11. BÖLÜM

4185 Kelimeler
Güneşin ilk ışıkları gözlerimi gıdıklarken, boğazımdaki kuruluğu hissettim. Nefes alıp verirken zorlanıyor dahası başım ağrıyordu. Oturduğum yere baktım. Yağan yoğun yağmurdan sonra altımda bulunan karton ıslanmıştı. Yani bu durumda bütün gece çamur içinde oturmuştum. Havanın sıcak olduğunu söylemek doğru olmazdı. Açıkça hasta olmuştum ama bundan daha kötü bir şey vardı, o da Tarık'a yakalanmak. Onu sinirlendirmek ya da üzmek istemiyordum. Bu yüzden bir an önce kalkıp gitmeliydim. Sırtımı dayadığım yere ve elimi yasladığım karton kutuya destek almak için baskı uygulayarak vücudumu kaldırmaya çalıştım. Aslında zayıf bir bünyem yoktu ama işte hasta olmuştum. Bütün gece dışarıda beklersem olacağı buydu. Fazla baskı uygulamış olacağım ki ayağım kaydı ve olduğum yere sertçe oturdum. Hiç gücüm yokmuş gibi hissediyordum. Ağlamak geliyordu içimden çaresizlik çok yoruyordu. Bir kere daha dişlerimi sıkarak ayağa kalkmaya çalıştım. Bu sefer ayağa kalkmıştım ancak sağı solu karıştıracak kadar dönen başım midemi bulandırıyordu. Sağa gideceğim yerde sola, sola gideceğim yerde sağa gidiyordum ve sonunda Tarık'ın bulunduğu derme çatma kulübenin giriş kısmına düştüm. İstemsizce düştüğüm için çok sert olmuştu. Başım yere çarptığında bütün hücrelerimin ikiye bölündüğünü hissettim. Canım çok yanmıştı. Uyuyan Tarık hızla gürültünün olduğu yere yöneldi. Yeni uyandığı için beni ayırmakta güçlük çeker gibi bana dikkatlice baktı. Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki ne Tarık'ın bana sinirlenmesi ne de kötü davranması umrumda değildi. Kuruyan boğazımı biraz olsun nemlendirmek adına bir iki defa öksürdüm. Ve olduğum yere yeniden yığıldım. Şimşek gibi yerinden kalkan Tarık, hızla yanıma geldi. Kolumdan tutarak başımı kaldırıp dizine koydu. Bir yandan da yüzüme elleri ile yavaşça çarpıyordu. "Hazal! Ne oldu sana? Hazal! İyi misin? " Konuşamıyordum kendimi hastadan çok yorgun hissediyordum, nefes aldığım zaman bile kendimi bunalmış hissediyordum. " Çok soğuk!" " Soğuk mu?" "Çok hastayım." "Hazal!" Ağrılarım yüzünden ağlamaya başlamıştım. Bu arada Tarık da beni sırtına alarak evinin içine taşımıştı. Evin içinin dışarıdaki kulübeden farkı yoktu. Anlayamıyordum savaştan bu zamana kadar çok vakit geçmişti neden evi hala bu haldeydi? Beni bir kanepeye yatırdıktan sonra üzerime örselenmiş bir battaniye örttü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Bir zaman boyunca gitti ve gelmedi. Sonra elinde dumanı tüten bir kase çorba ile geldi. Güneş tamamen doğmuştu. Evin içi aydınlandıkça yapılan hasar daha çok göze çarpıyordu. Tarıkın bunlardan rahatsız olduğu söylenemezdi. Sanki o, bunları gördükçe anılarının, nefretinin yenilenmesine müsaade edercesine bu harabe içinde yaşıyordu. Daldığım düşünceden kurtarmak adına elini yüzümün önünde bir iki defa sallayan Tarık, tepsiyi yere koyduktan sonra bir kaşık alıp bana doğru uzattı. Yavaşça doğrularak "Ben yaparım." dedim ve oturma pozisyonu aldım. Çorbadan içerken Tarık'a baktım. Bana bakıyordu. Bir kaç kaşıktan sonra "Bir şey sorabilir miyim?" diye izin aldım. Başı ile onay veren Tarık, daha dikkatli dinlemeye başladı. "Dejan ve kardeşi, üvey kardeşlerin hatta kardeşin bile değiller. Peki ama neden senden bu kadar nefret ediyorlar? Neden elinde olan her şeyi almak istiyorlar?" Hafifçe gülümseyip yere bakan Tarık "Çünkü." dedi derin bir nefes alarak. "Çünkü çok sevildiğim için. Dejan ve kardeşinin babası beni çok severdi her zaman benim onlardan farklı olduğumu söylerdi. Çünkü hiçbir zaman onlar gibi değildim. Bunu istemeyen anneleri, Dejan ve kardeşi bana büyük bir kin beslemeye başladılar. En son bütün mirasın bana kalması üzerine iyice alevlendiler. Amcanın şirketler zinciri vardı. Anlayacağım çok zengindi ve hepsini bana bıraktı. " Ağzımdaki kaşığı kasenin içine düşürdüğümde üzerime birazcık çorba dökülmüştü. Alelacele üzerimi silen Tarık bir yandan da "Yandın mı?" diye soruyordu. Demek ki doğruydu. Tarık'la ilk karşılaştığım zamandaki gazete parçasının üzerinde yazan haber doğruydu. Şirketler zincirinin sahibi Tarık Sipahi. Peki o zaman onun nişanlısı kimdi? Bir sır açıklanırken başka bir sır çıkıyordu ortaya. Ne zaman bütün sırlar çözülecekti? *** Başka bir anıya atlamıştım. Sınıfta masamın üzerine kolumu koymuş başımı da kolumun üzerine yaslayarak dinleniyordum. Biraz hasta biraz dda yorgundum. Ağırlaşan gözlerim kapanmaya direniyordu sanki. Sadece ben vardım zira herkes bahçeye çıkmıştı. Kafa dinlemek için harika bir zaman diye düşünürken, patırtı ile kapı açıldı. Neden bilmiyorum ama refleks olarak sıranın altına girdim. Yaşadığım anıda böyle yapmış olmalıyım diye düşünürken, içeri girenleri dinlemeye koyuldum. Sesler tanıdıktı ama ne yapıyorlardı? Dejan, evet! Dejan olmalıydı, ve ayrıca kardeşi. Önüne kattıkları da kimdi? Sıranın altından biraz olsun izlemek itiyordum ama çok az görüyordum. Önüne kattıkları kişiyi hırpalıyorlardı. Kimdi bu? Dikkatle bakmak için gözlerimi kıstım ve sesini analiz etmeye çalıştım. Gözlerimi kocaman açıp ağzımı elim ile kapadığımda Yeşim'i farkettim. Yeşim'di! Evet bu kişi Yeşim'di. Ne yapacaklardı ona? Birden elim ayağım titremeye başlamıştı. Ne duruyordum? Hemen kalkmalı ve onu kurtarmalıydım. Hızla ayağa kalkmak için yeltendim ancak bileğimden kavrandığım için olduğum yere çöktüm. Dejavu hayır anlamında başını sallarken, bir yandanda sus işareti yapıyordu. Olanları dinlememi ve sabırlı olmamı istiyordu belli ki. Yeşim'in acınası sesleri arasında kendimi zor tutuyordum ancak Dejavu'nun hatırına durdum. Yoksa hiç bir güç beni durduramazdı. Dejan Yeşim'i iteklerken "Böyle bencillik olmaz kızım! Senin istediğini verdik, şimdi sıra bizde." diye bağırıyordu. Yeşim ise sadece dinliyor hiçbir şey söylemiyordu. "Hey! Sana diyorum. Eğer sen bir şey yapmasan biz devreye gireceğiz!" Birden alevlenen Yeşim "Dur! Sen bir şey yapma. Ben yapacağım." dedi. Dejan büyükçe bir kahkaha atarak Yeşim'in saçını elini dolayarak yere çöktürdü. Nefretle üst dudağını bükerken "Senin istediğin leşi sana ayarladık, şimdi sıra bizde. Bizim leşimizi de bize ver. Yoksa onun ile senin leşini beraber alırız." dedi. Yeşim sinirlenmişe benziyordu. Dejan'ın dizine vurarak saçını kurtardı ve "Fazla olma istersen." dedi. "Gönüllü Boşnak askeriyesini size kim söyledi? Eğer ben Tarık'ın yerini size söylemeseydim, siz nereden öğrenecektiniz?" Dejan kısıkça püskürerek "Evet onu bize sen verdin, peki ya onu sevdiğini söyleyebilir misin bu durumda? Hem Tarık'ı istedin, hem onun ölümünü elimize verdin! Ah! Gerçekten çok tehlikelisin."dedi. Yeşim hınzırca gülümseyerek "Asıl gücümü nereden aldığımı bilmiyorsunuz, gerçekten tehlike ne demek onu görmek istiyorsanız az daha sabredin. Siz benim istediğimi yaptığınız sürece ben de yapacağım. Ve Hazalı size vereceğim. Siz de karşılığında bana Tarık'ı vereceksiniz. Anlaştık mı?" Dejan kısıkça gülümseyerek Yeşim'in ona uzattığı elini sıktı ve "Bir kez daha sana güveniyoruz, güvenimizi sarsarsan bu işi kendimiz halletmek zorunda kalacağız." dedi ve kapıya yöneldi. Kapıdan çıkmak üzere iken "Ha bu arada, yakında çıkacak olan savaştan haberin vardır herhalde. Sana pek bir zararı dokunmaz ancak yeni kazandığın Tarık elinden gidebilir, bu yüzden dikkatli ol. Söyleyeyim dedim." dedi. Yeşim de ona gülümseyerek "Merek etme, onu kazandığım zaman öyle bir yere götüreceğim ki, ben bile bulamayacağım." dedi. Dejan'ın arkasından çıkan Yeşim kapıyı sertçe kapattığında gözlerime biriken yaşların akmasına sebep oldu. Dejavu hâlâ bileğimi tutuyordu. Diğer eli ile sırtıma hafifçe vurmaya başladı. Çenem titrerken yumruğumu sıktığımı fark ettim. Yaşlı gözlerimle Dejavu'ya baktığımda her zaman ki gibi tatlı tatlı gülümsüyordu. Ama onun da gözleri dolmuştu belli ki. Geçmişte yaşadığım ne acı anı varmış meğerse. Ve bunları tek başıma Dejavu olmadan yaşamışım. Şimdi Dejavu'nun neden bana sen çok güçlü bir kızsın dediğini daha iyi anlıyordum. Gerçekten eski ben çok güçlüymüşüm. Öyle miydim gerçekten? Yaşadığım şoku atlatana kadar uzun bir süre olduğum yerden ayrılamadım. Yeşim! O benim tek dayanağımdı. *** Okul bahçesine çıktığım zaman Tarık'ı gördüm. Arkadaşları ile birlikte basketbol oynuyordu. Belki de böyle gösteriyordu. Zira oyundakilerin hepsinin gönüllü Bosna askeri olduğuna yemin edebilirdim. Tarık her ne kadar beni saf dışı bıraksanda ben onu anlayabiliyordum. Bir aklıma Yeşim'in bir kaç kelimesi geldi. "Benim asıl gücümü nereden aldığımı bilmiyorsunuz!" Bu kızın kimlerle nasıl bağlantıları olabilirdi ki? Gerçi Dejan ile ilişkisini gördükten sonra şaşmamak lazımdı. Yeşim! Ne yapmaya çalışıyorsun? Dişlerimi sıkarken, yanaklarımdan süzülen yaşları sildim. Güçlü durmaya çalışsam da canım çok acıyordu. Özellikle Yeşim'in beni sırtımdan vurması. Tarık ve Selim aynı takımda oyun oynarken, Selim beni fark etti ve top atma sırası ona geldiğinde topu başkasına uzatarak gülümseyerek benim tarafıma gelmeye başladı. Selim'in oyunu bıraktığını gören Tarık'ta benim tarafıma baktı. Beni görünce gözlerini yere indirdi. İlgilenmiyormuş gibi yapsa da bir daha oyuna odaklanamadı. Baan iyice yaklaşan Selim "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Omuzlarımı kaldırarak "Hiçbir yere öylesine geziyorum. " dedim. Selim başımı okşayarak "Fazla uzaklaşma, buraları biliyor musun?" diye sordu. "Aslında bakarsan," dedim, Tarık'ı gözetlerken. "yeni bir şey öğrendim ve canım çok sıkkın. Dejavu'dan başka anlatacak kimseyi de bulamadım." Kaşlarını çatan Selim, bileğimden kavrayarak çekiştirmeye başladı. "Nereye gidiyoruz ?" diye sordum. "Aptalca bir şey yapmanı engelliyorum." dedi. "Ya! Tamam yapmayacağım. Dur! Selim!" Ne dersem dinlemiyordu.Tarık'ın arkamdan bakan gözleri ile uzaklaştım okuldan. *** Selim ile uzunca bir süredir yürüyordum. Nereye gidiyoruz hiçbir fikrim yoktu. Okuldan çıkıp baya bir uzaklaştık. Yeter bu kadar! Bileğimi Selimden kurtararak "Nereye gittiğimizi söylemeden hiçbir yere gitmiyorum artık." dedim. Selim "Duramayız, uzaklaşmalıyız buradan." dedi kararlı bir sesle. "Neden!" diye sordum sesimi yükselterek. Selim şaşkınlıkla "Vay be! Gerçekten hatırlamıyorsun. Sen geçmişi tamamen silmiş olmalısın." dedi. "Hatırlamadığımı daha önce söylemiştim." diye tekrarladım. Ve bana bir açıklama yapması için bekledim. Selim uzun boylu, kası olmayan ama geniş omuzlu keskin çeneli biriydi. Gür kahve saçları, koyu mavi gözleri vardı. Fazlaca yakışıklı ancak benim için geçmişimden bir parçaydı o kadar. Bu yüzden onun benim hakkımda ne düşündüğünü bilmeden ve ne hissettiğini bilmeden bir şeyler hissetmek ya da düşünmek istemiyordum. Çünkü ne olursa olsun sanırım onun için en yüksek sınır sıkı bir dost olacaktı. "Hazal!" Selim'in cümlesini tamamlamasına izin vermeden Dejavu büyük bir hızla gelip Selim'e sıkı bir yumruk attı. Korku ile çığlık atıp, Dejavu'yu uzaklaştırdım. "Dejavu ne yapıyorsun? Sakin ol!" Dejavu çok sinirlenmiş gözüküyordu, üst dudağı titrerken Selim'e tekrar yaklaştı ve yakasından tutarak havaya kaldırdı. "Sen sadece bir dejavu üyesisin! Bu senin anıları ya da geçmişi değiştirebileceğin anlamına gelmiyor. Aklından ne geçiyordu senin? Hazal'ı ne kadar seversen sev, onun geçmişini değiştiremezsin! Yaşadıklarını bilmek için de tekrar yaşamak zorunda." diye bağırdı. Yakasını Dejavu'dan kurtaran Selim "Sen Hazal'ın düşmanı mısın? Neden o kötü anıları tekrar yaşamak zorunda anlamıyorum." diye bağırdı. Dejavu daha çok bağırarak "Ne yapalım o zaman sen söyle! Bir gece sabaha kadar çekirdek çitleyerek geçmişi anlatabilir misin ? Ya da ona bir harita çizebilir misin?" diye sordu. İkisinin arasında kalıyordum. Bir Dejavu'ya bir Selim'e baktım. Neler oluyor hiç anlamıyordum. Bu arada telefonuma bir mesaj geldi. Dejan beni okula çağırıyordu. Tehdit olarakta Tarık'ı öne sürmüştü. Sinirlenmiştim. Dejavu ve Selim birbirleri ile kavga ederken onları orada, bırakıp yanlarından uzaklaştım. Benim yokluğumu fark etmiş olmaları imkansız diye düşünüyordum zira kendileri ile alıp veremedikleri şey daha önemli gibi gözüküyordu. İnsanlar neredeydi bilemiyordum. Okul bomboştu. Derince bir nefes alıp yürümeye devam ettim. Okulun içine girerek kendi sınıfıma yöneldim. Kimse yoktu! Neden sonra Dejan karşıma çıktı. "Hoşgeldin güzel kız. Yalnız geldiğine göre ya çok cesursun, ya da çok aptal!" Söylediklerini tiksinerek dinlerken "Neden çağırdın beni buraya?" diye sordum. İğrenç bir kahkaha atan Dejan, yanıma yaklaşarak "Sana bir sürprizim var." dedi. Anlamıyordum Dejan'ın suratına bakarken, baş parmağı ile yeri işaret etti. Yerde bulunan ızgara gibi gözüken kapağın altında biri vardı. Orası da neresiydi? İyice bakınca bana bakan gözler tanıdık geldi. Dejan kapağı kaldırınca Melisa bana tüm gücüyle bağırdı. "Hazal abla kurtar beni lütfen! Hazal abla!" Dejan hınzırca gülümseyerek "Sor bakalım senin hakkında bilmediğimiz ne var?" diye sordu. Gözlerim yaşarmıştı. Hüzünle "Ne yapmalıyım? Söyle?" diye sordum. Dejan alt dudağını ve kaşını kaldırarak "Bilmiyorum, sen bilirsin." dedi ve uzaklaştı. Tekrar Melisa'ya döndüm. Derin olduğu için ona ulaşamıyordum. Bu yüzden aşağı inmem gerekiyordu. Izgarayı tamamen kaldırarak, içeri atladım. Aşağısı bayağı pis kokuyordu. Burası da neresiydi? Okul içinde kanalizasyon odası mı vardı? Bunları düşünürken ayağım bir şeye çarptı. Ne olduğunu görmek için eğildiğimde bir kemik parçası olduğunu gördüm. Büyük bir çığlık atarken, karanlığa alışan gözlerim etrafta mezarlıkta bulunacak kadar çok kemik gördü. Burası da savaştan mı kalmaydı? Hemen Melisa'ya yöneldim onu kontrol ettikten sonra omzuma aldım ve onun yukarı çıkmasını sağladım. Pek istemesede zorla onu çıkardım ve yardım getirmesini isedim. Melisa çıktıktan sonra burnumu tıkayarak etrafa bakındım. Bir ses geliyordu. Aslında düzenli bir sesti. Tanıdık gelen bu sesin yerini bulmak için daha dikkatli dinledim ve iyice yaklaşan sesi bulduğumu düşünürken öylece donup kaldım. Tik tak... Tam başımın üstünde bulunan geri sayımı gördüğümde gözlerim korku ile açıldı. Saniyeleri sayan rakamları gördüğümdeyse büyük bir çığlık koptu. Dejan Melisa'yı sürükleyerek okuldan çıkarıyordu. Gitmeden önce de üzerimdeki ızgarayı iyice kapatmayı da ihmal etmemişti. Korkudan tek kelime edemez halde öylece rakamlara bakakaldım. 8...7...6 *** Başımın üstünde hâlâ geri sayım yapmaya devam eden saat vardı. Etrafımda da ağır bir koku. Kulaklarım tıkanmış gibiydi. Tiz bir ses ile şoka girmiştim. Artık her şeyin bittiğini düşünürken, ızgara hafifçe kaldırıldı. Korku dolu gözlerle bana bakan Selim, elini uzatıyordu. Gelmem ve elini tutmam için feryad ediyordu ama ben hiçbir tepki veremiyordum. Ellerim kulaklarımda öylece bakıyordum. Şoka girdiğim için hiçbir tepki veremiyordum. Yavaş yavaş kırpıp açtığım gözlerimden başka hareket eden bir yanım yoktu. Aslında Selim'i tanıyordum ama yabancıymış gibi öylece bakıyordum. Saniyeler hızla akıp giden kum saati gibiydi. Dizlerimin üzerinde ne kadar durduysam ayaklarımı da hissetmiyordum. Sanırım burada ölüp gidecektim. Başladığım işi tamamlayamadan öylece ölüp gidecektim. Aslında ağlamıyordum ama yanaklarımdan ince sıcak bir sıvının süzüldüğünü hissedebiliyordum. Yaşlarım benden izinsiz akıyor olmalılardı. Yaşlarımla ilgilenirken, onu gördüm. "İşte o!" dedim içimden. İşte o! İstemsizce dudaklarımın tebessüm ettiğini hissettim. Onun gözleri benim kalbime tesir eden tek şeydi. Şimdi daha iyiydim. Eğer öleceksem de onu son bir kez daha görmüştüm. Kulaklarımda hâlâ çınlama ve tiz bir ses vardı ancak şimdi daha iyiydim. Tarık'ın hüzünlü, telaşlı ve derin bakan gözleri iyi gelmişti. Aslında ona şimdi onu ne kadar çok sevdiğimi söylemenin tam zamanıydı. İçimdeki onu bilmesinin tam zamanıydı. O bile içimdeki onun büyüklüğünü bilse kendisini kıskanırdı herhalde. Ama lal olan dilim konuşamıyor, sağır olan kulağım duymuyor ve kötürüm olan ayaklarımda ona gitmiyordu. Üşüyordum... Sahi hiç sarıldım mı Tarık'a? O söyleyemiyorsa da en azından ben ona onu sevdiğimi söyledim mi? Katlandığım tüm bu şeylerin tek sebebinin o olduğunu ve onun için her şeyi yapabileceğimi söyledim mi? Hiç değilse özür dileseydim. Ona ulaşamadan çekip gittiğim için o yapamazken ben yapmadığım için. Hiç değilse bir kere ona gülümseyebilseydim. Ona yalan söylediğimi geçmişinin hiç önemli olmadığını benim için sadece onun önemli olduğunu söyleyebilseydim. Tüm bunları düşünürken, Selim benim için elini uzattı. Tarık'ın ise hiç çekinmeden aşağıya benim yanıma atladığını gördüm. Hâlâ hareket edemiyordum ve hâlâ konuşamıyordum ama Tarık'ın alelacele beni omzuna aldığını, Selim'e verdiğini ve Selim'in de beni dışarı taşıdığını gördüm. Ondan sonra da tamamen gözüm kapandı zaten. Aradan bir iki saniye geçince okul büyük bir gürültü ile patladı. Sadece benim bulunduğum yer değil, bütün bina tamamen yıkılmıştı. Yere düşen moloz parçalarını, etrafa saçılan cam parçalarını ve daha yüzlerce şeyi gördüm. Okulun parçalanmasından bombanın kuvvetini ve bana duyulan nefretin büyüklüğünü son olarakta ne kadar büyük ve ciddi bir işin içinde olduğumu anladım. Selim'in kollarında gözlerimi kapatıp uyumak istiyordum. Yorulduğumu ve tüm bu şeylerin çok ağır geldiğini hissediyordum. Neden sonra temiz havayı , etrafta bulunan çiçek kokusunu ve Selim'in kuvvetli kollarını hissettim. Şoku atlatmış olmalıydım. Bir an için rahatladım ve sonra aklıma tek bir şey geldi. "Tarık!" Selim'in kuvvetli kollarından kurtularak, molozların yanına koşmaya başladım . Ne yapabilirdim? Ellerim ile mi açacaktım? Yanan duvarlar arasından mı geçeceğim? Ne yapacağım? Şoktan çıkmama rağmen yürümeye devam ediyordum. Elime aldığım minik bir moloz parçasını atıp, diğerine, diğerine diğerine dokundum. Gözlerimdeki akan yaşı silerken diğer bir parçaya dokunmama izin vermeyen bir el beni çekti. Ayağa kalktım ve gözlerimi kapattım. Bir acıyı daha kaldıramayacak olan yüreğim herhangi bir şey duymak istemiyordu. Yavaşça gözlerimi açtığımda Tarık'ın umut ile gülümseyen yüzü ile karşılaştım. Şükürler olsun Allah'ım! Hiçbir şey düşünmeden sıkıca sarıldım. Bu sefer Tarık'ta geri durmuyor o da sarılıyordu. İlk defa ona bu kadar yakındım. Bu ün sıcaklığını hissediyordum. Bu bizim başlangıcımız mıydı yoksa? Beni kontrol eden Tarık sevinçle "İyisin." dedi. "Allah'a şükür iyisin!" Ben de ona gülümseyip aynı şeyleri ona söyledim. Sonra Tarık dayanamayıp bir kere daha sarıldı. Ben de ona sarıldım. Ne zaman ne olacağı belli olmazken bunu uzunca yapmalıyım diye düşünüyordum. Neden sonra Tarık sanki yasakmışçasına kendini geri çekti ve "Özür dilerim aşırı tepki veriyorum sanırım." dedi. Gözlerini yere indirirken geri geri çekilmeye başladı ama ben gitmesine izin vermemiştim ve ellerinden tuttum. "Galiba bu bizim başlangıcımız." dedim. Tarık anlamamıştı. Ben de ona iki kelime ile özetledim. "Seni seviyorum." Yerden kaldırdığı gözleri kocaman açılırken, ellerinin titrediğini hissediyordum. Yeniden tekrarladım. Ve onun şaşkın suratı ile gülümsedim. Ve bir kez daha tekrarladım. "Seni seviyorum." Nihayet Tarık kendisine geldiğinde bana dönerek "Bu çok tehlikeli." dedi. Gülümseyerek "Biraz önce olan şeyleri seninle görüşmeyeceğim sözünü verdiğim halde yaşadım. Biraz önce ölebilirdim ve her an ölebilirim. Böyle bir zamanda en güzel tehlike sanırım seni sevmek." dedim. Sözlerim hoşuna gitmiş olacak ki içten bir gülümseme yerleştirdi yüzüne ve sonra sıkıca sarıldı bana. Evet kesinlikle bu bizim başlangıcımız olmalıydı. Şimdi o kadar mutluydum ki bu başlangıcın nasıl bir sonu olduğunu düşünmüyordum bile. Çünkü çok mutluyum. Çok mutlu... *** Aradan geçen yaklaşık yarım saat sonunda okuldan uzaklaşıp Tarık'ın evine geldik. Tarık bir şeyler almak için markete gitmişti. Ben de o gelene kadar etrafı biraz düzelttim. En azından Tarık ve benim oturacağımız kadar bir yeri. Etrafa bakarken raflardan birinden bir defter dikkatimi çekti. Tarık'ın lacivert ajandasıydı. Alıp almamak konusunda tereddüt ediyordum ama binbir güçlükle aldım. Masaya koyup önüne oturdum ve bu seferde açıp açmamak konusunda tereddüt ediyordum. Kendimi durduramadım ve yavaşça kalın kapağını açtım. Yine ilk sayfada Tarık'ın Dejavu gibi olduğu resmi ve ismi vardı. Ajandanın sahibi: Tarık Sipahi Tatlıca gülümsedim ve bu ismi ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Ajanda doluydu ancak gelecekteki kadar değil. Sanırım daha dolduracaktı. İçinde neler olduğunu deli gibi merak ediyordum ama neden çekiniyordum? İkinci kapağını açtım ve aynı yazı ile karşılaştım. Gelecekte de okumuştum diye içimden geçirdim. Bu gözlerinin derinliklerinde kaybolduğum, beni benden alan tek amacım için hazırlanmıştır. Biraz şaşkınlık biraz merakla gülümsedim. Bizim buz gibi olan Tarık'ın bu kadar bağlı olduğu kişi kimdi ki? Sonra birden ajandanın üzerinde bulunan notlar dikkatimi çekti. Not değil yer işaretiydi sanki. Sırası ile, askeriye, okul, ev ve daha bir çok yer yazıyordu. Ortadan bir yeri açtım ve donup kaldım. Gözlerim sadece sayfaya bakıyor ve öylece kalıyordu. Notu okumaya başladım. Hiçbir zaman göremeyecek olsan da. Diğer sayfayı çevirdim ve notu okudum. Bizimkisi imkansız bir aşk. Diğer sayfalar, diğer sayfalar ve her sayfa aslında aynıydı. Gözümden bir damla yaş kendi resmimin üzerine düştüğünde ne kadar geç kaldığımı anladım. Geçmişte ben ne kadar geç kalmışım meğerse. Tarık için ben ne kadar önemliyken, onun bende ki yerini ne kadar geç farkettiğimi anladım. Tüm ajanda benim resimlerimle doluydu. Oysa gelecekteki ajandanın hiçbir yerinde ben yoktum. Her saniye, her dakika Bosna'ya geldiğim zamandan beri çekilmiş bütün fotoğraflarım buradaydı. Ellerim titredi. Ve kapıdaki elindeki eşyaları düşüren Tarık'ı gördüm. Şaşkınlık ve utançla gözlerini kaçırıyordu. Yüzünün kızarmasından ne kadar utandığı belli oluyordu ama ben kendimi geri çekmiyorum ve Tarık'a yaklaşarak elini tutarak sıkıca sarıldım. Ve kulağına fısıltı ile "Şimdi sıra bende." dedi. "Geç kaldığım için özür dilerim, sen benim için dünyadaki herşeyden daha önemlisin. Bunu fark edemediğim için özür dilerim. Seni çok beklettiğim için, her şey için özür dilerim." dedim. Tarık yüzümü iki eli arasına aldı ve baş parmakları ile gözyaşlarımı sildi ve "Ben seni sonsuza kadar beklemeyi göze almışken, bana geldiğin için teşekkür ederim." dedi. Uzun süre birbirimize sarıldık ve öylece kaldık. Çünkü anlaşılan bu anı ikimizde çok beklemiş olmalıyız. Çok beklemiş ve çok özlemiş. *** Tarık ile vakit geçirirken birden her şey dondu. Dejavu'nun geleceğini anlamıştım. Dejavu üzgün ve ciddi bir şekilde karşıma çıktı. Simsiyah giydiği takım elbisesi ile oldukça kasvetli gözüküyordu. Kaşlarımı çatarak "Ne oldu Dejavu?" diye sordum. Hemen sonra onun böyle giyindiği diğer bir zaman yani Melisa'nın dejavusunun yaşandığı an geldi aklıma. "Yoksa." dedim. "Yoksa yeni bir dejavu mu var?" Dejavu sakince "Dejavu değil ama dejavusunun sonlandırmak isteyen bir üye var." dedi. Anlamamıştım. "Nasıl yani? Kim olabilir ki?" Dejavu kendisini takip etmemi istiyordu. Peşinden tereddütle gitmeye başladım. Uzunca bir yol yürüdük. Dejavu'nun her şeyi anlatmasını istedim. Onun söylediğine göre artık yaşayamayacağım için anlatmasında bir sakınca görmüyordu. Dejavusunu sonlandırmak isteyen kişi Selim'di Aslında Selim'in dejavu yaşadığı kişi benmişim. Yani Selim canını benim için feda etmiş. Ve bunu bana duyduğu büyük aşktan ötürü yapmış. Fakat platonik olan aşktan karşı tarafın hiç haberi olmamış. Yani ben onu hiç fark edememişim. Sessiz sedasız seven Selim, fırsatını bulduğunda biricik aşkı için hayatını feda etmiş. Anlaşılan yaşamadığım o anıda ölmek üzereyken Selim'in benim için canımı feda etmesi gerekiyordu. Şimdi neden Dejavu ile kavga ettiğini daha iyi anlıyordum. O tıpkı Tarık gibi benim hiç acı çekmemi istemeyecek kadar beni seven biriydi. Ancak her kalpte sadece bir kişi olurdu. Ve bende onun için hiç yer olmamış olacakki kalbine gömerek tek kelime etmemişti. Yine de madem böyle olduysa yeniden dönmesinin yani dejavu yaşamasının sebebi ne olabilirdi ki? Merakla bunu Dejavu'ya sordum. Sonuçta benim ile yer değiştirmeyecek olan birisi neden dejavu yaşar ki? Aniden duran Dejavu "Yine senin için." dedi. Anlamamıştım Dejavu da anlamadığımı fark edince "Neden bunu da ona sormuyorsun?" dedi. "Bu gün bu dünyadan göçecek, gitmeden sor istersen." *** İçim titriyordu ve kendimi kötü hissediyordum. Dejavu gideli biraz olmuştu. Beni boş bir trenin olduğu yere bırakmıştı. Sadece bir bank vardı. Bende onun üstüne oturmuştum. Normalde hava sıcak olmasına rağmen bu yerde sonbahar havası vardı. Trenin sağında ve solunda bulunan ağaçlarda sararan ve solan yapraklar yeri kaplamıştı. Hâlâ da düşmeye devam ediyorlardı. Trenin kıpkırmızı bir rengi vardı. Her yer bomboştu. Üzerine düşen sapsarı yapraklar ile muhteşem bir görüntü içindeydi. Etrafta mis gibi bir koku vardı. Ellerim üşüyordu onları ovuştururken ayağımın ucuna sararan bir yaprak düştü. Eğilip onu aldım. İyice inceleyip elimde çevirdim ve yerde bulunan bir çift ayakkabı ile karşılaştım. Onu takip eden uzun bir vücut ve simsiyah takım elbise içinde bulunan yakışıklı Selim, bana gülümsüyordu. Hızla ayağa kalkarken "Selim!" diye seslendim. Gülümseyerek "Eğer böyle davranırsan sanırım gitmekten vazgeçeceğim." dedi. Tekrar banka oturdum o da benim yanıma oturdu. Acınası bir halde bakıyordum, çünkü içim çok yanıyordu. Ona böyle bakmak kendimi kötü hissettiriyordu. Benim için hayatından vazgeçmiş ve şimdi sırf benim için dejavudan da vazgeçiyordu. "Bana öyle bakmaya devam edersen gerçekten gitmeyeceğim." deyip yanağımı sıktı. Başımı hüzünle yere eğip "Özür dilerim."diye fısıldadım. "Ne için?" diye sordu. Ve sonra kendisi cevapladı. "Seni çok sevmem, senin suçun değil! Ayrıca beni fark edememen de senin suçun değil!" "Bu gün, sen yerde şoka girdiğinde ben elimi uzatırken, Tarık hiç düşünmeden kendisini yere attı ve senin yanına indi. Ben her şeyi yaptığımı düşünürken, her şeyi Tarık'tan öğrendim aslında. Ne kadar eksik olduğumu, ne kadar geç kaldığımı ve ne kadar az şey yaptığımı. " Ayağa kalkan Selim, konuşmasına devam ediyordu. "Ben hiçbir zaman Tarık olmadığım için beni fark edemedin! Eğer onun yarısı kadar olsaydım ve onun yarısı kadar bir şeyler yapsaydım eminim beni de fark ederdin. Sanırım fazla gururluydum. Ama unuttuğum bir şey var, eğer aşık isen gururu bir kenara bırakmalısın. Ve bunu hiçbir zaman yapmadım galiba." Tatlıca gülümserken elmacık kemiklerimden yere akmakta olan gözyaşlarımı fark etti ve yavaşça önüme gelerek bir dizini kırıp eğildi. Göz yaşlarımı özenle silerken "Vay be! Ne kadar güzel bir Dece! Decem olduğun için çok şanslıyım." diye fısıladı. Sıcak elleri ile ellerimi tuttuğunda daha aktı göz yaşlarım. Sımsıcak elleri beni çok üzüyordu. Çünkü üşüyen ellerim onun ellerini istiyordu. "Dikkatli ol Hazal, iyi kalpliliğin yüzünden kimseye çok güvenme! Dejan ve kardeşine dikkat et. Daha yeni başlıyorsun ve korkarım ben yanında olamayacağım ama hiç istemesemde senin biri tarafından güvende olduğunu biliyorum. Tarık. Tarık Hazal! Ona güven ve onun elini hiç bırakma. O, hem çok iyi bir insan hemde çok yalnız. Seni en çok sevenin ben olduğumu sanırdım ama sanırım tüm dünya bir araya gelse bu işte Tarık'tan başka başarılı çıkmaz. Bu yüzden onu hiç bırakma." Selim saatine bakınca endişelendim. Zaman bir an için dursa olmaz mıydı? Saat yedi buçuğa doğru yaklaşırken, tren çalıştı. "Ne oluyor?" diye sordum. Selim acı bir şekilde gülümserken "Gitme vakti geldi." diye fısıldadı. Telaşla "Nereye?" diye sordum. Selim yüzüne yerleştirdiği hüzünlü bir gülümseme ile başımı okşayarak "Ah bizim küçük Hazal'ımız hiç büyümeyecek." dedi. Ayağa kalkıp trene doğru yöneldi. Ben de hızla ayağa kalktım ve "Selim!" diye bağırdım. Aniden duraksayan Selim işaret parmağı ile başını kaşıdı ve bana döndü. Boğazını temizlemek adına iki defa öksürdü ve "Neden dejavu yaşadığımı soracaksın değil mi?" dedi. Cevap verememiştim. Başımı öne eğerek beklemeye başladım. Bunu soracaktım bende. Bana doğru yaklaşan Selim, derince bir nefes alarak konuşmaya başladı. "Çünkü ben ölmeden bir müddet önce sana aşkımı itiraf ettim. Ve sende şaşırarak niye daha önce söylemedin? dedin. Ben de sandım ki... Ah! Neyse, geç kaldığımı sanmıştım ama ben hiçbir zaman senin için var olmamışım ki. Bunu görmek için başlamıştım dejavuya ama cevabımı aldım. Yine de hiç pişman değilim. Hatta çok mutluyum çok güzel bir Dece'm oldu." dedi sesi kısılırken. Dece demişken, kanatlarım çıkmıştı ve gerçekten Dece olmuştum. Sanırım vakit bitmişti. Selim bana yaklaşarak, izin istedi ve yavaşça alnımdan öptü. Nedense gözlerim kapalıyken, göz yaşlarım hunharca boşalmıştı. İçimin yangınını söndürmek için miydi ki? Kısık sesi ile kulağıma fısıldayan Selim "Senin kadar iyi bir insan görmedim daha önce, bu yüzden kendini kaybetme hiç. Dünyanın senin gibilerine ihtiyacı var."dedi ve trene yöneldi. Bomboş trende bir yere geçip oturdu. Tren hareket ediyordu yavaş yavaş ve ağır ağır. Trenle birlikte bende yürümeye başladım. O gittikçe ben de gidiyordum, o hızlandıkça koştum. Sebepsizce koşuyordu ayaklarım. Bu gün hiçbir ağzam beni dinlemiyordu. Yorulmak bilmeyen gözlerim ve kalbim tam mesai çalışıyordu. Camdan gülümseyerek bana bakan Selim'in gözlerindeki yaşı görebiliyordum. Hüzünlü yüzünde hiç pişmanlık yoktu. Sadece şanssız hissediyordu sanırım. Şanssız ve eli bomboş. Dayanamayıp cama buhar yaparak "Seni seviyorum." yazdı ve bu yazı ile ayaklarım gitmez oldu. Duracağımı biliyordu sanırım, bilerek yazdı. Peşinden gitsem ne olacaktı ki? O benden alacağı şeyi alamadı ama ben ondan çok şey götürmüştüm. Tren iyice hızlandı ve tüm vagonlarını aldı götürdü. Tren gittikçe ağaçların kürtaj yaprakları ve soğuk hava da gidiyordu. Trenin rüzgarı saçlarımı o yöne savuruyor beni de alacakmışçasına sürüklüyordu. Yeniden yaz, yeniden sıcak hava gelince yeniden yeşiller çıkıyordu. Gözlerimdeki yaşlar akmaya devam ederken trenin gözden kaybolmasını izledim. Uzun bir süre öylece boşluğa baktıktan sonra yapabileceğim hiçbir şeyin kalmadığını anladım. Zaten hiçbir işe yaramadığımı çok önceden anlamıştım. Hüzünle arkamı döndüğümde elini önüne bağlamış beni izlemekte olan Dejavu'yu gördüm. Acınası bir halde gülümseyerek bana bakıyordu. Ben ise Selim'den geriye kalan tek şey olan elimdeki kuru yaprağı çevirip duruyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE