Isabel sabah uykusundan usulca uyanırken dünkü anılar hızlı bir şekilde beynine hücum etti ve dün yaşananların taze anısıyla yüzünü buruşturdu. İlk defa yatağından kalkmamayı hatta bütün gün bu odadan çıkmamayı istiyordu. Tanrım! Dün yaşananlar Isabel için tam bir felaketti. Küçüklüğünden beri deliler gibi sevdiği adamın önünde rezil olmuştu. Hoş şuan Alexsander'ın onun yüzünü bile hatırladığını sanmıyordu. Isabel sıkkın bir şekilde iç çekti ve hazırlanıp odasından çıktı. *** Isabel kuyunun yanına geldiğinde Fiona'nın aceleyle kuyudan su çektiğini gördü. Isabel Fiona'yı severdi balık etli kumral saçlara sahip bir kadındı. Geçen sene evlenmişti ve bundan yaklaşık yedi ay önce ikiz bebekleri doğmuştu. Fiona hem onlara hem de bu evdeki işlerine yetişmekte güçlük çekiyordu. "Günaydın Fiona" dedi Isabel yüzünde tatlı bir tebessümle. Fiona Isabel'i görür görmez başını gökyüzüne çevirip kısa bir dua gönderdikten sonra "Ah, Isabel seni bana Tanrı gönderdi!" dedi. Isabel henüz ne olduğunu anlamadan Fiona elindeki kovayı Isabel'e uzattı ve "Çocuklar durmuyor onların karnını doyurmam lazım ama Dük banyo için sıcak su istedi, ona su taşımam gerekiyor. Acaba sen benim yerime suyu götürebilir misin?" diye sordu yüzünde yalvarırcasına bir ifade vardı. Isabel duyduğu şeyle şok oldu. Tanrım dün yaşadığı rezillikten sonra nasıl Alexsander'la yüz yüze gelirdi! Ama Fiona'yı da bu durumda bırakamazdı. Yüzündeki çaresiz ifadeyle Fiona'nın ona uzattığı kovayı aldı ve "Peki ben hallederim" dedi. Fiona ona minnetle teşekkür ettikten sonra hızla evine doğru koştu. Bulundukları bölge Londra'ya bir günlük uzaklıkta Cambridge'in kırsal bir bölgesiydi. Alexsander'ın topraklarına birçok köy bağlıydı ve bu köylerden biri de Fiona'nın bir kilometre uzaklıktaki köyüydü. Burdaki birçok kadına Alexsander kendi evinde iş sağlamıştı. Bu sayede kadınlar hem çalışabiliyor hem de evleriyle ilgilenebiliyorlardı. İşte Isabel'in Alexsander'da hayran olduğu erdemlerden biri daha! Ya da tek erdem mi demek gerekiyordu? "Her neyse" dedi Isabel içinden. Isabel gözden kaybolan Fiona'nın ardından bakarken bu düşüncelerinden sıyrıldı ve elindeki kovaya su doldurmaya başladı. *** Dakikalar sonra ısınan suyu yukarı taşıyan Isabel içinde heyecan,korku,utanç ve daha anlamlandıramadığı birçok duygunun harmanlanmasıyla oluşan kalp atışlarının sesiyle yavaşça Alexsander'ın odasının kapısını açtı. Odaya önce başını hafifçe sokup gözlerini gezdirdi. Kimsenin olmadığını görünce rahat bir nefes aldı ve odaya girdi. Onu ilk karşılayan Alexsander'ın odasına sinmiş baş döndürücü kokusu oldu. Isabel hayat bulduğu bu kokuyu derin derin içine çekti. Odayı gözleriyle iyice taradı. Her ayrıntısını beynine kazımak istiyordu. Odays girdiği zamanlarda çoğunlukla yanında birileri olduğundan odaya pek dikkat edemiyordu. Ama şimdi yanında kimse yoktu. Gözleri özgürce odayı tararken odanın her santiminde Alexsander'dan bir parça arıyordu. Sonra gözleri odanın ortasında duran gri renk satenlerle örtülmüş devasa yatağa ilişti. Yavaşça yatağa doğru ilerledi ve korkakça elini satenin üzerinde gezdirdi. Onu bu yatağa uzanıp uyurken hayal etti. Bu hayal Isabel'in karnına doğru bir ürperti gönderdi. Sonra aniden yüzü acıyla doldu. Kim bilir kaç kadınla bu yatakta beraber olmuştu. Onlara bu yatakta dokunmuştu! Isabel sanki yatak aniden bir alev topuna dönüşmüşte elini yakıyormuş gibi elini yataktan hızla çekti ve arkasında duran küveti doldurmak için döndü. Döndüğü an çıplak ve bir çelik kadar sert,kaslı bir bedene çarpan Isabel sersemleyerek geriye sendeledi. Önündeki bedenin sahibine bakmak için kafasını yukarı kaldırdığında Alexsander'la gözgöze geldi. Tanrım, bu Isabel'in hayatı boyunca onunla üçüncü gözgöze gelişiydi. Ya da dört müydü? Bir keresinde Isabel on bir yaşındayken Alexsander onu koridorda elinde bir şeyler taşırken görmüş ve göz kırpıp geçmişti. Kesinlikle bu da bir bakışma sayılırdı! *** Alexsander karşısında duran ve hiçbir hayat belirtisi göstermeyen kızın menekşe rengi gözlerine dikkatlice baktı. Bu dünkü sakar kız değil miydi? Kız hiç kımıldamayacakmış gibi duruyordu. Alexsander bir elini havaya kaldırıp şıplattı. Sesle birlikte kendine gelen Isabel hemen kafasını önüne eğerek giymiş olduğu eski püskü eteği elleriyle sıktı. Kalp atışının sesi Londra'da dahi duyulabilirdi. Alexsander karşısında duran tuhaf kıza beklentiyle bakıyordu. Tanrım tek istediği bu lanet küvetin bir an önce dolmasıydı! Alexsander kızın ne yapması gerektiğini göstermek için bir adım yana çekilerek küveti işaret etti. Isabel küveti görünce panikle küvete doğru koştu ve "Çokk-kk öö-züü-r dilerim Lordum, hemen banyonuzu hazırlıyorum" diye kekeledi. Alexsander, kız önünde dizili kovaları bir bir küvete doldururken kendini yatağa attı ve iki kolunu başının arkasında birleştirerek Isabel'e doğru baktı. Isabel kafasını kaldırıp onun kendisine baktığını görünce havaya kaldırıp küvete dökmekte olduğu kovayı yere düşürdü ve her yer sırılsıklam oldu. Isabel panikle kovayı kaldırıp yerdeki suları eteğiyle silmeye çalışırken "Çok-kk çokkk ö-zzü-r dilerim Lordum, ben hemen buraları temizlerim" dedi. Alexsander gözlerini devirerek ayağa kalktı. Tanrım bu kız gerçekten de çok sakardı! Anlaşılan bugün sıcak bir duş alamayacaktı. Tek kelime etmeden küvetin yanında duran sabunu aldı ve gölde yıkanmak için dışarı çıktı. Isabel Alexsander'ın arkasından bakarken kendisine ve sakarlığına binlerce kez lanet etti. *** Isabel'in yaptığı sakarlığın ardından iki gün geçmişti ve Alexsander iki gündür eve gelmemişti. Bu sıradışı bir şey değildi. Bazen Alexsander aylarca eve uğramazdı. İngiltere'de ve bir çok farklı ülkelerde onlarca evi vardı zaten. Ama Alexsander'ın gelmediği zamanlarda Isabel'in içine derin bir hüzün ve özlem yerleşiyordu. Aylar boyunca yolunu gözlerken uyukladığı zamanlar bile olmuştu. Bu gece de aynı şeyi yapacaktı Isabel, o gelene kadar yolunu bekleyecekti. Onu bir saniyeliğine görmek bile Isabel için büyük bir mutluluktu. Isabel yorgun bir günün sonunda neredeyse uyuklayarak pencerenin kenarına geçip Alexsander'ı beklemeye başladı. Aradan saatler geçmişti ve Isabel artık uyuklamaya başlamıştı. Evdeki herkes çoktan uykuya dalmıştı zaten. Isabel onun bu gece de gelmeyeceğini anlayınca odasına gitmek için pencere kenarından kalktı. Odasının kapısını açmak için tokmağa elini atınca aklına aniden kanının akışını hızlandıran ve tüm uykusunu kaçıran bir fikir geldi. Bu fikir Isabel gibi bir kız için oldukça cesurca olsa da Isabel içindeki arzuya karşı koyamıyordu. Sanki tüm ruhu yukarıya, Alexsander'ın odasına çekiliyordu. Ayakları yukarı kata doğru giderken Isabel bedeninin hükmünü tamamen kaybetmişti. Aklında tek bir düşünce vardı. Kısa bir süreliğine de olsa Alexsander'ın yatağına uzanıp başını onun yastığına koyup kokusunu içine çekmekti. "Sadece birkaç dakikacık" diye tekrar ediyordu kendine. Kaç gece kendi yastığına sarılıp oymuş gibi hayal edip yatmıştı. En azından şimdi bu hayal biraz daha gerçekçi hale gelecekti. Isabel'in bedeni ve ruhu bu çılgınca şeyi yapmayı deliler gibi arzuluyordu. Ona çok uzun gelen bir sürenin sonunda Alexsander'ın kapısının önünde durdu. Ellerini kapıya doğru uzattı. Ellerinin titremesini durduramıyordu. Sanki yaptığı şey çok büyük bir günahmış gibi hissediyordu. Isabel buz tutmuş ve titreyen elleriyle kapıyı açtı ve içeri girdi. *** Alexsander sarhoş bir şekilde kapının önünde durmuş kapıyı nasıl açacağını düşünüyordu. Saat oldukça ilerlemişti neredeyse şafak sökmek üzereydi. Daha sonra kendi haline güldü. Tanrım! Hiç bu kadar sarhoş olmazdı. Anlamsız bir kumar oyununa kendini neden bu kadar kaptırmıştı ki! Oyun uzadıkça Alexsander sıkılmış ve kendini içkiye vermişti. Önündeki kapıya anlamsızca bakmaya devam eden Alexsander her zaman uşakları Henry'nin kapının üst kısmındaki gizli bir bölmeye anahtar koyduğunu hatırladı. Bu hatırlama onda garip bir gülme isteği uyandırdı. Tanrım, gecenin bu saatinde bu da nereden gelmişti aklına. Çok küçükken Henry'nin oraya anahtar koyduğunu silik bir hayal gibi hatırlıyordu. Daha sonra doğru olup olmadığı öğrenmek için elini oraya attı. Eline gelen soğuk metal şey Alexsander'ın garip bir şekilde sevinmesine neden oldu. Alexsander kapıyı açtı ve eve girdi. Evin duvarlarında gece karanlığında eve loşluk veren gaz lambaları asılıydı. Dük asılı lambalardan birini aldı ve odasına çıktı. Odasına girdiğinde ise hiç beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Genç bir kız yatağının tam ortasına uzanmış, bir elini yastığın altına geçirmiş masum bir çocuk gibi uyuyordu. Uzun ve dalgalı saçları yastığa dağılmıştı ve kızın açıkta kalan bacağı gri saten örtülere tam bir tezatlık oluşturuyordu. Karşısındaki manzara Alexsander'ın nefesini kesmişti, kasıklarına doğru bir ateş onu yakmaya başladı. Yavaşça kıza doğru yürüdü. Ona dokunmak için inanılmaz bir arzu duyuyordu. Lanet olsun! Bu da neydi şimdi. Hayatı boyunca onlarca kadınla birlikte olmuştu ama hiçbir kadın onda bu kadar ani ve hızlı bir arzu uyandırmamıştı. Üstelik bu kadın onda arzu uyandırmak için kılını bile kıpırdatmamıştı, sadece masum bir şekilde kendi yatağında uyuyordu. Ah, lanet olsun evet bu yatak onundu ve bu oda da. İlk bakışta kızı görünce yanlış odaya girdiğini düşünmüştü ama şimdi odaya ve özelliklede yatağa dikkat edince burası kendi odasıydı. Peki şu an canavarın ininde yatan bu kız da kimdi?