23 Mart 2041 - 16:03
Western blot aparatının elektrik uğultusu, laboratuvarın gece sessizliğinde meditatif bir ninni gibi yankılanıyordu. Yeşim, proteinden arındırma jelinin üzerindeki mavi-siyah lekelere odaklanmıştı. Nanorg proteinlerinin moleküler ağırlığı şaşırtıcı derecede düşüktü - 5 ila 15 kiloDalton arası. Normal bir bakterinin en küçük proteinleri bile 20 kDa'nın üzerindeydi.
Kendi nano-biyokimyası var, diye düşündü heyecanla. Bu sadece küçük bir bakteri değil. Tamamen farklı bir biyokimya.
"Sonuçlar nasıl?"
Yeşim irkildi. Anıl Bey laboratuvara girmiş, sessizce yanında duruyordu.
"Protein varlığını doğruladık, hocam." Yeşim, jel görüntüsünü monitörde yakınlaştırdı. "12 farklı protein bandı tespit ettik. Hepsi de nano-ölçekte."
Anıl Bey, gözlüklerini takarak ekrana eğildi. birkaç dakika boyunca konuşmadı, sadece inceledi. Sonunda düzeldi, yüzü solgundu.
"Tanrım," diye fısıldadı. "Gerçekten buldun."
Bu iki kelime, Yeşim'in omuzlarındaki tüm yükü anında hafifletti. Bir an için nefes alamayacak gibi oldu, sonra derin, titreyen bir nefes aldı.
"DNA testini de tekrarladım," diye ekledi hızla. "İki de değil tam üç kez. Hepsi pozitif. %99.7 güvenilirlikle nükleik asit varlığını doğruladık."
Anıl Bey, laboratuvarın ortasına doğru birkaç adım attı, sonra döndü. Gözlerinde o bilim insanlarına özgü, keşif anındaki karışık ifade vardı: heyecan, korku, saygı ve biraz da kıskançlık.
"Gözlem defterini getir," dedi kesin bir tonda.
Yeşim şaşırdı. "Defter mi?"
"Laboratuvar defterini. Tüm gözlemlerin, protokollerin, tarihlerin olduğu resmi kaydını."
Yeşim, masasının çekmecesinden kalın, ciltli laboratuvar defterini çıkardı. Defterin sayfaları düzgün el yazısı, çizimler, tarih ve saat damgalarıyla doluydu. Anıl Bey defteri aldı, sayfaları hızla çevirdi.
"20 Mart... 21 Mart... 22 Mart... 23. Mart..." Dişlerinin arasından ıslık çaldı. "İki buçuk günde 142 sayfa gözlem. Bu, metodolojik titizlik."
Defteri masaya bıraktı. "Birkaç arkadaşımı çağırıp bulgularını gösterim. Tam olarak ikna olmadılar."
18:45 - KRİZ
Laboratuvarın kapısı hızla açıldı. Ebru Hanım içeri girdi, yüzü asıktı.
"Anıl Bey, sizi arayanlar var. Çok."
"Kim?" Anıl Bey başını kaldırmadı, ekrandaki taslağı düzenlemeye devam etti.
"Önce Profesör Tunç aradı. Sonra İstanbul'dan Profesör Çelik. Hepsine meşgul olduğunuzu söyledim ama... bir şeylerin kokusunu almışlar gibi."
Anıl Bey, sandalyesinde döndü. Yüzü gergindi. "Nasıl öğrendiler?"
"Bilmiyorum. Ama Tunç'un asistanı dün buralardaydı. Bir şeyler duymuş olmasın?"
Yeşim'in kanı dondu. Profesör Tunç... rakibi. Daha doğrusu, Anıl Bey'in rakibi. İki profesör yıllardır fakültede nüfuz mücadelesi veriyorlardı. Tunç, "spekülatif" araştırmalar yapıyordu. Anıl Bey'in gelenekselci ve muhafazakar yaklaşımını küçümseyen biriydi.
"Telaşa gerek yok," dedi Anıl Bey soğukkanlılıkla. Ama gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu.
"Makaleni yazmaya başla! Nature'a göndereceğiz."
Yeşim'in gözleri faltaşı gibi açıldı. "Nature? Hocam, bunlar sadece ön bulgular..."
"Bu 'sadece' değil Yeşim!" Anıl Bey'in sesi yükseldi, sonra tekrar alçaldı. "Bu, yüzyılın en önemli biyolojik keşiflerinden biri olabilir."
Yeşim'in midesine bir ağırlık çöktü. Hocası haklıydı. Bilim bir yarıştı ve o, farkında olmadan en önemli yarışlardan birinin içine düşmüştü.
Anıl Bey devam etti. "Yeşim, sen abstract'ı bitir. Ben metodoloji bölümünü yazacağım."
Ebru Hanım kapıya yöneldi, sonra durdu. "Bir şey daha. Medya aramaya başladı."
"Ne?!!"
İkisi de aynı anda bağırdı.
"Gazeteciler. Bilim muhabirleri. Sosyal medya bile...
'Ege Üniversitesi'nde devrim niteliğinde keşif' diye paylaşımlar var."
Anıl Bey, masaya yumruğunu vurdu. "Lanet olsun sana Tunç!"
Odasında dönüp durmaya başladı. "Tunç olmalı. Ya da onun laboratuvarındaki biri. Bilerek sızdırmış olabilir - baskı oluşturmak, hata yapmamızı sağlamak için."
"Ne yapacağız?" diye sordu Yeşim, sesi titreyerek.
"Planı değiştiriyoruz," dedi Anıl Bey kararlılıkla. "Nature için çok geç olabilir. Ön baskı sunucusuna yükleyeceğiz. BioRxiv'e."
"Bugün. Şimdi!"
Yeşim şok olmuştu. Ön baskı, hakem incelemesi olmadan çevrimiçi yayınlamak...
Riskliydi Çok riskli...
- fikirler çalınabilir, eleştirilere açık hale gelebilirdi.
"Ama hocam, hakem değerlendirmesi olmadan..."
"Zamanımız yok Yeşim!" Anıl Bey'in sesi keskinleşti. "Tunç ne kadarını biliyor, bilmiyoruz."
"Bilgileri bir şekilde ele geçirmiş olabilir. Eğer Tunç veya başkası bu bulguyu çalar ve kendisi yayınlarsa, senin tüm emeğin boşa gider. Önceliğini kaybedersin. Ön baskı, önceliğini garanti altına almanın en hızlı yolu."
Doğruydu. Yeşim biliyordu. Ama yine de... bu kadar hızlı, bu kadar kontrolsüz bir şekilde dünyaya açılmak korkutucuydu.
20:30 - KARAR
Laboratuvarda üç kişi vardı: Yeşim, Anıl Bey ve aralarına yeni katılan İlkay Bey.
Astrobiyolog İlkay Bey, Anıl Bey'in eski bir arkadaşıydı ve nanorg'ların astrobiyolojik önemini anında kavramıştı.
"Mars'taki bulgularımıza benziyor," diyordu İlkay Bey heyecanla, floresan görüntülere bakarken. "Ama onlar fosildi. Bunlar canlı. Ve çok daha küçük."
"Baskı için ne diyorsun?" diye sordu Anıl Bey.
İlkay Bey, bir an düşündü. "Riskli. Ama gerekli. Eğer medya devreye girdiyse, kontrol artık sizde olmaz. En iyisi, bilimsel çerçevede açıklamak."
Yeşim, onayladı. İçi hâlâ kaynıyordu ama mantık galip geliyordu.
"O zaman başlıyoruz," dedi Anıl Bey. "Makale başlığı: 'Nemrut Dağı Volkanik Kayalarında Keşfedilen Nano-Ölçekli Canlı Organizmalar: Nanorg'lar ve Nanotopia.'"
Yeşim'in şaşkın bakışları üzerinde yoğunlaşınca "Bilimsel isimler için zamanımız yok." diye ekledi. "Notlarında kullandığın isimler gayet uygun."
İlkay Bey gülümsedi. "Nanorg... nano-organizma. Nanotopia... nano-ütopya. Yakışmış."
Yeşim de gülümsedi. Evet, yakışmıştı. Onun küçük dünyaları artık bir isme sahipti.
Üçü birlikte, makaleyi saatler içinde tamamladılar. Abstract, giriş, metodoloji, sonuçlar, tartışma... Her kelime titizlikle seçildi. Her iddia verilerle desteklendi.
Saat 23:17'de, makale BioRxiv ön baskı sunucusuna yüklendi.
"Yayınla" butonuna basan Yeşim'di.
Parmakları titriyordu. Fareyi tıkladı.
Ekranda yeşil bir onay işareti belirdi: *"Makaleniz başarıyla yüklendi. DOI: 10.1101/2021.03.23.425673"*
İşte olmuştu. Keşfi artık dünyaya açıktı.
23:45 - İLK TEPKİLER
İlk tepki, beş dakika sonra geldi. Anıl Bey'in telefonu çaldı.
"Yes? ... I understand. ... Yes, my laboratory. ... No, I won't comment. Let the paper speak for itself."
"Evet? ... Anlıyorum. ... Evet, benim laboratuvarım. ... Hayır, yorum yapmayacağım. Makale konuşsun." Kapattı.
"Kimdi?" diye sordu İlkay Bey.
"Reuters. İngiltere'den arıyorlar."
On dakika sonra, Yeşim'in telefonu titremeye başladı. Sosyal medya bildirimleri geliyordu. Twitter'da #nanorg etiketi trend olmuştu.
"Bakın," dedi İlkay Bey, laptop'unu göstererek.
Reddit'te r/science'da makaleleri öne çıkmıştı. 2.000 yorum vardı. Çoğu şüpheciydi:
"Bunlar sadece mineral kristali."
"Yine mi Nanobakteri saçmalığı?"
"Kontaminasyon olmalı. 14 nm'de yaşam imkansız."
"Bunlar prion veya virüs olabilir. Canlı değil."
Ama bazıları da heyecanlıydı:
"Eğer doğruysa, biyolojide devrim!"
"Dünya dışı yaşam arayışı için ne anlama geliyor?"
"Yaşamın boyut sınırı yeniden yazılıyor!"
Yeşim, yorumları okurken bir yandan gururlanıyor, bir yandan da korkuyordu. İnsanlar onun çalışmasını tartışıyordu. Gerçek bilim insanları, astrobiyologlar, fizikçiler...
"Bu normal," dedi Anıl Bey, Yeşim'in omzuna dokunarak. "Bilim böyle işler. Önce reddedilirsin. Sonra tartışılırsın. En sonunda, eğer haklıysan, kabul edilirsin."
"Peki ya haksızsam?" diye fısıldadı Yeşim.
Anıl Bey, ona baktı. Gözlerinde o nadir görülen sıcaklık vardı. "O zaman da bilim yapmış olursun. Yanılmak, hiç denememekten iyidir."
24 Mart 2041 - 01:15
Gece geç saatte, laboratuvarda yalnız kalmıştı. Anıl Bey ve İlkay Bey gitmiş, kampüs uykuya dalmıştı.
Yeşim, elektron mikroskobunun başındaydı. Nanotopia #1 hâlâ oradaydı. Makaleyi yayınlamış olmaları onları hiç ilgilendirmiyordu. Aynı yavaş, kararlı danslarına devam ediyorlardı.
"Artık dünya sizi biliyor," diye fısıldadı ekrana.
Monitördeki küçük beyaz noktalar cevap vermedi. Sadece büyümeye ve çoğalmaya devam ettiler.
Telefonu titredi. Bir mesaj: "Tebrikler. İnanılmaz bir keşif. - Aras"
Yeşim, gülümsedi. Aras... sevgilisi. Ona daha anlatmamıştı bile. Ama o, makaleyi görmüştü.
Cevapladı: "Teşekkürler. Asıl şimdi başlıyor."
Doğruydu. Makalenin yayınlanması bitiş değil, başlangıçtı. Şimdi eleştiriler gelecek, sorgulamalar, tekrar deneyler...
Biraz dinlenmesi lazımdı artık. Odasına, koltuğuna gitti ve onu bekletmeden gelen rahatsız uykusuna merhaba dedi.
Birkaç saatten fazla uyuyamamıştı. Yine, daha kampüs koridorları bomboş haldeyken laboratuvarına geçti. Camdan dışarı baktığında basını görebiliyordu.
Kapı çaldı. Mehmet Efendi'ydi.
"Sizi burada bulacağımı biliyordum," dedi, elinde iki bardak sıcak çikolata ile. "Haberleri duydum. Her yerdesin..."
Yeşim, çikolatayı aldı.
"Tunç'un ekibi?" yancık yancık gülümsedi: "Sen duymuşsundur."
Mehmet Efendi başıyla onayladı. "Onlar özellikle sesli. 'Sahte bilim' diyorlar. 'Anıl'in son çılgınlığı'."
Yeşim'in içi burkuldu. Ama şaşırmamıştı. Bilim böyleydi işte.
"Peki siz ne düşünüyorsunuz Mehmet abi?" diye sordu, çikolatadan bir yudum alarak.
Mehmet Efendi, ona baktı. Yüzünde o bilge, baba ifadesi vardı. "Ben şunu düşünüyorum: Bir genç kadın, üç gün boyunca neredeyse hiç uyumadan çalıştı. Bulduğu şeye inandı. Ve dünyaya duyurdu. Doğru ya da yanlış, bu cesaret ister."
Gözlerini kırpıştırdı. "Ve ben, her zaman cesur insanların tarafındayım."
Çikolatasını bitirdi, ayağa kalktı. "Bugün daha büyük bir gün olacak."
"Nasıl yani?"
Mehmet Efendi, kapıda döndü. "Çünkü artık herkes sizi izliyor. Ve bilim dünyası... çok acımasız bir seyircidir."
Kapı kapandı. Yeşim, yeniden monitöre döndü.
Nanorg'ları izlerken, için için titredi. Mehmet Efendi haklıydı. Bugün daha büyük bir gün olacaktı.
Ve o, hazır olup olmadığını bilmiyordu.