"FİGÜRAN"

1754 Kelimeler
"Figüran"- Oyunun bir sahnesini doldurmak için kullanılan, sadece görüntü amaçlı, konuşmayan veya birkaç kelime konuşan kişi veyahut kişiler. ※ Sanırım ölmüştüm. Emin değildim çünkü ölümü daha önce deneyimlememiştim ve bu yüzden ölüp ölmediğimi bilemiyordum. Daha sonra gözlerimi yoğun bakımda açtığımda ölmediğime ikna olmuştum. Ve bu daha kötüydü. Çünkü öteki dünya dedikleri şey varsa eğer en azından benim için yenilik olacaktı. Bense alışkın olduğum cehennem hayatıma geri dönmüştüm. Filmlerde veya dizilerde cehennem sahneleri ateşin bol olduğu bir yer olarak tasvir edilmezdi. Bize acı veren bir dizi olayları tekrar tekrar yaşarız orada sinemaya göre. Bence de gayet doğru bir yaklaşımdı. Benim hayatım da her günü aynı geçen işkenceden farklı değildi. Bu yüzden ölmeyi bu kadar çok istemiştim. Yaşam; ölünün baş ucunda açık kalmış radyo gibidir ya da kazaya uğramış arabanın havada boşuna dönen tekerleğidir. Bir anlamı olmayan... İyileşme sürecim sandığımdan da hızlı olmuştu. Tek sorun eski hayatıma kaldığım yerden devam edemememdi. Annem benimle konuşmayı kesmişti. Babam ve Adrian ise tamamen farklı kişiler olup gitmiştiler. Hastaneden eve döndüğümüzde Adrian yanımdan hiç ayrılmamıştı. Evdeki sessizlik bizim içeri girmemizle bozuldu. "Abla, fırsatım olmadı ama sen eski odana geri dönebilirsin. Eşyalarını ben yerleştiririm." Ağır ağır arkamı döndüğümde günlerdir göz teması kurmaktan çekindiğim kardeşime baktım. Kendisini suçlu hissediyordu ama bütün hatanın bende olduğunu bilmiyordu. "Gerek yok Adrian, fark etmiyor bana." Tekrar ağır adımlarla odama doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda her şeyin bıraktığım şekilde olduğunu görünce içim sıkıntıyla dolup taşmıştı. İlaçların etkisiyle başım dönse de kolilerdeki eşyalarımı yerleştirmekte kararlıydım. Kapının ağzında beni izleyen Adrian'ı gördüğümde elimdekileri yatağımın üzerine bıraktım. "Abla, ben özür dilerim." "Ne için özür diliyorsun Adrian?" Yüzündeki suçluluk duygusunu görmekten nefret ediyordum. Elimde olsa çaresizliğimi bağırarak ona anlatırdım ama yapamıyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Kafasını önüne eğdiğinde sinirle yanına giderek çenesinden tutup yukarı kaldırdım. "Sırf odamı sen aldın diye o ilaçları yutmadım ben, bunu anla artık. Kendimle ilgili çözemediğim şeyler var sadece. Kendimi bu dünyaya, bu eve, bu aileye ait hissedemiyorum anlıyor musun? Eskiden saklandığım yalnızlık sığınağım da artık huzur vermiyor." Sonlara doğru yüzüme baktığında bakışlarındaki ifade de değişmişti. Sıkıca bana sarıldığında aynı şekilde karşılık verdim. "Lütfen kendine zarar verme bir daha. Sensiz devam edemem ben." gözlerimden yaşlar yuvarlanırken onları görmesin diye hızlıca sildim. Adrian'ın omuzlarından tutarak uzaklaştırdığımda yüzüme yalancı sinir yerleştirdim. "Bir sürü işim var daha, oyalama beni. Git ergen arkadaşlarınla takıl." O da gözlerini kurularken gülmeye başlamıştı. "Bu akşam maç var zaten. Dua et de iddiayı kazanalım yoksa bütün hafta boyunca aç gezeceğim." Kapıyı suratına kapatmadan önce "başarılar," diye bağırmıştım. Derin bir nefes alarak kapıyla bakıştığımda yüzleşmem gereken diğer insanları düşündüm. Ne yazık ki bu hayattan ayrılmaya karar verdiysen diğer insanlara hesap vermek zorundasın. Çünkü başkaları da en az senin kadar hayatının bir sahibi. ※ "Bayan Louisa aradı, bu hafta hiç gitmemişsin terapiye." Babam ilgili gözlerle sorusunun cevabını bekliyordu. Çatalı elimden bırakmadan tabağın dibinde sıyırmaya devam ettim. Annem bana kaçamak bakış atarak yemeğine geri döndü. Neden gitmediğimi merak ediyordu ama konuşmamakta ısrarlıydı. "Yarından itibaren gideceğim." Diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. Fakat bu kadar basit görünmüyordu. "Peki bizimle konuşmayı ne zaman düşünüyorsun?" Kaçınılmaz son gerçekleşmişti. Çatalı masanın üzerine bırakarak arkama yaslandım. "Baba, kızı rahat bıraksanız olmaz mı?", "sen karışma bu işe. Kızımız hayatına kastediyor bizse hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza mı devam edelim? Bunu mu istiyorsun?" Adrian ve babam arasındaki tartışmaya son vermek adına konuşmaya dahil oldum. "Benim ne istediğimin bir önemi yok ki baba. Bunu anlatamıyorum size. Neyi doğru yaparsam mutlu olurum hiçbir fikrim yok. Herhangi bir hedefim yok, hayalim hiç yok. Anneme göre hayal kırıklığı, sana göre yardıma muhtaç biri dışarıdaki insanlara göreyse kafadan kırığın tekiyim." Annem bakışlarını sert bir şekilde bana çevirdiğinde yutkunmak zorunda kalmıştım devam edebilmek için. "Kendim içinse ne olduğumu henüz çözemedim. İyileşmem için bunu anlamak zorundayım. Tek sorunum bu." Ayağa kalkarak telefonu arka cebime yerleştirdim ve ayakkabılarımı giyinerek evden çıktım. Montuma iyice sarılmıştım soğuğu içime almamak için. Buz gibi rüzgâr yanaklarımı bıçak gibi kesiyordu. Oldum olası soğuğu sevmemiştim. Konuşmam gereken kişilerin listesi azalıyordu. Şu anda gittiğim yerse en sonlarda duruyordu. Karanlık olduğu için çadırı daha da ürkütücü gözüküyordu dışarıdan. Girişteki kısmı elimle havaya kaldırarak içeri girdiğimde yine benzer manzarayla karşı karşıya gelmiştim; sobanın kenarındaki köpek ve elindeki kağıtları yırtarak sobaya atan Suflör. "Merhaba." Geldiğimi görse de kafasını bana çevirmemişti bile. "Sen de mi küstün bana yoksa?" Alaylı bir şekilde çadırın ortasına geldiğimde etrafı inceledim istemsizce. Gözüme takılan tek şeyse yerdeki battaniyelerin üzerindeki kâğıt paralardı. "Dalga geçmeye başladığına göre iyileşmiş gibisin. Basit bir savunma mekanizması ama işlevseldir." Elindeki son kâğıdı da sobaya attıktan sonra vücudunu tamamen bana doğru çevirdi. Söylediği şeyle yüzümdeki tebessüm de solup gitmişti. Mevzuyu değişmek adına aklıma ilk gelen şeyi söyledim zaman kazanmak adına. Onunla konuşmak iyi gelmiyordu elinde tuttuğu görünmez aynasıyla kendimi yansıttığı için. "Para kazanıyor muydun sen?" Bakışları yerdeki paralara kaydığında ben de o yöne doğru baktım. "Cesaretleri henüz kırılmamış ergenler yardımcı oluyorlar." Tam olarak ne demek istediğini anlamamıştım ama irdelemedim. Ellerimi montumun cebine sokarak onunla karşı karşıya bakıştım bir süre. "Öteki dünya nasıl, gidilmeye değer mi?" Gülerek kafamı iki yana salladım. "Maalesef kapısından geri çevrildim." Yüzünde garip bir tebessüm vardı ama çözememiştim onun anlamını. Bir an önce konuşmayı yapıp buradan uzaklaşmak istiyordum. "Neden geldin Ella? Kendimi suçlamamam gerektiğini falan mı söyleyeceksin?" Söylediği şeylerle yerime çivilenip kalmıştım. Zihnimi okumasına gerek yoktu bunları söylemek için ama beni uzun süredir tanıyormuş gibi konuşması korkutuyordu beni. Kendimi savunmasız hissediyordum onun karşısında. "Sana yaklaşma tarzım yanlıştı. Bu kadar ciddi olabileceğini düşünmedim uyarı işaretlerini fark etmeme rağmen. Bu yüzden kendini suçlama gibisinden şeyler söyleyeceksen boşuna zahmet etme. Şu anda teselliye ihtiyacı olan kişi Bayan Louisa, ben değilim." Kendisini sandalyeye bırakarak arkasına yaslandı ve gözlerini kapattı. Bense orada durmuş ne söyleyeceğimi bile düşünemedim bir süreliğine. "İnsanın yaşama isteğini geri çevirmesine neden bu kadar karşı çıkıyorlar anlam veremiyorum. Eninde sonunda hepimiz öleceğiz. Bunu en iyi sen anlarsın ama beni iyileştirmeye çalışıyorsun. Neden? Ölmeyi istemek hastalık sayılmamalı." Gözleri geri açıldığında karanlık olduğu için oradaki duyguları görememiştim. Çöplükteki bir evsizle yaptığım bu konuşma kime anlatsam garip karşılanacak bir durumdu. Ben bile zor inandırıyordum kendimi bu duruma. "Sadece dinler öldükten sonraki yaşam için sorumlu olduğumuzu savunur. Bir de sorumluluk sahibi diğer insanlar. Eğer öldükten sonra hiçliğe gömüleceksen neden bu hayatını ziyan ediyorsun? Ettiğin isyan kimsenin umurunda değil emin ol. Ölüp gittikten sonra çevrendeki herkes yaşamına kaldığı yerden devam edecek. Sense bu hayattan elde ettiğin hiçliği öteki hayatındaki hiçliğinin üzerine katacaksın. Bu kadar. Benim düşüncelerim bunlar." Söylediklerindeki gerçeklik yüzüme çarptığında kendi hayatımın bir hiçten ibaret olduğunu görmek ilk kez canımı sıkmıştı bu kadar. Keşke mutluluğun formülü olsaydı tıpkı matematikte olduğu gibi. Sayıları yerine koyduğunda doğru sonucu da elde etmiş olurdun. "İnsanlar o zaman çıldırmış diyebilir miyiz? Öleceklerini bildikleri halde saçma sapan hayatlarına devam ediyorlar her sabah olduğu gibi." "Gerçek deliler dışarıda özgürce gezenlerdir zaten. Tımarhaneye tıkılmış insanlar dünyanın gerçek saçmalıklarını anlayanlardır. Doğru tarafta olduğun için seni tebrik etmek isterim ama her zaman doğru tarafta olmak kazanan olmak değildir. Bazı gerçekler sonunda kaybetmeye mahkumdurlar." Ceplerimdeki ellerimi sımsıkı yumruk yaptığımı tırnaklarım etimi acıtınca fark etmiştim. "Bu kaybedilişle yaşamaya alışmam lazım o zaman. İyi geceler." Arkamı dönerek çadırdan çıktığımda artık soğuğu hissetmiyordum bile. Geçtiğim karanlık sokaklar da korkutmuyordu. Onun gibi bu savaşın mağlubu olduğumu sindirmeye çalışıyordum sadece. İnsanlar kayıplarla kolay başa çıkamazlar en nihayetinde. Eve girdiğimde herkesi salonda televizyon izlerken bulmuştum. "Hoş geldin, kızım." Babama gülümseyerek elimi omzuna koydum yanından geçtiğimde. Odama girdiğimde savaştan çıkmış gibi derin bir nefes verdim. Üzerimdekileri çıkarırken banyo yapmam gerektiğini fark etmiştim. Kokmaya başlıyordum. Ayaklarımı sürükleyerek temiz kıyafetlerimi aldım ve odadan çıktım. Canım sıkılmıştı çünkü banyo yapmak bana işkence gibi geliyordu. Kapıyı açtığımda küçük banyonun karşı duvarında gördüğüm şeyle çığlığı bastım. Kocaman hamam böceğiyle birlikte banyo yapmam imkansızın da ötesindeydi. "Adrian, çabuk buraya gel!" Kıyafetlerime sıkıca sarılmış şekilde böcekle bakışıyordum. Nereye gittiğini görmek zorundaydım, eğer onu kaybedersem evi terk etmek zorunda kalacaktım. Az sonra yüzündeki bıkkın ifadeyle Adrian çıkıp gelmişti. "Ne oldu?" "Çabuk şunu öldür bir yere kaçmadan!" Elimle böceği gösterirken aşırı tepki verdiğim için gözlerini devirdi. Ayağındaki terliğin tekini eline alarak kapıdan içeri girdi. Az sonra yaşanacak manzara şimdiden midemi bulandırmıştı bile. "Iyy, böcek." Adrian tepkim üzerine bakışlarını bana çevirdi ve böceği taklit edercesine konuşmaya başladı. "Iyy, depresif bir salak." Yüzümdeki ifade düşerken ayağımdaki terliği ona fırlattım hızlı bir şekilde. "Benimle doğru konuş!" Ona çapıp yere düşen terlikle bakışan Adrian elindeki terliği yere bıraktı ve banyodan çıktı. "Git kendin ilgilen o zaman sevimli haşeratınla." Korkuyla açılan gözlerimi ona çevirdim ve önüne atladım sıkıca sarılırken. "Özür dilerim, ne istersen yaparım ama şu böceği gönder evimizden lütfen." Adrian memnun kalmış bir şekilde sırıtmaya başladı. "Harçlığım gitti, seninkinin yarısını alırım." Kollarımı ondan çözerken ne yazık ki başka çarem kalmamıştı. "Anlaştık." Anında geri dönerek böceği iki dakika içerisinde alıp pencereden dışarı fırlatmıştı. "Umarım paraşütü açıktır." Yanımdan geçerken aklıma gelen şeyle kaşlarım çatıldı. "İddiayı kaybettiniz demek ki." Arkasını dönen Adrian'ın yüzü düşmüştü. "Evet, iddia parasını alan herif kimin kazanacağını çok iyi biliyor. Her maçı kolaylıkla tahmin edebiliyor." Onu dinlerken bir taraftan da yüzündeki ifadeyi çözmeye çalışıyordum. Çünkü işin içinde başka şeyin olduğunu da hissetmiştim. "Bu herif kim peki biliyor musun?" Diye sordum yavaşça banyoya doğru ilerlerken. "Hayır, evsizin teki. Önceleri sadece maçımızı izlemeye gelirdi ama sonradan hangimizin kazanacağı üzerine iddia koymaya başladı. Her seferinde de doğru tahmin ediyor. Kaybeden taraf da iddianın parasını ödüyor." Kafamda dönen şeyleri birbirine bağlamaya çalışıyorsam da başarısız oluyordum. Sır tutmayı beceremeyen Adrian konu açıldığı için anlatmaya devam ediyordu bense yaşadığım şoku üzerimden atamadığım için onu dinlemeye devam ediyordum. "Hatta bir keresinde benimle konuşmuştu. Anlattığı şeyler o kadar garipti ki ama yanlış değildi. O gün eve gelip senden özür dilemek istemiştim söylediği şeylerden sonra. Ama sen..." Az kalsın elimdeki eşyaları yere bırakacaktım ki son anda kendimi toplamayı akıl ettim. Bütün boşluklar teker teker yerini doldurmaya başlıyordu. "... ama beni ilaç içmiş halde buldun." Söylediğim şey üzerine kafasını salladı olumlu anlamda. "O çocuk olmasaydı erkenden eve gelmeyecektim ve seni bulamayacaktım. Bir nevi hayatını kurtardı." Adrian ellerini eşofmanının ceplerine sokarak yanımdan ayrıldığında arkasında öfkeden buz kesmiş şekilde donakalmıştım. Evet, farkında değildi belki ama hayatımı kurtarmıştı. Öfkeden buz kesilmiş bedenimi bu sefer de alevler sarmıştı. Cehenneme dönmüş hayatımı yaşamaya devam ediyorsam suçlusu Suflör dediğim o kişiden başkası değildi. Birbirine girmiş düşüncelerimi arındırmak adına banyoya girerek sıcak suyu sonuna kadar açtım. İşlerimi bitirdikten sonra bornozumu giyinerek önünü sıkıca bağladım ve buhardan görüş açımın bulanıklaştığı banyodan çıktım. Öfkem hala yerini koruyordu. Üzerimi giyindikten sonra yanına giderek hayatımı kurtarmanın benim için ne demek olduğunu anlatacaktım ona. Odama girerek kapıyı sertçe kapattım ve ışıkları açtım. Karşılaştığım manzarayla sırtımı kapıya yaslarken çığlık atmak için içime çektiğim nefes oraya takılıp kalmıştı. Çalışma masamın önündeki sandalyede oturan yabancı birisinin havadaki elinde tuttuğu çakıyı parmakları arasında ustaca hareket ettiriyordu. Odama nasıl girdiğini bilmiyordum fakat bildiğim tek şey vardı o da parmaklarıyla dans ettirdiği çakının sessiz olmam için bir uyarı olmasıydı. ※
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE