Bir havlu meselesi
"Aletimi gördün. Beni gizlice izledin. Havlumu indirdiğimde gözlerini ayıramadın..."
Utançla gözlerimi irice açıp elimle ağzını kapattım. "Yüzbaşım nolur susun biri duyacak! Bu mahallede haber hızlı yayılır, lütfen susun!"
"Susarım ama bir şartla," dedi elimi hafifçe indirip.
"Şartınız nedir?"
"Akşam balkona çık, söyleyeceğim."
....
“Gökçe, sen de gel kızım. Şu oğlan ile bir konuşamadın gitti. Filiz teyzem gönül koyacak bak artık.“
“Anne yorgunluktan ölüyorum, ne olur sal beni. Odamdaki balkonda takılacağım bir iki saat, Filiz teyzelere selam söyle, başka zaman otururuz artık.”
Bunları söylerken bile yorgunluktan kelimelerin yarısını yuttum. Annem halime acımış olmalı ki bu seferlik beni zorlamadı.
“İyi madem hadi dinlen sen. Şu garip detoks sularından mıdır nedir onlardan da iç, salatalıklar içinde ziyan olacak.” diyip duraksadı. “Bir dahakine ama bırakmam seni haberin olsun, filiz teyzenin oğluyla az kaynaşırsınız belki.” diye diye en sonunda evden çıktı annem. Yine çöp çatanlığı tutmuştu.
Ama umurumda mıydı? Asla. Bu tempoda bir erkekle asla uğraşamazdım, asla!
Detoks suyunu es geçip kendime hızlıca soğuk kahve yaptım ve şort takımlarımdan birini giyip balkonuma geçtim. Çiçeklerini sevdikten sonra oturup önce yıldızları izledim, sonra da yıllardır boş olan karşı dairenin camlarını. Her gece o cama bakıp öyle dalar giderdim. Neden böyle oluyordu bilmiyorum ama oraya bakarken defalarca kez uyuyakaldığım da bir gerçekti....
Fakat bugün farklı bir şey oldu.
O boş sandığım odanın ışıkları yandı, kalbim bir an korkuyla tekledi. Ben daha ne olduğunu anlamazken altında havlu olan adam yatağa doğru yürümeye başladı fakat önce duraksadı, kaşlarını çattı sonra da ani bir hamleyle havluyu çıkarıp yatağa fırlattı.
Korkuyla elimi ağzıma götürdüm ve ufak çaplı bir çığlık kaçtı dudaklarımdan. Camı kapalıydı, umarım duymamıştır diye dualar etmeye başladım. Allah kahretmesin, ben ne yaşıyordum şu an? Allah’ım nolur yine camı izlerken uyuyakalmışımdır da her şey bir rüyadır.
Ama yok. Rüya olması da imkansız.
Ben bu kadar büyük bir şeyi hayal edemeyecek kadar uzağım erkek şeyine.
Tövbe tövbe, ne diyorum ben şaşkınlıktan kafayı yedim. Fakat gözlerimi de kaçıramıyordum.
Kocamandı...
“Adamın şeyine bakma!” dedim kendi kendime ama kocamanlığı yüzünden şaşkınca bakıyordum. Erkeklerin penisi gerçekten bu kadar büyük müydü yoksa bu adam da mı sorun vardı?
Utançtan kıpkırmızı olurken gözlerim bir an olsun o heybetli, iri şeyden ayrılmadı. Nefesimi tuttuğumu bile yeni fark ediyordum. İri damarlar, büyük öne doğru devrilen şişkinlik... Kahretsin, bakmamam gerekiyordu. Çok ayıptı!
Gözlerimi kapatmaya çalıştım ama nafile. Vücudum sanki benden bağımsız hareket ediyor, kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi atıyor, avuçlarım terliyor, nefesim düzensizleşiyordu.
Utançtan yerin dibine girecektim ama o manzaradan da kopamıyordum. Adam odanın içinde gayet rahat hareket ediyordu bir eliyle saçlarını karıştırıp diğer eliyle telefonuna baktı. O an fark ettim ki gözlerim hâlâ izinsizce onu süzüyor. “Kapat şunu, kapat!” diye fısıldadım kendime ama ellerim korkudan kilitlenmişti sanki.
Derken adam aniden başını kaldırdı ve tam da benim balkonuma baktı. Donup kaldım. Nefesim boğazımda düğümlendi. “Görmedi, göremez, balkon karanlık, ben gölgedeyim...” diye geçirdim içimden. Ama içimdeki o kötü his gitgide büyüyordu. Göz göze gelmiş miydik? Hayır, olamazdı. Mesafe vardı aramızda. Yine de bir an için gözlerinin içi parlıyormuş gibi geldi bana. Sonra adam kafasını yana eğip biraz bekledi ve ardından pijama altını giyip yatağına uzandı, telefonunu yüzünün üstüne koydu ve derin bir nefes aldı.
Ben ise balkonda taş kesilmiş, elim ağzımda, kıpırtısız bekliyordum. Kaç dakika geçti bilmiyorum. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Ayıp bir şeye tanık olmuştum, üstelik bunu izlediğimi fark etmiş olma ihtimali beni daha da huzursuz ediyordu.
“Neden hâlâ bakıyorum?” diye sordum kendime. Çünkü gerçekten de gözlerim bir türlü o pencereden ayrılmıyordu. Şimdi adam sırtüstü yatmış, tavana bakıyordu. Göğsü inip kalkıyordu. O geniş omuzlar, kol kasları... Allah’ım, başlıyordum yine.
Hemen kalkıp içeri girdim. Mutfağa koştum, yüzüme bir avuç su çarptım. Aynadaki yansımamla göz göze geldim. Yanaklarım al al olmuş, gözlerim kocaman açılmış, dudaklarım kurumuştu. “Kendine gel, kendine gel,” diye tekrarladım. Soğuk su işe yaramıştı sanki. Derin bir nefes alıp kendime çeki düzen verdim. Sabah yaptığım detoks suyuna yöneldim bu kez.
“Şu saçmalığı içip sakinleşeyim bari,” dedim. Ama elimde bardak, aklım hâlâ karşı dairedeydi. O görüntü zihnimden silinmiyordu.
Bardağı bıraktım ve salonun karanlık köşesinden, perdenin arkasından bir kez daha baktım. Kendi kendime kızıyordum ama yine bakıyordum. Adam hâlâ yatağındaydı, gözleri kapalıydı galiba.
Kimdi bu adam? Mahallemizde böyle biri yoktu. Herkesi iyi tanırdım.
Yüz hatları uzaktan bile seçiliyordu keskin bir çene, düzgün bir burun, geniş alın... “Balkonda oturup yıldız izleyecektim ben,” diye söylendim. Şimdi ise komşu dikizliyordum.
Uyumak için odama geçtim ama gözlerimi her kapattığımda o ân canlanıyordu. Sanki beynim o görüntüyü mühürlemişti. Utanç, merak, şaşkınlık, hepsi iç içe geçmişti. “Yarın da görecek miyim? Peki ya o beni gördüyse? Ya yarın balkona çıkıp bakarsa?” diye düşünmeden edemedim. Tırnaklarımı yemeye başlarken aniden telefonuma düşen bildirim sesiyle irkildim ve parlayan telefonun ekranına baktım.
Korka korka telefonu elime aldım, ya biri onu izlediğimi fark edip beni rezil etme peşine girdiyse? Mahalle grubunda anında fotoğrafladım yayılırdı! Odam ters tarafta kalsa da içime bir korku düşmedi desem yalan olur.
Fakat düşündüğümden daha beter bir şey oldu.
Gelen mesaj yabancı bir numaraya aitti ve şöyle yazıyordu:
“Gördüklerin hoşuna gitti mi? Epey ilgini çekti sanırım.”