İki gün çok çabuk geçmiş, oğlu ile birlikte evden ayrılmak için kendisine verilen saati bekliyordu. Lowell'ın ve kendisinin valizleri hazırdı. Birer valizin yeterli olacağına karar vermiş, yanına çok fazla eşya almamıştı. Yeni evine yerleştiğinde alışveriş yapmak için elbette ki fırsatı olacaktı. Plan şuydu. Önce başka bir sahte kimlikle New York'a uçacaklar, oradan da sürekli kullanacakları sahte kimlikleriyle Hawaii uçağına bineceklerdi.
Havaalanında sorun yaşamamak için dua ediyor, evin giriş katındaki holde bekliyordu. Yanında Li Jie ve Nadia vardı. Nadia sürekli ağlıyor, başlarına bir şey gelmemesi için dua ediyordu. Babası yoktu. Onunla vedalaşmaya gelmemişti çünkü önceki gün şehir dışına çıkmıştı. Aslında bunun arkasındaki sebebin kendisine kızgın olduğuna bağlıyordu.
Nadia ağlamaktan kızarmış gözlerini Annemarie'nin yüzünde gezdirirken, derin bir iç çekerek "Saçların için çok üzüldüm bebeğim..." dedi usulca. "Böyle de çok güzelsin ama..."
Annemarie ona içtenlikle gülümsedi. Evet yeni saçlarını aynaya ilk baktığı anda kendisi de kabul etmekte güçlük çekmişti. Siyah renk bir boya ve omuzlarına değen kesimle bu kadar çok değişeceğini tahmin edemezdi. Numarasız ince çerçeveli gözlükleri, pantolon ve ceketten oluşan takım elbisesi ile kolejdeki matematik öğretmenlerine benzediğini düşünüyordu. Yani bu görünüşü ile Annemarie Bennett'an milyonlarca ışık yılı uzakta olduğu açıktı. Sahte kimliklerinde de aynı resim vardı. Lowell annesinin elini tutmuş, yarı uykulu gözlerle etrafı izliyor, yola çıkmak için heyecanla bekliyordu. Gece yarısına az kalmıştı. Evden karanlıkta ayrılmak da planının bir parçasıydı.
Li Jie genç kıza yaklaşıp, "Artık gitme zamanı Annemarie." dedi. "Araba hazır. Havaalanına kadar Alex size eşlik edecek. Sonrasında ayrılacaksınız. Uçakta o senin iki koltuk ötende olacak. Her hangi bir aksilik olursa ona güvenme yeterli. " Li Jie duygularını gizlemekte usta bir adamdı. Soğuk yüz ifadesi, otoriter tavrı asla değişmez, ne olursa olsun soğukkanlılığını korurdu.
"Teşekkür ederim Jie..." diyerek ona sarıldı Annemarie ve hemen geri çekildi. Sonrasında Nadia'ya sarıldı. Bu kez sarılma anı daha uzun sürdü.
"Kendinize çok dikkat edin." derken hem ağlıyor hem de mutlu görünmeye çabalıyordu Nadia. "Tanrı sizi korusun. Sizin için her zaman dua edeceğim."
"Teşekkür ederim Nadia..." dedi Annemarie usulca. "Her şey için..."
Bir adam valizleri arabaya taşırken, Annemarie ve Lowell onun arkasından ilerleyerek önce oğlunu arabanın arka koltuğuna oturttu sonra da kendisi oturdu. Arabanın şoför koltuğunda oturan adamın yeni koruması olduğunu biliyordu ama ona bakmadı. Kapıyı kapatınca camdan belki de son kez evini izledi. Burayı asla evi gibi görmemişti. Yaşamaya mahkum olduğu bir yerdi sadece... Bir gün kendi evinin olacağını, oğlu ile orada huzur içinde yaşayacağını hayal etmişti. Ölüm korkusu olmadan... Lowell başını bacağının üzerine koyup, gözlerini kapattığında tek eliyle saçını okşayarak derin bir iç çekti.
Araba hareket edince, bakışları karanlık gökyüzüne kaydı. Arabanın içi de dışarısı kadar karanlıktı. Başını öne doğru çevirince dikiz aynasından yansıyan yüze odaklandı. O an genç adamın da kaçamak bakışlarıyla kendisini izlediğini fark etti. Ve yine sessizdi. Havaalanına en az bir saat sonra ulaşacaklarını tahmin ederken, bu süreyi biraz olsun uyuyarak değerlendirmenin mantıklı olacağına karar verip, başını arkaya devirerek gözlerini kapattı. Yol arkadaşının çenesi düşük biri olmaması ne kadar hoştu değil mi? Zaten öyle bile olsa onunla ne konuşabilirdi ki? Adı dışında hayatında merak ettiği ne olabilirdi?
Gözlerini açmasına sebep olan sarsıntıyla uyandığında havanın aydınlanmaya başladığını fark etti. Garip olan şey ise araba bir benzinlikte park etmiş, şoför de yerinde yoktu. Saatine baktı. Tam beş saat önce yola çıkmışlardı. Havaalanı beş saat uzaklıkta değildi ki...
Lanet olsun!
Hala uyuyan oğlunun başını usulca çekip, onu diğer tarafa yatırdıktan sonra arabadan indi. Ucu bucağı görünmeyen bir otoyolun kenarında, küçük bir benzincinin önünde hangi lanet sebepten durduklarını anlamaya çalışırken, içeriden çıkan adamı görünce o tarafa döndü. Gizemli koruması güneş gözlüklerini takmış, ağır adımlarla arabaya doğru gelirken, Annemarie sorgular yüz ifadesiyle onu izliyordu. Yine siyah renk bir gömlek giymiş, aynı renk pantolonla tamamlamıştı. Bu adama dikkat çekmemek için daha sıradan şeyler giymesi gerektiğini birinin söylemesi şarttı. Ama önce başka bir soruya cevap vermesi gerekiyordu.
"Hey!" dedi Annemarie sesini onun duyabileceği yükseklikte tutarak. "Havaalanına gittiğimizi sanıyordum. Bana neden burada olduğumuzu açıklar mısın?"
Alex ona doğru yaklaşıp, iki adım ötesinde durduğunda sorduğu soruya cevap verdi.
"Plan değişti Bayan Bennett o yüzden buradayız."
"Planın değiştiğini bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun? Ve yeni plan ne? Neden şimdi haberim oluyor?"
Alex yüzündeki rahat ifadeyi korumaya devam etti.
"Uyanmanızı bekliyordum." Benzin istasyonundaki küçük kafeyi işaret etti. "Tuvalet ve yemek ihtiyacınız için size bir saat veriyorum. Sonrasında yine yola çıkacağız."
Annemarie onun bu gizemli tavrından rahatsız olmaya başladı. İster istemez de kuşku duydu. Li Jie planın değiştiği hakkında bilgi vermemişti. Bu saatlerde uçakta olmaları gerekirken, neresi olduğunu bilmediği bir yerde aslında hiç tanımadığı yabancı bir adamla yolculuk yapması ne kadar doğruydu?
Alex arabanın ön kaputunu açıp, öne doğru eğilince Annemarie yanına gelerek öfkeli bakışlarını genç adamın yüzüne dikti.
"Li Jie ile konuşmak istiyorum. Hemen!"
Alex genç kıza dönerek, sağ elinin parmak uçlarıyla güneş gözlüğünü usulca çıkararak, göz alıcı parlaklıktaki mavi renk gözlerinin onun gözlerine dikti.
"Bundan sonra hayatınızda güvenmeniz gereken tek insan benim bayan. Ne olursa olsun ailenizle ya da oradan herhangi biriyle iletişim kurmayacaksınız. Sahip olduğunuz yeni telefon hattından onlardan birini aramanız tüm planı alt üst eder. Sanırım bu kararı verirken bunları da göze almıştınız. Yanılıyor muyum?"
"Ne yapacağımı ya da ne yapmayacağımı sana soracak değilim bayım. Belki de beni kaçırıyorsun! Sana nasıl güveneceğim?"
Alex gözlerini devirip, alaycı bir yüz ifadesiyle belli belirsiz gülümseyerek başını iki yana sallayarak ona cevap verdi.
"İnanın bana hayatta istediğim en son şey bu olurdu! Tehlikeli bir adamın kızını ve torununu kaçırmak..."
Annemarie adamın bu kadar yakınında olmaktan rahatsızlık duyarak bir adım geri çekildi. Her ne kadar insanın sinirlerini bozacak türden biri olsa da bakışları ve kokusu aklına hiç olmayacak şeylerin gelmesine neden oluyordu.
Ah hayır! Kesinlikle bu tip adamlarla çıkmazdı. Onları çekici bile bulmazdı.
"Plan şu." dedi Alex kaputu kapatıp, gözlüğünü yüzüne yerleştirirken. "Fransa'ya gidiyoruz. Oradan da uçakla Amerika."
Annemarie ona cevap vereceği sırada arabanın kapısının açıldığını ve Lowell'ın arabadan indiğini gördü.
"Anne! Tuvalete gitmek istiyorum!"
"Tamam tatlım." diyerek oğlunun elini tuttu Annemarie. "Kahvaltı için ne istersin?"
Lowell'ın bakışları Alex'e kaydı. Genç adama "Merhaba ben Lowell." derken yüzündeki sevimli ifade Alex'i gülümsetmeye yeterken küçük çocuğa aynı samimiyetle cevap verdi.
"Merhaba Lowell, ben de Alex."
"Şey... Aslında adım Lowell değil, Owen."diyerek sahte ismini söyledi Lowell. Annesi yeni hayatlarında bunun gerekli olduğunu anlatmış olsa da unutmuştu.
Alex ona doğru yaklaşıp, önünde dizlerinin üzerine çöktüğünde Annemarie onun ne yapmaya çalıştığını şaşkınlıkla izliyordu.
"Annen, sen ve ben bu sırrı zaten biliyoruz küçük adam. Yani sorun yok. Gideceğimiz yerde hiç kimseye bundan söz etmeyeceğiz çünkü insanlar bunu bilmemeli."
"Annem bunun çok büyük bir sır olduğunu söyledi."
"Evet... Bana da senin sır tutmakta yetenekli olduğunu anlattı. Sana her konuda güvenebilir miyim?"
"Elbette!" dedi Lowell gülerek.
"Peki hiç trene bindin mi?"
Lowell'ın Alex'e cevap verirken gözleri heyecanla parladı.
"Tren mi? Hayır hiç binmedim. Trene mi bineceğiz?"
"Evet trene bineceğiz. Ve bu da üçümüz arasında küçük bir sır olarak kalacak."
"Kimseye söylemeyeceğime söz veriyorum."
"Ben de sana tüm kalbimle inanıyorum küçük adam." dedikten sonra Alex ayağa kalktı. "Daha güçlü olmak için hepimizin yemek yemeğe ihtiyacı var. Eminim çok acıkmışsındır."
"Hamburger yemek istiyorum. Kocaman bir hamburger."
"Ben de aynı şeyi düşündüm." derken Annemarie'ye baktı Alex. "Annen için sakıncası yoksa tabii..."
Annemarie olumlu anlamda başını sallarken, karşısında duran adamın nasıl biri olduğunu çözemediğini fark etti. Çocuklarla iletişim kurmakta zorlanmıyordu. Hatta bu konuda yetenekli bile sayılabilirdi. Lowell'a sohbet ederken yüzündeki sıcak ifadeden etkilenmeden edemedi. Belki de onun da çocukları vardı ya da belki bir karısı... Hayatı tehlikelerle dolu, ölümle dans eden bir adamın evli olabileceğini düşünmek aptalcaydı ama neden olmasındı ki? Kendisi hariç herkesin sevebileceği biri oluyordu. Ve sonsuza kadar mutlu olacağına inanacağı birini elbet buluyordu. Çoğunlukla...
Tuvalet ve yemek molasından sonra Lowell arabanın arka koltuğuna uzanıp, resim yapmak istediğinde Annemarie mecburen ön koltuğa oturmak zorunda kaldı. Bunaltıcı sıcak yüzünden ceketini çıkarmış, üzerindeki gömleğin üstteki iki düğmesini de açmak zorunda kalmıştı. Bu şekilde giyinmek kesinlikle tarzı değildi. İlk kez siyaha boyatmak ve kestirmek zorunda olduğu saçları da tarzı değildi. Aynaya her baktığında saçlarına alışmak zorunda olduğunu kendisine hatırlatıyor olsa da çok da fena olmadığını düşünüyordu. En azından artık Charlize Theron'a benzetilmeyecekti. Üniversitedeyken ona benzediğini söyleyenler olmuştu. Evet belki de biraz benziyordu ancak onun kadar güzel ve çekici olamazdı. Yeni saç modeli ve rengi ile kendisine bile benzemekten çok uzaktı.
On dakika önce tren garına gitmek için yola çıkmışlardı. Londra'dan Paris'e trenle ne kadar sürede gidileceğini biliyordu. Bir aksilik olmaz ise üç saate yakındı. Tren garına gidecekleri mesafeyi de hesaba katınca bir saat daha ekledi.
Çantasından güneş gözlüğünü çıkarıp numarasız gözlüğünü çantasına koydu. Gözlüğü takınca arabayı kullanan adama kısa bir bakış atıp, önünde uzanan yola odaklandı. Alex de siyah renk gözlüğünün ardından yolu izliyordu. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar çekmiş, tek eli direksiyonda diğer eli kaslı baldırının üzerindeydi. Gömleği ve pantolunu kaslı ve sıkı vücudunu sarmış, adam tüm gücünü adeta ortaya çıkarmıştı. Böyle bir bedene sahip olmak için sürekli spor yapması gerekirdi ki anlaşılan yapıyordu. Annemarie de yapıyordu ama kasları onunki kadar sıkı ve güçlü değildi. Elbette ki karşısındaki adamla kendini kıyaslayamazdı.
Onun hakkında aklından geçen düşünceler yüzünden kendine kızıp, kafasını başka şeylerle meşgul etmeye karar verdi. Keşke yanına birkaç gazete ya da dergi almış olsaydı. Yol arkadaşı bu kadar sessiz olunca zaman geçirmek için bir şeylere odaklanması şarttı. Yine aklına takılanları ona sormak istiyordu. Ve de kendini tutamayıp sordu.
"Plan neden değişti?"
Alex genç kızın sorusuna birkaç saniye sonra cevap verdi.
"Havaalanındaki güvenlik önlemleri yüzünden sanırım. Geçen ay alışveriş merkezine yapılan terör saldırısını duymuşsunuzdur."
"Evet."
İkisi de yolu izliyor, birbirine bakmıyordu.
"Hala bunu yapanlar yakalanamadı. O yüzden ülkeye giriş ve çıkışlar daha dikkatli inceleniyor. Özellikle de hava ulaşımı... "
"Sahte bir kimlikle yakalanmam an meselesi yani..." Tedirgin bir yüzle gözlerini devirdi Annemarie. Tamamen özgür olmayı hayal ederken, kendini bir hapishanede bulma ihtimali bile vardı.
"Kimliklerinizin sahte olduğunu hiç kimse anlayamaz. Bu konuda endişeniz olmasın. Biz sadece daha dikkatli olmak istedik."
"Ah! Umarım öyledir."
"Bu arada..." dedi Alex yine resmiyetini bozmadan. "Görünüşünüzdeki değişim de etkili olmuş."
Annemarie genç adamın değişimi hakkındaki yorumuna ne cevap vereceğini bilemedi. Onunla o gece dışında karşılaştığını hatırlamıyordu. Belki de karşılaşmışlardı ama onu fark etmemişti. Evdeki korumaların yüzünü incelemek gibi bir adeti de yoktu. Sözlerindeki imanın iltifat mı yoksa iyi bir seçim mi demek istediğini çözemedi.
"Yeni halime alışmaya çalışıyorum..." diyerek belli belirsiz gülümsedi ona cevap olarak.
Sonrasında tren garına kadar ikisi de sessiz kaldı. Gara ulaştıklarında Alex biletleri alıp, valizleri hallederken Annemarie ve Lowell onu bekleme salonda beklerken Annemarie oradaki büfeden bir dergi almayı da unutmadı. Trene bindiklerin anne oğul yana yana oturdu, Alex onların yan tarafındaki koltuklardan cam kenarına geçti. Onun yanına da orta yaşlı bir kadın yerleşti. Lowell da cam kenarındaydı. İlk kez trene binmenin heyecanını yaşıyor, merakla etrafı izliyor, annesine sürekli soru soruyordu. Annemarie onun neşeli haliyle keyfinin yerine geldiğini hissetti. Lowell kafesten ilk kez çıkmış, özgürlüğün tadını çıkaran küçük bir kuş gibiydi. Sanki dünyayı ilk defa görüyordu. Haksız da sayılmazdı. Bundan sonraki hayatlarında çoğu şeyi ilk kez yapacaklardı. En önemlisi bir okulu ve arkadaşları olacaktı. Hiç kimseden gizlenmeden sokakta dolaşabilecek, sinemaya, oyun salonuna, basketbol izlemeye gidebileceklerdi. Tüm bunları hayal edince, kalbini bir huzurun kapladığını hissetti.
Tren hareket ettikten yaklaşık yarım saat sonra Lowell uykuya daldı. Annemarie de zaman geçirmek için elindeki dergiyi okumaya başladı. Alex'in yanında oturan ve aralarında koridor boşluğu olan kadının kendisine seslendiğini duydu.
"Oğlunuz çok sevimli." dedi kadın kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından Annemarie'yi izlerken."Benim de onun yaşında bir torunum var. Paris'e kızımı ziyarete gidiyorum. Ya siz?"
Annemarie okuduğu dergiden başını usulca kaldırıp, meraklı bakışları ve sorularıyla kendisini izleyen kadına baktı.
"Oğlumla kısa bir tatil yapmaya karar verdik. Paris de güzel bir seçim oldu." Yalan söylemekten nefret etse de hayatının bundan sonrası yalan üzerine kurulu olacağı için alışması gerekiyordu. Kadının daha fazla soru sormamasını umdu ama hayır kadın sormaya devam etti.
"Evli misin?"
Annemarie bu soruya alışması gerektiğini düşündü. Nasıl olsa bundan sonra çoğu insan aynı soruyu soracak ve cevabını merak edecekti.
Kadının meraklı yüzüne bakarken, bakışları onun yanında oturan adama kaydı. Alex başını koltuğun arka kısmına devirmiş, gözlerini kapatmış uyuyordu. Belki da sadece gözleri kapalıydı. Emin olamadı. Gerçi dün gece sabaha kadar uyumamıştı. Araba kullanmıştı. Benzin istasyonunda mola verdiklerinde de uyumamış olabilirdi. Korumaların görevi gerçekten zordu ancak onun yanında olmasını kendisi istememişti. Babasının şartıydı. Boğazını hafifçe çekip, yutkunduktan sonra kadına usulca cevap verdi.
"Evli değilim..."
"Umarım birgün Paris'e sevgilinle gelirsin." dedi kadın gülümseyerek. Tanımadığı insanlarla sohbet etmeyi belli ki seviyordu. "Paris'e aşıklar şehri denir. Sanırım biliyorsun."
"Evet..." diyerek ona cevap verdi Annemarie. Paris'e daha önce bir kez gelmişti ama gezmeye fırsatı olmamıştı.
"Montmartre Tepesi ve Eyfel Kulesi'ni mutlaka görmelisin. Ah Mona Lisa! Onu görmek için gideceğin tek yer Louvre müzesi. Tanrım... Leonardo bu kadının resmini yaparken ne düşünüyordu acaba?"
Annemarie de başını geriye yasladı.
"Dediğim gibi kısa bir tatil. Belki bir daha ki sefere..."
"Tanrım hayır..." derken gülümseyerek Annemarie'nin sözünü kesti kadın. "Hayatımız o kadar uzun değil. Fırsatını bulduğun anda o anın tadını çıkarmalısın." Başını genç kıza biraz daha yaklaştırıp ses tonunu düşürdü. "Belki de Paris'e gitmen tesadüf değildir. Seni orada bekleyen muhteşem bir aşk bile olabilir. Fransız erkeklerinin romantik olduğunu duydum."
Annemarie kadının samimiyetine aynı içtenlikle gülümsedi. Bu aralar yani hayatını yoluna koymadan romantik bir ilişki kurması imkansızdı. Üstelik Paris'te kalacağı süre biriyle tanışmak için yeterli bile değildi. O an Alex'in gözlerini açtığını ve onları izlediğini fark etti. Sohbetlerini duymaması olanaksızdı. Kadın hala konuşmaya devam ediyordu.
"Yaşın hakkında hiçbir fikrim yok ama anne olduğuna inanamıyorum. Çok güzel ve estetik bir vücudun var. Yüzünde öyle... Oğlunun babası ya çok aptaldı ya da kör. Her neyse..." diyerek elini sallayıp yine arkasına yaslandı kadın. "Umarım tatilin keyfini çıkarırsınız."
"Teşekkür ederim." dedikten sonra başını yine iki elinin arasında tuttuğu dergiye çevirdi Annemarie. Bakışları derginin renkli sayfalarında olsa da aklı kesinlikle orada değildi. Belki bir gün Paris'e romantik bir randevu için gelebilirdi. Belki o gün çok uzak değildi. Ancak şuan hayatı hakkındaki kararları kendisi değil, bir koltuk ötesinde oturan yabancı bir adam alıyordu. Bakışları koltuğunda kıvrılmış uyuyan oğluna kaydı. Yolculuğun bir an önce bitmesini ve yeni evlerine ulaşmayı dilerken, dergiyi kapatıp camdan dışarıyı izlemeye başladı.