Bölüm 3

2138 Kelimeler
Sonunda gözlerimi tamamen açtım. Ellerimi başımın altına koyup sırtüstü uzandım. Bakışlarım her zamanki gibi tavana takıldı. Bu, benim için yıllardır değişmeyen bir ritüeldi. Her sabah... Her gece... Kimi için sıradan, bembeyaz ve kusursuz bir tavandı sadece. Ama benim için değildi. Ben o tavana bir ömür işlemiştim. İlmek ilmek... Nakış nakış... Çocukluğumu, gençliğimi, kaybettiklerimi ve asla geri gelmeyecek olanları... Yetimhane koridorlarının keskin kokusu hala bazı geceler burnuma gelirdi. Uzun koridorlarda yankılanan ayak sesleri, kimsenin gelip almayacağını bile bile kapıya çevrilen umut dolu bakışlar, aidiyet hissini ilk kez kaybettiğim gün... Hepsi oradaydı. Kimsenin göremediği görünmez çizgiler halinde tavana işlenmişti. Ve o hikayeyi yalnızca ben okuyabiliyordum. Derin bir nefes aldım. En son ne zaman deliksiz uyuduğumu hatırlamıyordum. Belki aylar... Belki yıllar olmuştu. Uykusuzluk artık bir sorun olmaktan çıkmış, karakterimin bir parçası haline gelmişti. Bedenim yorgundu. Ruhum ise çok daha yorgun. Başımı hafifçe sağa çevirdim. Bir anlığına birkaç gün önce kaldığımız mağara gözümün önüne geldi. Nem kokan taş duvarlar... Karanlık... Üzerimize yağan mermilerin kulakları sağır eden sesi... Ölümün nefesini ensende hissetmek insana çok şey öğretiyordu. Belki de bu yüzden şu an içinde bulunduğum oda bana gerçek dışıymış gibi geliyordu. Yumuşak yatak. Temiz çarşaflar. Sessiz sakin ortam…. Bir insan bu hayatta daha ne isteyebilirdi ki? Ama garip olan şuydu... Bazen kendimi burada değil de demir bir ranzada ya da toprak zeminde daha rahat hissediyordum. Belki alışkanlıktı. Belki de gördüğüm onca ölümden sonra bu konforu kendime yakıştıramıyordum. Düşüncelerimi dağıtmak için gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Bugün Pazartesiydi. Yoğun bir gün beni bekliyordu. Bir an önce toparlanmalıydım. Çünkü ben yalnızca devlet adına çalışan gizli bir asker değildim. Aynı zamanda yüzlerce kişinin sorumluluğunu taşıyan bir iş adamıydım. Yataktan kalktığım anda başımın içinde şiddetli bir ağrı patladı. Bir an dengemi kaybedecek gibi oldum. Dişlerimi sıkarak banyoya yöneldim. Silah kabzasının kafatasıma indiği anı istemsizce hatırladım. Köstebek... Aylardır peşinde olduğumuz adam. Bir anlık dikkatsizliğim pahalıya mal olmuştu. Önce başıma aldığım darbe... Sonra tekmeler... Sonra da omzumu sıyırıp geçen kurşun. Aynada yüzüme bakarken dudaklarımın kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. Yine ölmemiştim. Bu bile başlı başına bir başarı sayılırdı. Duşun altında dakikalarca kaldım. Sıcak su kaslarımdaki gerginliği çözmeye çalışırken zihnim yine istemediğim yere gitti. Elif... Gözlerimi kapatıp açtım ama onun o güzel yüzü hala oradaydı. Son günlerde ne kadar kaçmaya çalışsam da düşüncelerimin sonu hep ona çıkıyordu. Kurşunlardan kaçmak kolaydı. Düşmanlardan kaçmak da. Ama sevdiğin insandan... Bir çift güzel gözden... Bir hatıradan kaçmak mümkün değildi. Duştan çıkıp gardırobun önünde durdum. Lacivert takım elbise, beyaz gömlek, koyu renk kravat. Dakikalar sonra aynanın karşısında bambaşka bir adam duruyordu. Oysa birkaç gün önce üzerimde kamuflaj, ayağımda postallar vardı. Parmağım tetiğin üzerindeydi. Şimdi ise şirket toplantılarına katılan, yatırım planları yapan ciddi bir iş adamıydım. Bazen bu iki hayatın aynı bedende nasıl var olabildiğini ben bile anlayamıyordum. Vatan söz konusu olduğunda gözümü kırpmadan ateşin içine yürürdüm. Ama normal hayatımda sessiz, sakin ve hatta fazla kontrollü biri sayılırdım. Elim istemsizce kravatıma gitti. Parmaklarım kumaşa dokunduğu anda içimde ince bir sızı dolaştı. Çünkü o kravatı Elif seçmişti. "Hem güçlü hem de yakışıklı gösteriyor seni." Demişti o gün. O anki gülümsemesi zihnimde canlandı, gözleri nasılda ışıl ışıldı. Hızla kravatımı düzeltirken bazı anıların fazla tehlikeli olduğunu düşündüm. Hatta kurşunlardan bile tehlikeli... Derin bir nefes alıp odadan çıktım az sonra bu sakinliğe ihtiyacım olacaktı.. Merdivenlerden aşağı inerken kahvaltı salonundan gelen sesler kulağıma ulaştı. Masanın etrafında herkes toplanmıştı. Gündelik sohbetler sürüyor, kahkahalar yükseliyordu. Ben ise kendimi o manzaranın her zaman ki gibi dışında hissediyordum. Yüzüme alışılmış gülümsememi yerleştirdim odaya girerken. Kimse içimdeki savaşı görmemeliydi. "Herkese günaydın," dedim. Tam o sırada gözlerim istemsizce masanın diğer ucuna kaydı. Ve kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Elif ile göz göze geldik. “Günaydın.” Dedi en sevimli haliyle. Sabah mahmurluğuna rağmen yüzündeki o içten ifade insanın içini ısıtmaya yetiyordu. Bugünde yine çok güzeldi, düşüncelerimin ona akmaya başladığını fark edince gözlerimi kaçırdım. Ayhan Yıldırım (yani benim için gerçek anlamda “baba” olmayı başaran, “babam” dediğim tek adam) her zamanki sıcaklığıyla gülümseyip karşılık verdi. Selma Hanım (O benim için sadece Selma hanımdı) her zamanki gibi isteksizce başını sallamakla yetindi yine huysuzluğu üzerindeydi. Buna alışkındım, ne de olsa çocukluğumdan beri onun bu soğuk ilgisiz tavırlarıyla yaşamayı öğrenmiştim. İnsan zamanla bazı şeyleri kabulleniyordu. Canını acıtsa bile… Masaya oturduğumda burnuma yayılan taze çayın ve yeni pişmiş ekmeğin kokusu normalde iştahımı açardı. Ama bugün midemde taş varmış gibi hissediyordum. Aç olmama rağmen hiçbir şey yemek istemiyordum. Yine de belli etmedim. Çünkü babamın bu konudaki hassasiyetini biliyordum. Sofrada herkesin bir arada olmasına önem verirdi. Ona göre aile, en çok aynı masanın etrafında otururken aile oluyordu. “İnsan gün içinde ayrı yerlere dağılıp gidiyor,” derdi hep. “Ama aynı sofraya oturabiliyorsak hala bir aileyiz demektir.” Bu yüzden önümdeki tabağa uzanıp birkaç lokma yemeğe çalıştım. Ayhan Yıldırım… Altmış yaşını çoktan geride bırakmıştı ama hala bulunduğu ortama ağırlığını koyan adamlardandı. Sert bakışlarının altında garip bir güven hissi vardı. Yıllarca kurduğu demir çelik imparatorluğunu kısa süre önce bana devretmiş, emekliliğin sessiz huzuruna çekilmişti. İnsanlar ondan korkar ve çekinirdi. Ben ise ona minnet duyuyordum. Çünkü o, çöpe atılmış bir hayatı yerden kaldırıp yeniden şekillendirmişti. Bana her fırsatta, “Sen çok zeki bir adamsın, zekan ve cesur fikirlerinle bu şirketi benden daha ileri taşıyacaksın oğlum,” derdi. Oğlum… Bu kelimeyi her duyduğumda içimde aynı sızı oluşuyordu. Çünkü ben kendimi o kelimeye ait hissedemiyordum. Ben… Yetimhanenin rutubet kokan duvarları arasında büyümüş, ismini bile kimsenin merak etmediği kimsesiz bir çocuktum sadece. “Hafta sonu nerelerdeydin kaçak?” Elif’in sesi düşüncelerimin ağır perdesini araladı. Bir an için nerede olduğumu, kimlerle aynı masayı paylaştığımı unutur gibi oldum. Bakışlarımı istemsizce ona çevirdim. Ve her zamanki gibi birkaç saniyeliğine nefes almayı unuttum. Kızılın sıcak tonlarını taşıyan saçlarını ensesinde gelişigüzel toplaması ona ayrı bir güzellik katıyordu. Oval yüzü, ince burnu ve merakla ışıldayan deniz mavisi gözleri… İnsanın içine işleyen bir bakışı vardı. Üzerindeki sade yeşil bluz, porselen beyazlığındaki teniyle kusursuz bir uyum içindeydi. Elif gösterişli değildi. Ama insan gözünü ondan alamıyordu. Belki de en tehlikeli yanı buydu. Farkında olmadan insanın aklını karıştırıyordu. “Şehir dışındaydım,” dedim sakin görünmeye çalışarak. Sesimin normal çıkması için büyük çaba harcadım. Çünkü ona biraz daha bakarsam içimde sakladığım her şey yüzüme yansıyacakmış gibi hissediyordum. Hızla gözlerimi tabağıma indirdim. Çatalı elime alıp omletten küçük bir parça kestim. Gerçekten yiyormuş gibi yaptım sadece. Oysa iştahım çoktan beni terk etmişti. Elif bakışlarını üzerimden çekmedi. “İlginç…” dedi hafifçe gözlerini kısarak. “Telefonlarıma neden cevap vermedin?” Kalbim istemsizce gerildi. Tam o sırada Selma Hanım’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Soğuk… Şüpheli… Ve sanki benden korkuyormuş gibi. Başımı kaldırdığımda göz göze geldik. Kadın saniyesinde gözlerini kaçırdı. Ama o küçücük anda bile içime açıklayamadığım bir huzursuzluk çöküp yerleşti. “Yoğundum işlerim vardı Elif” dedim kısa ve kontrollü bir ses tonuyla. “İşlerini hallederken keşke biraz da uyusaydın. Berbat görünüyorsun.” Selma Hanım’ın keskin ve acımasız yorumu sofranın üzerine soğuk bir gölge gibi düştü. Havanın bir anda ağırlaştığını hissettim. Tam bir şey söyleyecekken, beklediğim gibi babam devreye girdi. Her zaman olduğu gibi ortamı yumuşatıcı, toparlayıcı, koruyucuydu. “Hasta falan değilsin ya oğlum?” Sesindeki samimi endişe içimi sızlattı. Masadaki diğer bakışların da bana yönelmesiyle omuzlarım gerildi. Bu ilgi, bu merak… Hepsi bana ağır geliyordu. “Gayet iyiyim baba,” dedim hızlıca. “Sadece bu aralar biraz uyumakta zorlanıyorum, o kadar.” Kestirip atmak istiyordum. Gerçeği bilmelerini isteyeceğim son insanlardı. Hayatımın karanlık tarafı bu masaya ait değildi. Her zaman ki gibi Elif dayanamadı, hemen araya girdi. “Bence bir doktora görünsen iyi olur. Uykusuzluk hafife alınacak bir şey değil.” Sesindeki içtenliği inkar edemezdim. Gözlerinde beliren o tanıdık endişe, yıllardır bana yönelttiği saf bir kardeş hassasiyetiydi. En azından herkesin sandığı buydu. “Gerek yok Elif,” dedim gözlerimi kaçırarak. “Ben gayet iyiyim. Stres ve yorgunluktan kaynaklı geçici bir şey, büyütülecek bir şey değil.” Yalan söylemekten hiç hoşlanmazdım ama bazen susmak da bir çeşit yalandı. Ve ben bu hayatta çoğu yerde susmayı seçmiştim. Babam düşünceli bir ifadeyle bana baktı. “Fabrikanın bütün yükü senin omuzlarında. Çok çalışıyorsun oğlum. İstersen bir süre tatile çık. Belki iyi gelir, kafanı toparlarsın.” İstemsizce iç geçirdim: Bu adam bu kadar iyi olmak zorunda mıydı? Her zaman üzerime titriyor, beni öz evladı olan Elif’ten asla ayırmıyordu. Hatta zaman zaman onu bile gölgede bıraktığımı düşünmeden edemiyordum. “Gerek yok baba,” dedim minnetle. “Zaten takviyeler almaya başladım birkaç güne düzelirim.” Tam o sırada Elif’in sesi, sofraya güneş gibi yayıldı. “Ne dersiniz, ailece bir tatil planı yapsak mı?” dedi neşeyle. “Bence hepimize çok iyi gelecek.” Deniz mavisi gözlerini babasına çevirdi. “Ne dersin babacığım?” O an, bu iki günde onun sesini ne kadar özlediğimi fark ettim. Sanki bir yanım eksikti, kalbim soğuktu onsuz. Babam cevap vermeye hazırlanırken Selma Hanım söze girdi. “Selim zaten hafta sonu ortalarda yoktu Elifçiğim. Tatil yerine fabrikanın işleriyle ilgilenmesi bence daha mantıklı olur.” Sözleri bana değil, Elif’e dokunmuştu. Elif dudaklarını büzüp kaşlarını çattı. Çocukluğumuzdan beri hoşlanmadığı her şeye aynı tepkiyi verirdi. Ne kadar sevimli göründüğünün farkında bile olmadan… Kızının bu haline dayanamayan Selma Hanım hemen yumuşadı. “İstersen anne-kız bir tatil planı yapalım seninle prensesim.” Elif’in yüz ifadesinden bunun istediği şey olmadığı belliydi. “Ben hep birlikte olalım istiyorum” dedi kararlı bir sesle. Selma Hanım daha fazla üstelemedi, kızının inatçılığını çok iyi bildiği için. Elif’in on dokuzuna basmasına iki ay kalmıştı. Hayat dolu, neşeli, capcanlı bir kızdı. Açık kızıl saçlarını annesinden, deniz mavisi gözlerini babasından almıştı. Orta boylu, ince yapılı, narin bir bedene sahipti. Masum ve saf güzelliği, istemese bile erkeklerin dikkatini üzerine çekiyordu. Etrafında pervane olan onca delikanlıya rağmen bugüne kadar hiç bir erkek arkadaşı olmamıştı. Ya da varsa bile bizden çok iyi saklıyordu. Ama ben yok olduğuna yemin edebilirdim. Moda tasarım okuyordu, hafta sonlarını ise tiyatro kursunda geçiriyordu. Bunlar onun hayatına yön veren, vazgeçmeye niyeti olmadığı iki büyük hayaldi. Babasının tüm ısrarlarına rağmen kendi yolunu seçmiş, başkasının isteğini değil, kendi düşlerini yaşamayı tercih etmişti. Ayhan Bey de Selma Hanım da biricik kızlarının üzerine titriyor, söylediği hiçbir şeyi geri çevirmiyorlardı. Bu yüzden Elif biraz nazlı, biraz şımarık büyümüştü belki ama bu hali yalnızca anne ve babasına karşıydı. Dışarıda bambaşka bir Elif vardı, sevilen, saygı duyulan, takdir edilen… Alçakgönüllü, yardımsever ve hoşgörülüydü. İnsanların kalbine dokunmayı bilen nadir insanlardandı. Benim gözümde ise o, kusursuzdu. Hatasız, pürüzsüz, fazlasıyla saf… Bir melekti adeta. Ve belki de en büyük tehlike tam olarak buydu. “Bugün ne yapmayı düşünüyorsun güzel kızım?” diye sordu Selma Hanım, sohbetin yönünü ustaca değiştirerek. Onun zekasını ve sezgisel farkındalığını her zaman takdir etmişimdir. “Okuldan sonra Kübra’yla sözleştik. Onlara gideceğim… Kız kıza takılacağız biraz.” İsteksiz bir tını vardı sesinde, gözümden kaçmadı. Sanki başka bir şey söylemek istiyor ama vazgeçiyordu. Bu kısa boşluğu fırsat bilerek ayağa kalktım. “İzninizle benim çıkmam gerekiyor. Size afiyet olsun.” Tam adımımı atmıştım ki arkamdan sandalye sesi geldi. İçimden sessiz bir dua yükseldi: Allah’ım, ne olur düşündüğüm şeyi yapmasın. “Bekle Selim, seninle geliyorum. Beni okula bırakırsın.” Derin bir nefes aldım. “Emriniz olur küçük hanım,” diye mırıldandım huysuzca. Yüzünde beliren o sevimli gülümseme, içimde bir şeyleri yerinden kopardı. “Ah pardon sihirli kelimeyi söylemeyi unuttum. Lütfeeeen…” dedi, ‘e’ harfini uzatarak. Bu, onun en dayanılmaz hallerinden biriydi. En savunmasız anımda kullandığı gizli silahıydı. Cevabım netti. “Hayır. Benim acelem var seninle uğraşamam Elif.” Sadece ondan uzak durma kararımı uygulamaya çalışıyordum. Elif’i ne kadar az görürsem, onunla ne kadar az konuşursam benim için o kadar iyi olacaktı. Ya da ben kendimi böyle kandırıyordum bundan emin değilim. Gözlerini irice açtı, bakışlarıyla üzerime geldi. Elbette tatmin olmamıştı, belli ki avını gözüne kestirmiş bir aslan gibi peşimi bırakmaya niyeti yoktu. “Hayırı kabul etmiyorum. Benden kurtuluşun yok.” Mızmızlanmasa şaşardım zaten. Yokluğumda neler yaptığımı öğrenmek için sabırsızlandığını biliyordum. Birden babasına döndü, ses tonunu ve mimiklerini anında değiştirdi. “Ya babacığım, Selim’e bir şey söyler misin? Yolunun üstü zaten. Ona yük olacak değilim ki.” Babam bu sahneyi keyifle izliyordu. Onun gözünde biz, beraber büyümüş iki kardeştik. Olan biten, masum bir atışmadan ibaretti. “Hadi oğlum, bırakıver. Sabah sabah zırlatma şu kızı,” dedi gülerek. Selma Hanım ise tam tersine, oturduğu yerden bizi çatılmış kaşlarla izliyordu. “Neyse… hadi abilik bende kalsın bırakayım seni” dedim istemeden. İşi şakaya vuruyordum ama içimde fırtınalar kopuyordu. Ondan kurtuluşum olmadığını anlamıştım. Oysa onunla yalnız kalmak, şu an isteyeceğim en son şey bile değildi. Şu yarım saati hayırlısıyla atlatabilsek… diye geçirdim içimden. Elif çocukça bir mutlulukla zıplayarak anne ve babasını öptü. Ben de iyi günler dileyip, onu beklemeden garaja indim. Arabaya biner binmez kontağı çevirmiştim ki, yarım dakika geçmeden yanımda belirdi. Azıcık gecikseydi, “acelem var” deyip kaçacaktım. Yüzü bir karış asıktı. Bu haline dayanamazdım. Dayanamıyordum da zaten. O, benim en zayıf noktam en büyük zaafımdı. “Hadi ama, asma suratını.” Narin omuzlarını silkti. “Küstüm ben sana.” O kadar sevimliydi ki, elimi uzatıp burnunu sıkma isteğimi zor bastırdım. “Bak işte, istediğin oldu. Arabadasın. Nereye istersen bırakacağım seni.” “Sebebi o değil ki.” Tek kaşım istemsizce havaya kalktı. “Yine ne yaptım acaba?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE