gözüküyordu ki. Gözleri kapalı, elleri önünde, kulaklarına kadar inen saçlarında parmaklarımı gezdirmek, ona sarılmak istiyordum.
"Bu zamana kadar gönüllü Boşnak komutanlarından hayatta olan yok, hatta askerleri bile sürekli yenileniyor ancak ben hayattayım. Dejan'ın yaptığı tüm işkencelere sabrediyorum ve hâlâ hayattayım.
Yeşim bana aşık olduğunu itiraf edince beni esir aldılar. Ve benimle bir anlaşma yaptılar senden ayrılamam ve seni tekrar görmemem için. Bu Yeşim'in isteğiydi, benim acı çekmem ise Dejanın isteği. Onlarla anlaşmayı kabul ettim. Tehlikede olan sen olduğun için kabul etmek zorunda kaldım."
Tarık bunları söylerken, benim de sırf ondan dolayı onu terk etmek zorunda kaldığım gelmişti.
"Ancak," dedi Tarık içini geçirirken "kurala uyamadım ve sana yeniden döndüm. Beni ölümle tehdit etmişlerdi ancak hâlâ hayattayım."
Tarık'ın sözleri ile bağlı olan gözlerinden de yaşlar süzülüyordu.
"Selim'in seni öptüğünü gördüm ama hayattayım. Seni okulda bomba ile görünce aklımı kaçıracak gibi oldum ve hiç düşünmeden yanına geldim ama hâlâ hayattayım. Ben hep hayatta kaldım, hep korudum kendimi."
Bir yandan yaşlarını silen Tarık bir yandan konuşmaya devam ediyordu.
"Eski Tarık Sipahi, terk edilmişliğin uçurumda hayatta kalmanın bir önemi olmadığını düşünen küçük bir çocuktu. Daha ne olsun, herkes bu yalancı dünyadan göçerken annem, babam kardeşim, geriye zavallı ve istenilmeyen ben kalmıştım. İlk istenilmemeyi o zaman yaşadım. Zaten sonrada hiç istenilmedim. Üvey annem, sırp kardeşlerim istemedi. Bu hayatta hiç istenilmedim anlayacağın. Gönüllü Boşnak askerlerine de bu yüzden katıldım. Aslında orda hayat diye bir şey yoktur. O orduya katılmanın tek bir sebebi vardır, o da ölümü göze almak! Benim ile birlikte giren arkadaşlarımın hiçbiri hayatta değil. Selim bile. Her zaman ölümü isteyen ve arzulayan benim bu düşüncem hiç değişmedi. Taki seni görene kadar."
Sonunun böyle olacağını tahmin etmediğim için nefesim kesilmişti. Hafifçe yutkundum.
"Hazal, bendeki sen, sendeki benden çok daha büyük. Sen benim için sadece bir kız değilsin aşık olduğum. Sen benim için, nefes gibisin alamayınca ölüme yaklaştığım. Su gibisin, yokluğunda zayıfladığım. Sen benim hayatta kalmamın tek nedenisin. Eğer o gece seni ölüm tarlasında görmeseydim belkide ben şu an dünyada ol..."
Tarık'ın daha fazla konuşmasına izin vermedim ve dudaklarını işaret parmağımla kapattım.
Ellerim titrerken "Bence sen, bendeki seni bilmediğin için böyle basit görüyorsun!" diye fısıldadım.
"Asıl ben senin için katlandığım bir şeyi sana söylesem, işte o zaman bendeki senin sendeki benden ne kadar büyük olduğunu anlarsın." dedim.
Tarık gülümsüyordu. Onun gülümsemesi ile ben de gülümsedim. Ve gözlerindeki bandanayı açtım. Uzun süre kapalı olan gözlerini ışığa alıştırmak için kıstı. Bana gülümsemeye devam ederken, ona bu kadar yakın durmama şaşırdı ve kendini geri çekti ancak ben izin vermedim ve Kazağından tutarak kendime daha da yaklaştırdım. Yüzü kızaran Tarık şaşkınca bana bakıyordu. Kendimi iyice yaklaştırdım. İyice yaklaştım. Yüz yüze bir iki santim varken alnına bir çimdik attım.
Hem şaşkın hem de serseme dönen Tarık kızaran alnını tutarken "Ne yapıyorsun Hazal?" diye sordu.
"Gözlerini bir daha kısma, sevmiyorum." diye mırıldandım.
Kaşlarını çatarak "Ama acıdı." diyen Tarık'a dil çıkararak koşmaya başladım. Koşarken bir yandan da "Kolaysa yakala o zaman ." diye bağırdım.
Beni böyle görmeye alışkın olmayan Tarık ilk şokunu atlatınca peşimden koşmaya başladı. Evden çıkarak dışarıya koşmaya başladık. Hızla koşuyordum ama bana yetişmişti. Kolları ile sıkıca kavradı.
Yine yüzümü onun yüzüne yaklaştırdım ancak Tarık "Bu sefer kandıramazsın beni." diyerek alnıma bir çimdik atıp kaçmaya başladı. Kaçarken dil çıkarmıştı bende arkasından olabildiğince bağırmaya başladım.
"Ne yapıyorsun ya! Seni öpecektim."
Aniden duran Tarık gözlerini dört açmıştı. O kadar komik gözüküyordu ki, pişmanca yeniden yanıma koşarken
"Gerçekten mi?" diye soruyordu.
Onun bu haline kahkaha ile gülerken, şaşkınca bana bakıyordu. Dil çıkararak koşmaya başladım. Arkamdan koşan Tarık'ta gülüyordu.
***
Bu geceyi kendimize ayırmıştık. Bu bizim özel gecemizdi. Olan tüm kötülüklere rağmen birbirimize gülümsemeye ve beraber vakit geçirmeye ayırdık. Eğer bir gün son gelirde bir şekilde ayrılırsak bu anı yaşamadan ayrılmayalım diye ayırdık. İkimizde ölümün kıyısında gelip gidiyorduk ancak yine de bu günü birbirimize ayırmıştık.
Sokak lambasının altındaki çimlere uzanıp yıldızları seyrederken, bir yıldız gösterdim.
"Bak şu yıldız benim."
" Hangisi?" diye sordu Tarık.
"Şu çirkin olan mı?" dedi burnunu kıvırarak.
"Ya! Sensin çirkin!" diye çemkirdim.
Tarık tatlıca gülümseyerek yanağımı sıktı
"Elma yanaklı seni." dedi.
Ben de gülümsedim. "Karpuz kafalı." dedim.
Şaşkınlıkla "Ne karpuz mu?" diye sordu. Evet anlamında başımı sallarken "İyi o zaman kes de yiyelim." dedi komikçe. İkimizde yeniden kocaman bir kahkaha attık.
Bu sefer ben sordum.
"Peki sen hangisisin?Yoksa bana en yakın olan mı?" dedim gülümserken.
"Hayır." dedi ciddiyetle.
"Ben güneşim."
Şiddetle Tarık'a dönerken " İyi ama güneş çıkınca yıldızlar gidiyor, yok olmamı mı istiyorsun?"
" Hayır." dedi
" Güneş varken de yıldızlar olduğu yerde duruyor sadece gözükmüyor, ben de mümkün olduğu müddetçe seni saklamak isterdim tüm dünya görmese de olur, benim görmem yeter. Böylelikle yapılan tüm kötülükler bana isabet ederdi." dedi.
Şoka girmişçesine yutkundum ve yeniden yere yattım.
Bana dönerek "Ne oldu seni büyüledim mi?" diye sordu.
Evet anlamında başımı sallarken , gülümsedi.
"Hadi sen de beni büyüleyecek bir şey söyle." dedi.
"Ben söyleyemem." dedim yanağına bir öpücük kondururken "Ama yaparım."
Bu sefer Tarık şoka girmişti. Tarık'a gülümserken " Hile yaptın." dedi.
Umursamazca omuzlarımı silkelerken
"Tarzlarımız farklı ." dedim.
Yıldızlar bize göz kırparken biz hâlâ gülümsemeye devam ediyorduk. Sanırım Tarık'a sevdiğim yıldızı ilk bu gece söylemiştim. Gelecekte Tarık'ın gökyüzüne tam benim yıldızımın olduğu yere bakıp ağlaması da bu yüzden olsa gerekti.
Gülümseyen dudaklarım birden ciddiye dönünce "Ağlamanı istemiyorum." dedim." Ne şimdi, ne gelecekte."
Ciddileşen Tarık tamam anlamında başını salladı.
"Söz ver." dedim.
"Söz!" dedi.
Tarık bana söz vermişti ancak gelecekteki hali gözümün önüne gelince "Yalancı." diye mırıldandım.
O arada "Konu sen olmadığın müddetçe ağlamayacağım." diye ekledi.
Gözlerim gözlerine bakarken, gelecekteki halinin yegane sebebinin ben olduğumu bir kez daha anladım. Karanlık gecede öylece birbirimize bakarken, bir insanın nasıl hayata bağlanacağını ve nasıl hayattan kopacağını görmüş gibi oldum. Tarık için ben sanırım tam olarak bu olmalıydım. Hayata bağlayan ve koparan kişi. Gelecekte her ne yaptıysam bunu düşünmedim ve Tarık'a sarıldım. O da bana sarıldı.
Çekirgelerin tatlı sesleri ile yıldızların göz kırpışları altında öylece kaldık uzun bir süre...