Bölüm 2

1573 Kelimeler
Yaşlı kadın aniden işaret parmağını dudaklarına götürdü. Yüzündeki ifade sertleşmişti. “Sadece dinle.” Odaya yine o ağır sessizlik yayıldı. Selma dişlerini sıktı. İçinde kabaran korku ve endişeyi bastırmak zorundaydı. Kadın, onun biraz sakinleştiğinden emin olunca konuşmasına devam etti. “Kocanın hayatına yıllar önce seninle evliyken başka bir kadın girmiş, hanımefendi. Bunu zaten sen de biliyorsun. Ama bilmediğin bir şey var.” Selma’nın boğazı düğümlendi. Üzerini kat kat toprakla örtmeye çalıştığı o geçmiş, bir anda mezarından çıkarılmış gibiydi. Yıllar önce kabuk bağlamış yarası yeniden kanamaya başlamıştı. Bir an, o karanlık günlere geri döndü, ihaneti öğrendiği, geceler boyu uyuyamadığı, aynaya bakarken kendini tanıyamadığı zamanlara… Zor da olsa ana geri dönerek kendini toparlayıp kadının söylediklerine odaklandı. “O zavallı kadın,” dedi yaşlı kadın, “Şu sıralar oldukça hasta. Bana kalırsa az bir zamanı kalmış.” Selma’nın zihninde bir yüz belirdi. Yuvasını yıkmaya çalışan o kadının yüzü… Onu unutmak için hafızasını silmeleri gerekirdi. Onun Ölecek olması… Bu düşünceyle dudaklarının kenarında istemsiz, silik bir tebessüm belirdi. İşte bu güzel bir haberdi. “Bilgin olsun hanımefendi,” diye devam etti yaşlı kadın, “o zavallı senin kocandan bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Yani kocanın bir kızı daha var.” Selma’nın nefesi kesildi. Elini refleksle ağzına götürdü. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Aklı almıyordu. O yüzleşmeden sonra onun kocasından ayrıldığını biliyordu. Belki de ayrılırken hamile olduğunu bilmiyordu. Zihni alt üst olmuş karmakarışıktı. “Bu… bu nasıl olur?” dedi titreyerek. “Peki kocamın bu çocuktan haberi var mı?” “Bildiğini sanmıyorum.” Yaşlı kadın fincana aynı ciddiyetle tekrar baktı. “Asıl mesele şu ki, o kızla bir gün yollarınız kesişecek ve bu kız senden bile kötü biri. Yani anlayacağın dilden seninle konuşacak.” Selma daha fazla dayanamadı. Sesini yükselterek araya girdi. “Bütün bunlar tam bir saçmalık. Neden bana bunları anlatıyorsun? Bana ne el alemin çocuğundan! Sen bana kendi kızımdan bahset!” Sesinin bu kadar yükseldiğinin farkında bile değildi zaten umurunda da değildi doğrusu. Yaşlı kadın başını iki yana salladı. Bir süre fincanın içinde dolaştırdı bakışlarını. Sonra gözlerini kısıp Selma’ya acıyarak baktı. Bu bakış, Selma’yı olduğu yere çivilemişti. “Sana ne desem bilemiyorum,” dedi ağır ağır. “Belli ki içinde merhametten, güzellikten, en önemlisi de iyilikten eser kalmamış. Kalbin, bu fincanın içi gibi… Karanlık ve kötülükle dolu.” Selma’nın göğsü sıkıştı. “Yıllar önce sözde kurtardığını sandığın yuvanı,” diye devam etti kadın, “çok yakında kendi ellerinle yıkacaksın. Seni büyük üzüntüler bekliyor, hanımefendi. Gerçi sen yine bildiğini okuyacaksın ama sana küçük bir tavsiyem var.” Bir an durdu. “Kızının geleceğini düşünüyorsan, onu engellemeye kalkma. Bırak, kendi seçtiği hayatı yaşasın. Bırak gençler mutlu olsunlar.” Selma’nın başı dönüyordu. Kadının söylediklerinden tek kelime bile anlamıyordu. Kalbi göğüs kafesini zorlayacak kadar hızlı atıyordu. “Ne demek engelleme o benim için ne kadar değerli biliyor musun? Onun kendini ateşe atmasına bile bile seyirci mi kalayım? Bu asla olmayacak. Benim narin çiçeğim çok daha güzel bir hayatı hak ediyor.” Yaşlı kadın yine parmağını dudaklarına götürdü. Selma susmak zorunda kalınca kuruyan dudaklarını yalayıp, yerinde huzursuzca kıpırdandı. İçinden kadını yakasından tutup sarsma isteği kabarıyor, şu an hayatının en zor anlarından birini yaşadığını hissediyordu. “Evinizin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor, hanımefendi,” dedi kadın. “Bu da ölüm demektir. Çok uzak olmayan bir zamanda sevdiğin birini kaybedebilirsin.” Selma’nın nefesi kesildi. Elini kalbinin üzerine bastırdı. Sanki kalbi yerinden sökülüyordu. Acı göğsünde yankılanırken yaşlı kadın, hiçbir şey olmamış gibi devam etti. “Bir de bebek görüyorum,” dedi. “İstemediğin o bebek… Sana yaşam kaynağı olabilir. Sana bütün acılarını unutturabilir.” Kısa bir an durdu. “Evinizi şenlendirip mutluluk getirebilir.” Selma başının döndüğünü hissetti. Düşüp bayılacak gibiydi. Başını iki elinin arasına aldı, şakaklarını ovaladı. Ne ölümü? Ne bebeği? Güzel şeyler duymayı beklerken bütün bunlar kabus gibiydi. “Neler saçmalıyorsun sen!” diye haykırdı. Ama yaşlı kadın onu duymuyormuş gibi konuşmayı sürdürdü. “İmtihan dünyası burası, hanımefendi. Herkes bir şekilde sınanıyor. Sizin imtihanınız da bu. Mahvettiğiniz bir hayatın bedelini ödeyeceksiniz. Hiçbir ah karşılıksız kalmaz.” Selma’nın dünyası başına yıkılıyordu. “Sizin için Allah’tan sabır ve bağışlanma diliyorum,” dedi kadın. “Ama tavsiyem, kibrinizden ve kötü huylarınızdan vazgeçmeniz. Bunu kızınızın iyiliği ve evliliğinizin geleceği için yapmalısınız.” Bir anda Selma’nın aklı başından gitti. Hızla ayağa fırladı, odanın içinde dolaşmaya başladı. Köşeye sıkışmış bir fare gibi hissediyordu. “Daha fazlasını, duymak istediklerimi söyle bana!” diye bağırarak kadının yakasına yapıştı. “O lanet fincanda başka ne görüyorsun?” Yaşlı kadın en ufak bir korku belirtisi göstermeden ona baktı. Bu sakinlik, Selma’nın zaten yıpranmış sinirlerini tamamen kopardı. “Biliyorum o adam yüzünden olacak bütün bunlar.” dedi Selma. Sesi titriyordu. “Evimize aldığımız o uğursuz… kızıma zarar mı verecek? Söyle bana, zarar verecek değil mi?” Gözyaşları yanaklarından süzülürken kelimeler ağzından dökülüyor, sesi yer yer hıçkırıklara karışıyordu. Yaşlı kadın ona uzun uzun baktı. Bu bakışta ne öfke vardı ne de merhamet, daha çok, çok önceden verilmiş bir hükmün ağırlığı hissediliyordu. Bir süre sessiz kaldı. Ardından büyük bir isteksizlikle, başını iki yana sallayarak konuştu. “Hayır, hanımefendi. Bunların hiçbiri onun yüzünden olmayacak.” Selma nefesini tuttu. “Kendi gururunuz ve kibriniz yüzünden yaşayacaksınız bunları,” diye devam etti kadın. “Uğursuz dediğiniz o kişi, sandığınızın aksine temiz bir kalbe sahip, iyi niyetli bir adam. Kızınıza zarar verecek olan da o değil.” Bir an durdu, bakışlarını Selma’nın gözlerine sabitledi. “Kızınıza zarar verecek olan tek kişi sizsiniz. Sadece siz...” Bu sözler Selma’nın kulaklarında bir tokat gibi patladı. “Saçmalık!” diye bağırdı. “Hepsini uyduruyorsun!” Evet, bu apaçık bir saçmalıktı. Buraya hakaret işitmek, suçlanmak ya da bir yabancı tarafından yargılanmak için gelmemişti. Kendine bunu yediremiyordu. “Buraya kendi isteğinizle geldiniz,” dedi yaşlı kadın sakince. “Evet,” dedi Selma acı bir gülümsemeyle. “Aptallık bende.” Titreyen elleriyle çantasını açtı. İçinden aceleyle para çıkardı. Koltuğun üzerine neredeyse fırlatırcasına bıraktı. Daha fazla dayanamazdı. Bu evde bir dakika daha kalırsa aklını yitireceğini hissediyordu. Kapıya yöneldi, geriye dönüp bakmadan dışarı çıktı. Gözyaşları içinde koşar adım arabasına bindiğinde kalbi hala kontrolsüz bir hızla çarpıyordu. Sakinleşmesini beklemeden elleri ayakları titreyerek kontağı çevirdi ve hızla oradan uzaklaştı. Yol boyunca yaşlı kadının söyledikleri kulaklarında yankılanıp durdu. Ne kadar unutmak istese de o kelimeler zihnine kazınmıştı bir kere. Düşünmemeye çalıştı. Radyoyu açtı, rastgele bir şarkı bulup sesini yükseltti. Ama nafile… Hiçbir melodi, içinde kopan uğultuyu bastıramıyordu. Çok sarsılmıştı. Ayhan’ın bir kızı daha olduğu gerçeğini henüz sindirememişken, üstüne ölümden ve bir bebekten bahsedilmesi zihnini tamamen altüst etmişti. Duydukları, mantığıyla açıklayamayacağı kadar ağır geliyordu. “Allah’ım… Aklımı kaçıracağım ben…” Sesi arabanın içinde yankılanırken elleri direksiyonun üzerinde daha da sıkı kenetlendi. Yaşlı kadının o ince, cırtlak sesini hala kulağının dibindeymiş gibi hissediyordu. Bazı sırlar mezara girmezdi… Eninde sonunda tüm gerçekler ortaya çıkar. Selma başını iki yana salladı. “Yeter… dayanamıyorum yeter…” Tam o sırada gökyüzü aniden karardı. Birkaç dakika önce İstanbul semalarında parlayan güneş, gri bulutların ardına saklandı. Hüzne bürünen gökyüzü, ılık bir rüzgar eşliğinde gözyaşlarını boşaltmaya başladı. Yağmur damlaları ön cama hızla vururken Selma’nın içindeki karmaşa da sanki yeryüzüne taşıyordu. Silecekler telaşla çalışıyor ama görüşünü netleştirmeye yetmiyordu. Tıpkı zihni gibi… Her şey bulanıktı. Neyse ki eve vardığında yağmur dinmiş, yerini yeniden utangaç bir güneşe bırakmıştı. Arabadan indiğinde üstü ıslanmamıştı belki ama ruhu sırılsıklamdı. Kapıyı sessizce açıp kimseye görünmeden hızla odasına çıktı. Başının içi zonkluyor, midesi düğüm düğüm oluyordu. Nefes almak bile zor gelmeye başlamıştı. Kendini yatağa bıraktığı gibi yorganı üzerine çekti. Bedeni hafif hafif titriyordu. Tek istediği uyumaktı ve her şeyi unutmak… Bugün duyduğu her şeyi, yaşadığı her anı zihninden söküp atmak… Gözlerini sımsıkı kapattı. Neden gitmiştim ki oraya? Ne umuyordum? Nasıl Sevim’in söylediklerine bu kadar kolay inandım? Ama tüm bunlara rağmen içini kemiren o korkunç ihtimalden kaçamıyordu. Ya kadın doğru söylüyorsa? İşte onu asıl korkutan şey buydu. Çünkü kalbinin en derin yerinde, anlam veremediği karanlık bir his büyümeye başlamıştı. İçine çöken bu huzursuzluk, yaklaşan bir felaketin sessiz habercisi gibiydi. Dikkatli olmalıydı. Hem de çok dikkatli… Her an tetikte olmalıydı, kocası Ayhan’ın yıllardır öz evladı gibi sevip büyüttüğü Selim’e karşı. Ailesine zarar gelmesine asla izin vermezdi. Hele de biricik kızı Elifi'ne. Hayır. Bundan sonra gözünü onun üzerinden bir an bile ayırmayacaktı. Çünkü içinde büyüyen o karanlık düşünceden kurtulamıyordu. Bütün bunların başlangıcı oydu o çocuk uğursuzdu. Selim’in bu eve gelişiyle birlikte her şey değişmişti. Evlerinin huzuru… Ayhan’ın sessizlikleri… Ve şimdi ortaya çıkan bu sırlar… Selma’nın kalbi yeniden sıkıştı. Ya gerçekten Selim’in gelişi geçmişten gelen bir felaketi de beraberinde getirdiyse? Bu düşünceyle ürperdi. Dışarıda yeniden yükselen rüzgar pencereye hafifçe vururken odanın içi karanlığa gömülmeye başladı. Gerçekle kabus arasındaki çizgi yavaş yavaş silinirken kadının zihni de onu dipsiz bir boşluğa çekiyordu. Ve Selma, içinde korku, şüphe ve yaklaşan bir sırrın gölgesiyle huzursuz bir karanlığa doğru sürüklendi. SELİM YILDIRIM Saatin alarmı çalmaya başladığında, gözlerimi açmak için verdiğim mücadele neredeyse bir meydan muharebesini andırıyordu. Göz kapaklarım ağırdı sanki bilinçli bir şekilde bana itaat etmeyi reddediyorlardı. Yarı uykulu halde elimi başucumdaki komodine doğru uzattım. Kulak tırmalayan o inatçı sesin kaynağını bulmak için parmaklarım yüzeyi yokladı. Neyse ki ilk hamlede alarm düğmesine dokunabildim ve sesi susturdum. Bir anlığına… Sadece birkaç saniyeliğine bile olsa… Sessizliğin ve huzurun tadını çıkardım. Buna fazlasıyla ihtiyacım vardı. Çünkü son yirmi dört saat içinde yaşadıklarım, ucuz bir aksiyon filmini aratmayacak cinstendi. Patlayan bombaların yankısı, kulaklarımda çınlayan silah sesleri hala hafızamda taptazeydi. O görüntüler zihnimin en karanlık raflarında değil, en ön sırasında duruyordu. Tek gözümü aralayarak saate baktım. Yedi otuz dört. “Harika…” diye mırıldandım. Bir an önce kalkmalı, duş almalı ve üzerimdeki bu rehaveti söküp atmalıydım. İş beni bekliyordu. Pazartesi sabahları affetmezdi özellikle de benim gibi iki hayatı aynı bedende taşıyan biri için.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE