Kafi 🌹

1016 Kelimeler
Üniversitede artık yapacak bir işi olmadığı için eve gitmeye karar veren Akın, mahallenin yıllardır tek küçük satış yeri olan Şen Baykal'ına girdi. Sahibi Raşit Edendi'yi çok severdi çünkü dünya malında gözü olamayan adamın çok babacan bir kalbi vardı. Etrafında kim düşkünse yardım ettiğini bildiği yaşlı adamdan olabildiğince çok alış veriş yapardı. Bakkal Raşit Efendi her gün besmeleyle açtığı dükkanına sağ ayağıyla girer dükkana Allah'ın selamını verdi. (Selamun Aleyküm). Derler ki evine ya da iş yerine selam vererek girersen içindeki melekler alırlar-karşılarlar selamını. Namazın içine işlediği o huzurla ve kulluk borcunu ödemenin hafifliğiyle yeni gelmiş yiyecek kolilerinin sıkı sıkıya bantlanmış şeritlerini, elindeki dükkan anahtarıyla açıp içindekileri yerleştirmeye başladı. Her paketin üzerini elindeki ıslak bezle usanmadan siliyor, ufacık dükkanını olabildiğince temiz tutuyordu. Mahalleli, bakkalı evvelden çok severdi. Zira tam üç kez veresiye defterini yakmışlığı vardı. Adamın iyi yüreğinden mi yoksa yaktığı veresiye defterlerinde mi hikmet bilinmez, mahalleli adamı yıllardır muhtar seçiyordu. Bakkal Raşit Efendi hemen üst katındaki evinin bir odasını bu yüzden muhtarlık bürosuna çevirmişti. Veresiye defterlerini neden yaktığına gelirsek, gazete okumak en büyük hobisi olan adamcağızın birinci yakışı şu yüzdendi. Okuduğu haberde üniversiteli bir gencin hamallık yapmaya bile razı olsada, iş bulamayışından kendisini, Denizli'nin çok işlek bir köprüsünden akan trafiğe atıp hayatını oracıkta kaybedişini okumasıydı. Elbette bu gencin hayatından tek nefeste vazgeçmesi asla doğru değildi. Her ne yaşarsak yaşayalım dünya nefes almaya değer bir güzel bir yerdir der. Edebi alemde kendi yaşamına son vererek yaratıcıyı kulluğundan küstürmek bakkal Raşit Efendi'ye göre asla akıl işi değildir. Yaşlı adam, canın ne kadar kıymetli olduğunu bilse de gencin bu elem dolu vesdasına içi ezildi çünkü adamın hiç çocuğu olmadı, mevlam ne eylerse o olur ya adam hiç sitem etmedi. Her şerde bir hayır saklar yaradan. Raşit Efendi haberi okuduktan sonra kendi öz oğlunu kaybetmiş gibi içi yandı ve çakmakla bir köşeden tutuşturuverdi temiz sayfaları çok az kalan veresiye defterini. Yanışını izledi, olur ya veresiye yazdıran birisi, onun yazdığı borçlar yüzünden canına kıyarsa vicdanının altında kalmaktan korkardı. İkinci yanış mı? Madende eşini göçük altında kaybeden Elvan üç evladıyla öksüz ve yetim kalıvermişti. Gözünün yaşı dinmeyen kadın birgün aceleyle bakkal dükkanın önünden koşturarak geçerken gördü adam. Kucağında ki son bebesi ateşlenmiş olsa gerek telaşı çoktu. Diğer evlatları savrulan uzun eteğinin ardından ağlayarak annelerine yetişmek için koşuşturuyordu. Ta ki veletlerden birisinin karnı çok aç olmalı ki dükkanın önündeki rafta cips paketlerine içi giderek bakarken tökezleyip düştü. Düşmesine değilde o yiyeceklere ulaşmadığından çok ağladı. Bakkalda müşteri bekleyen adam, yaşlılığın verdiği rahavetle ve dizlerinin ağrısından dolayı arkalarından koşamadığı için cipsi içli içli ağlayan çocuğa veremeredi. Olayı anlayıp çözene dek çocukcağız, uzaklaşan annesinin ardından son bir gayret koşup yetişmeye çalışırken ardına dönüp sık sık bakkal dükkanına baktı. O elem veren bakışlar, veresiye defterinin ikinci kez yanışına neden oldu. Zira en çok borç Elvan Kadın'ındı. Akşamında Elvan'nın kapısının koluna dolu dolu iki poşet cips, süt ve çikolata asması yardımının hayrını uçurmamak ve kadını utandırmamak içindi elbette. Bebelerine aldığı süt parası dağları bulmuştu. Kıyamadı bakkal adam, onlarda benim çocuğum dedi ve anında kül ediverdi defteri. Elvan'a ve çocuklarına neler olduğunu da okuyacağız elbet... Defterin üçüncü yanışı da Raşit Efendi'nin karısı Neşe tarafından oldu. Bu da başka bir hikaye ya ona da vakti saati gelince şahit oluruz. Eski yapı olduğundan alçak girişi sebebiyle Akın, huzur kokan küçük bakkal dükkanına hafifçe başını eğerek girdi. Selam verdiğinde gazete okuyan adam yaşlı adam, gülümseyerek genç adama içtenlikle öz oğlunu karşılar gibi sıcacık baktı. Akın'ın huyuna suyuna imredirdi yaşlı adam. Oturaklı gencin kendi evladı olmasını ne çok çok isterdi. Yine de böyle aklı başında bir genci tanıdığı için şükretti. Mahalleden birde Feyza'yı çok severdi bakkal efendi. Kuş yavrusu kadar olan kızın yüreğinin hep çok büyük olduğunu düşünürdü. Diğer mahalle gençlerinin ve çocuklarının aksine hiç selamsız ve halini hatrını sormadan geçmezdi. Bu iki genç dükkanın önünden geçerken illa ki hatrını sorar öz evlatları gibi ona ilgi ve şevkat gösterirlerdi. "Akın oğlum hoş geldin. Nasılsın bakalım, deli yürek?" Babacan bir şekilde Akın'ın omzuna pat pat vurdu. Mahalleli zamanında bu adamın canını çok yakardı, ardından önünden çocuğu olmadığını konuşup durarlardı. Eşi yönünden de yüzü gülmeyen adamın yalnızlık tüten gözleri Akın'ı kurşunsuz avlardı. Bu sebeple teni kırışmış ele uzanıp saygıyla öptü. Şimdi sırada bu adamın gözlerindeki mutluluğu izlemek vardı. Beklediği gibi de oldu kendine ışıl ışıl hayran bakan gözler ona biraz daha huzur verdi. Sonra yaşlı adamın gözleri hafiften nemlendi ve Akın'a sıkıca sarıldı. Boyu kısa kalan yaşlı adamcağızı, gençliğin verdiği gücüyle sıkıca sardı. Konuşulmayanlar içinde çok özel duygular vardı. "Keşke bazen benim oğlum olsaydın diyorum Akın'ım. Sonra zaten oğlum olsa yine böyle çok severdim diyorum ve seninle gurur duyuyorum evladım. Her duamda varsın, biri daha var onu sana demem. Dilerim kurban olduğum Mevlam ikinizi bir eder de benim erişemedigim mutluluğu yakalarsın oğlum." Akın yaşlı adamın duasını niyetini sorgulamadı. Kalbini çarptıran birisi olmadıkça her şey boş geliyordu ama bunu belli etmeyip ağız ucuyla amin demekle yetindi. Bakkal Raşit Efendi'nin hayır dualarıyla ve ellerindeki dolu dolu poşetlerle gördüğü esnafa selam vere vere evine doğru yürüdü Hurdacı Mehmet Abi'yle de hasbihal edip evine girdi. Annesini garip bir telaşın içinde buldu. Sürekli bir şeyler pişirme ve kurabiyelere şekil verme derdinde olan kadın, oğlunu ayak altında dolaştığı için azarladı. Akın iki elini havaya kaldırarak biraz geri çekilip annesine sıkıca sarılarak onu alnından öptü. Annesinin unlu ellerinin saçlarına yüzüne buluşması umrunda bile değildi. Sevgi ve ilgiyi beklediklerindense çok severdi. Büyük oğlunun özleminden yüzü gülmeyen kadının böyle genç kızlar misali kıkırdaması hoşuna gidiyordu. Annesi ayağındaki terliğe uzanınca kadıncağızı hızla bırakıp dengesini şaşırttı. Neyse ki annesi iki ayağının üstünde sağlamca basıp ona çemkirmeye başlamasıyla, Akın olay yerinden sıvışarak odasına sığındı. Zira acımasız bir silah olarak kullanılan anne terliği, kurşun gibi vınlayarak üzerine doğru uçuyordu. Suçlular değil ama anası oğlunu keklik gibi avlamak üzereydi. Kahkaha atarak kapattığı odasının kapısının dışına pat diye çarpıp yere düşen şey annesinin kutsal silahı olan ev terliğiydi. Üstüne başına bulaşan una gülümsedi. Odasının içinde gözlerini gezdirdi, zamanı gelecek karakoldan, evinin bu odasına geri dönmek için her gün çok can atacaktı. Unlar yere dökülmesin diye doğruca banyoya gitti. Başını iki yana sallayarak üzerindeki ceketi çıkardı. Ailesini çok seviyordu ve abisini çok ama çok özlüyordu. Duş alıp biraz uyuyup dinlenecekti. Ferit ve Ramazan Amca'yla da eve geldiklerinde mutlaka o şerefsiz hakkında konuşacaktı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE