Arslan kalbinin durduğunu hissetti. Tüm sesler yok olmuş gibiydi. Hiç bir şey duyamıyor, gözlerini ise kızıllığın içindeki bedenden ayırmıyordu. On dakika önce gördüğü güzel çikolatalı gözler, kapanmış, soğuk betonda öylece yatıyordu.
Kalbi acıyordu. Sanki birisi kalbini parçalamak istermişçesine tutup sıkıyordu. Kalp krizi falan geçiriyordu galiba, yoksa tanımadığı bir adam için bu kadar endişelenmesi mantıksızdı.
Neresinden vurulmuştu? İyi miydi? Hala nefes alıyor muydu? Belki de çoktan...
Arslan adamın yanına koşarken, kendine defalarca sorular sormuş, adamın bedenine yaklaştıkça ise, tüm sorularının cevabını da almıştı gördükleriyle.
İlk kez içten bir şekilde doktor olduğuna şükür etti, çikolata gözlünün nabzına bakarken.
Atıyordu, iyidi. Bu güzel haberdi.
Titreyen ellerle hızlıca yarasını kontrol etti. Karnında çok da derin olmayan bir bıçak yarası vardı. Omuzu ve sağ baldırında ise bir kurşun yarası mevcuttu.
Rahat bir nefes aldı. Bir komplikasyon gelişmezse, bu yara onu öldürmezdi.
Atkısını hızla çıkarıp, karnındaki yaraya bastırdı. Kazağından bir kaç parça yırtarak, birisini baldırının hemen üzerine, diğerini ise omuzuna bağladı.
Şu anda çok sakin gibi görüne bilirdi ama gerçekte öyle değildi. Kalbi endişeden kavruluyor, bedeni sanki binlerce taş taşıyormuşcasına büyük bir yükün altında gibiydi. İçi sıkılıp, sanki biraz sonra kötü şeyler yaşanacakmış gibi hissediyordu.
Maskesini çıkarıp kenara atarak, elini adamın yakışıklı yüzünde gezdirdi. "Beni duyuyor musun?" diye fısıldadı kulağına doğru. Başını kucağına alarak etrafına bakındı..
Bir Allah'ın kulu da yoktu sokakta yardım edecek. Ne yapmalıydı?
Şu anda kendisinde değil gibiydi. Sanki yıllarca koruduğu soğuk kanlılığı erimiş gitmiş gibi hissediyordu.
"Ambulans!!" dedi yeni aklına gelmiş gibi "Evet, ambulansı aramalıyım"
Telefonunu çıkarıp, numaraları tuşlarken, yerde yatan adamın açılan gözlerinden habersizdi. Onu tehlike olarak gören adam, nefretle Arslan'a dikti çikolata rengindeki gözlerini.
Elini yumruk yaparak hızla, Arslan'a vurdu. Bunu beklemediği için, Arslan'ın elinden telefon asfalta çarparak kapandı, kendisi de darbenin etkisiyle geriye doğru düştü. Neler olduğunu anlamazken, boğazına sarılan eller ile, nefesi kesildi.
Üzerinde boynunu sıkan adamın iyi olmasına bir yandan sevinse de diğer yandan yanlış anladığı için öleceğine üzülmüyor değildi.
Elini onun kollarına koyup, atında debelenmeye başladı.
Yaralı olsa bile gücü kuvveti yerindeydi maşallah. Omuzu yaralı olmasına rağmen öyle bir sıkıyordu ki, sanki yaralanan o değil de, Arslan'dı.
"B-ben s-sana.." Kesik kesik söylediği kelimelerle birlikte açık mavi gözleri kapanmaya başlıyor, adım adım beyaz ışığa yaklaşıyordu. "Y-yardım.."
Böyle olmayacağını anlayan Arslan, deli kuvvetiyle boğazını sıkan elleri tutup, kendinden uzaklaştırmaya çalıştı. Üstünde oturan adam yaralı olduğu için ona zarar vermemeye çalışıyordu ama, git gide nefes ala bilmediği için bir şeyler yapmak durumundaydı.
Arslan debelenmeye devam edince eli yanlışlıkla üstündeki adamın yarasına geldi, böylelikle boynundaki elleri nihayet gevşedi.
"Ah!!" çikolata gözlü acıyla inleyerek üzerine düşünce derin bir nefes aldı sonunda. Bir yandan da öksürüyordu tabi.
Fırsattan yararlanarak, Arslan kollarını üzerine düşmüş adama sardı ve hareket edememesini sağladı.
Bu sefer debelenen taraf, göğsüne düşmüş acıdan kıvranan çikolata gözlüydü.
"Sana yardım etmeye çalışıyorum." Dedi. Hala daha kendine gelmediğini için kısık sesle konuşmak zorunda kalıyordu.
"Seni hastahaneye.." konuşmaya devam etmek isterken, üzerindeki beden, "Hastahane olmaz" diye mırıldandı acı içinde. Arslan onun durumunun kötüleştiğini fark edip hemen kollarını gevşetti ve doğruldu.
"İyi misin?" diye sordu yaralarını kontrol ederek. Bir an önce müdahale yapılmazsa kan kaybından geberip gidecekti kucağındaki adam.
"İyimiş gibi mi görünüyorum amına koyayım?" Sinirli sesi ona ulaşınca gözlerini devirdi.
"Seni bir an önce hastahaneye götürmeliyim. Yoksa kan kaybından gebereceksin."
Sinirli kahvelerini Arslan'ın mavilerine dikti. "Hastahane olmaz dedik ya," Nefes nefese devam etti. " Almıyor mu kafan?!" Acı o kadar fazlaydı ki, nefes almak bile canını yakıyordu. Buna rağmen, adama laf anlatmaya çalışıyordu. Bu alık adam sinirlerini bozuyordu. Tamam ona yardım etmek istiyordu ama yine de sinir bozucuydu işte!
O bunu düşünürken, Arslan'ın ise bambaşka derdi vardı. Burun buruna durduğu bu adam, kucağına tam yerleşmiş bir vaziyette, gözlerinin içine bakıyordu. Nede güzeldi öyle o kahveler. Sütlü çikolata gibiydi sanki.
Sinirli sinirli de öyle bir bakıyordu ki, bu görüntüsü nedense ona tatlı geliyordu.
Pembe dudakları öpmemek için zor tutuyordu kendini. Bir yapışsa o pembeliğe, ısıra ısıra öpse, ne de güzel olurdu.
Sertçe yutkunarak, dudaklarını yaladı. Şu anda daha önemli şeyler vardı. Soğuk kanlılığını geri kazanmalı, onu iyileştirmeliydi ve kahramanı olmalıydı!!!!
Elini, adamın beline yerleştirerek gülümsedi. "Yürüye bilir misin?" diye sordu.
Çikolata gözlü başını salladı yavaşça. "Sanırım." Çok acı çekiyor ola bilirdi ama bunu tanımadığı bir adama belli edecek değildi. Başkalarına zayıf görünmek en nefret ettiği şeyler sırasının başını çekiyordu zira.
"Arabam yakınlarda." Elini cebine sokup arabasının anahtarlarını aldı ve Arslan'a verdi. "Beni oraya götürsen yeter."
Aslan anahtarları alıp, belinden tutarak, ayağa kalkmasında yardım etti. Onun yürüyemeyeceğini pek âlâ farkındaydı, bu yüzden arkasını döndü ve sırtına çıkması için eğildi.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu diğeri. Ona Yürüye bileceğini söylemişti ama yine de onu taşımak mi istiyordu? Neden bu kadar uğraşıyordu ki? Zaten güvenmiyordu adama şimdi iyiden bir kıllanmıştı şimdi de.
"Ağırım, taşıyamazsın."
"İşte bu yüzden sırtıma biniyorsun. Diğer türlü iki adim atmadan devriliriz."
Şu anda yaralı oluşundan dolayı hiç hali yoktu, aksi taktirde sohbeti baya baya uzata bilir, hatta onunla pek âlâ inatlaşa bilirdi.
Kollarını kaldırıp Arslan'ın boynuna doladı ve sırtına bindi. Tamam, hala ağırdı ama Arslan onu sırtında taşıya bilirdi, bir sorun yoktu. Hem zaten yakındaydı araba. Birazcık kendini zorlasa bir şey olmazdı.
Kahve gözlüsü başını omuzuna gömmüş şekilde kulağına arabanın yerini tarif ediyorken, tatlı fısıltısını biraz daha duymak için yavaş yürümeyi düşünmedi değil ama şu anda ne yeri, ne de zamanıydı. O kan kaybından giderse, kendisi de kahrından ölürdü muhtemelen.
Böylelikle, aşkları da başlamadan biterdi!!!
Kafasında kurduğu korkunç senaryoları bir tarafa bırakarak, hızlanan kalp atışları ile birlikte adımlarını da hızlandırdı.
Bir kaç dakikada ara sokağın sonuna varıp, park edilen arabaya ilerledi. Neyseki kimsecikler yoktu etrafta da, rahat hareket ede biliyordu.
Hemen elindeki anahtarın düğmesine basıp kapılarını açtı . Arka kapıyı da açtıktan sonra, sırtındaki adamı güç bela oturttu koltuğa. Zira adam, acıdan kıvranıyor, kaşlarını çatmış bir vaziyette, dişlerini sıkarak dayanmaya çalışıyordu.
Onun bu halini görmemeyi diledi Arslan. Keşke başka zamanda, başka ortamlarda tanışsalardı da görmeseydi acı çeken yüzünü.
Derin bir nefes alarak, elini yanağına koydu. "Geçecek" dedi. "Merak etme, tüm acılarını geçireceğim." Adamı koltuğa yatırıp, son bir kez kulağına doğru fısıldadı. "İyileştireceğim seni." Erkeksi kendine has kokusunu içine çekip, istemeye istemeye geri çekildi. Kapıyı hızla kapatıp, sürücü koltuğuna geçti ve evine doğru sürmeye başladı.
Salak değildi Arslan. Bu adamın pek de sağlam pabuç olmadığını anlamıştı çoktan.
Bu yüzden de onu evine götürüyordu. Doğru değildi bunun farkındaydı. Bu adam katil, hırsız ve ya tecavüzcü ola bilirdi ama nedense öyle olmadığını hissediyordu. Belki de, ondan etkilendiği için böyle hissediyordu, bunu bilemezdi. Her zaman hisleriyle hareket eden biri olarak şimdi de, hislerini takip etmeyi seçerek tüm kötü düşüncelerini kovdu kafasından.
Dikiz aynasından arkada acı içinde yatan adama baktı. Onu iyi edecekti. İster hırsız olsun, isterse de katil, onu kurtarmak, borcuydu. Çünkü her şeyden önce Arslan bir doktor, insanları kurtarmak ise, en önemli göreviydi.
Herkesten saklayarak olsa bile, onu kurtaracaktı. Sonunda ölüm bile olsa bunu yapmak istiyordu.
***
Eve vardığında kimseciklere görünmeden, bayılmış adamı yukarıya taşıdı. Baya zor oldu aslında, ama yaptı işte.
Onu koltuğuna yatırırken, hızlıca bir yandan da, nabzını kontrol edip, yarasının durumuna bakındı.
Kötü görünüyordu ama hallederdi. Hadi ama O, Arslan Güngör'dü. Ülkenin en iyi doktoru olmaya aday olan kişiydi. Hiç kimse kurtulamadı elinden. Onu da kurtaracaktı. İyileştirecekti.
Tamam, şu anda böbürlenmenin zamanı değil. Kurtardıktan sonra istediği kadar, egolana bilirdi.
Banyoya gidip, sağlık çantası ile geri döndü. Hızlıca adamın yaralarını daha iyi müdahale etmek için siyah kazağını ve pantolonunu çıkarıp bir taraflara fırlattı. Onun kaslı ve esmer teni yutkunmasına sebep olurken, etkilenmemeye çalıştı.
Odaklanmasını isteyen beynine uyup, kalbini görmezden geldi.
İlk önce karnındaki bıçak yarasını temizledi. Kanını durdurup güzelce dikti ve pansuman yaptı. Daha sonra da omuzunda ve bacağında olmak üzere ve tahminen hala içerdi olan kurşunları çıkarmak için harekete geçti. Kurşunların ikisini de çıkardı ama biraz zor oldu onun için. Normalde bir asistan ve ya hemşireler ona yardım ederdi ameliyathanedeyken ama burada öyle bir durum olmadığı için üç saat kadar uğraşmıştı.
Omuzunun ve bacağının pansumanından sonra ise, nihayet bir kaç tane iğne yaparak işini bitirdi.
Daha sonra onu evde yalnız bırakarak hemen aşağıya inip eczaneden serum, iğne, ağrı kesici gibi bir sürü şey aldı. Eve geçince ise serum yaparak, bedenini güçlendirmek adına vitaminler enjekte etti. Tabi ağrı kesicisiyi de unutmadı.
Ve sonunda durumu stabil olduğunda yorgunca koltuklardan birine çöktü. O kadar yorulmuştu ki, parmağını kıpırdatacak hali bile kalmamıştı. Heyecan, korku, stres, kemiklerine işlemiş, sabahın beşine kadar onun için heba etmişti kendini.
Artık bedeni dinlenmek istiyordu ama bunu yapmadı ve gözlerini dahi kırpmadan karşı koltuktan onu izledi.
Tabi bir de, cüzdanını falan karıştırmış ola bilir. Yani kim olduğunu öğrenmek istiyordu ve iyi bir fırsattı bu yüzden kaçırmayarak kısaca göz atmış ola bilir.
Ne vardı bunda yani?
Sonuçta adını öğrenmişti. Adı da güzeldi ve kendisine çok yakışıyordu.
Yağız Korkmaz
İsmi gibi kendisi de esmerdi, güzeldi. Soyadı gibi korkusuzdu. Bunu gözlerinden anlaya bilmişti Arslan. Her şeyiyle yakışıyordu işte.
28 yaşındaydı bu arada. Arslan'ın 26 yaşı vardı. İyidi olmuştu bu. Yaşlarının yakın olması kafalarının da uyuştuğunu gösterirdi.
Annesinin adı Aslıhan, babasının adı ise Yıldırım'dı.
Kimliğe o kadar bakmıştı ki, TC kimlik numarasını bile ezberlemişti. Hele o fotoğrafı ne de güzel çıkmıştı öyle. Çok tatlıydı.
Sonra bununla kifayetlenmemiş, azıcık da internetten dayanamayıp araştırmıştı onu. Ve gördükleriyle, düşüncelerinin ne kadar doğru olduğunu bir bir görmüştü.
Herif mafyaydı. Yani mafya oğluydu. Hatta öyle böyle mafyalardan değil, baya baya arkası sağlam mafyalardandı. Yıldırım Korkmaz, yani Yağızın babası, ülkenin en badass mafyalarından biriydi. Kim olduğunu bilseler bile hiç kimse bir şey yapamıyordu ne ona, ne de çocuklarına.
Çocukları da onu takip ediyordu. 7 tane evladı vardı. Yememiş içmemiş resmen...
Neyse. Gelecekteki kayınbabası hakkında bu şekilde düşünmemeliydi.
Yedi çocuğun, beşi erkek, ikisi kızdı. Yağız 3 numaraydı. Kendinden büyük iki tane abisi bile vardi.
İnternette çoğunun resmini bulamamıştı ama babalarını görmek onların ne kadar tehlikeli insanlar olduğunu anlamasını sağlamıştı.
Neden Arslan her zaman tehlikeli insanlardan hoşlanıyordu?
İlk hoşlandığı kişi bir uyuşturucu bağımlısıydı. Arslan'ı da bağımlı yapmaya çalışırken, ne yapmaya çalıştığını anlayan zeki çocuk, ayrılmıştı ondan.
İkincisi üniversite zamanlarındaydı. Kadın öğretmeniydi aslında. Birden fazla eşi olduğunu öğrenince ayrılmıştı ondan. Ne kadar kibar olamaya çalışsa da, kadın sürtüğun tekiydi ve Arslan bir hastalık kapmadan ondan uzaklaştığına şükür ediyordu.
Üçüncü ise, bir kumarbaz , dördüncü ise bir hırsızdı, bir diğeri psikopat bir kişiliğe sahip bir adamdı.
Yani kısaca özetlemek gerekirse bu yaşına kadar hayatta kalmış olması mucizeydi. Aşkta şanslı olmasa da, arkadaştan yana şansı iyi olduğundan dolayı bugünlere kadar gelmişti çok şükür.
Psikopat aşığından sonra ise bırakmıştı birinden hoşlanmayı. Beş yıldır kimseyle çıkmıyordu.
Şimdi ise bir mafya oğlu eksikti hayatında.
Anne ve babası bu sefer onu öldürecekti. Arkadaşları ağzına sıçacaktı. Bu kez kesinlikle öleceğine emindi. Kurtulması imkansızdı. Ya bir kurşun ile ölecekti, ya da aşk acısından.
İki tarafı da boklu değnekti işte.
Gözünü dikmiş öylece Yağız'a bakarken, kıpırdanan ok gibi kirpikler ile tüm olumsuz düşüncelerini silip attı kafasından ve hızla ayağa kalkarak yanına gitti.
Göz kapaklarını açmaya çalışıyordu. Acı çekiyor olmalıydı ki kaşları hafif çatılmıştı.
"İyi misin?" diye fısıldadı Arslan. "Beni duya biliyor musun?".
Sütlü çikolata rengindeki gözler açılınca, Arslan gülümsedi.
Belki mutlu, belki de mutsuz sonla biterdi onların hikayesi. Bunu kimse bilemezdi..
Ama bir şeyden son derece emindi, buna kesinlikle değerdi..