6. BÖLÜM

2006 Kelimeler
Lysander pencerenin önünde uzun süre kıpırdamadan durdu, adeta bir heykel gibi donmuş halde. Şafak öncesinin o kurşuni saatiydi; gökyüzü siyahla lacivert arasında asılı kalmış, sanki evrenin kendisi nefesini tutmuş bekliyordu. Yıldızlar, göğün karanlık tuvalinde son parıltılarını saçarken, doğu ufkunda hafif bir kızıllık beliriyor, geceyi yavaş yavaş yutuyordu. Ormanın üzerinden ince bir sis yükseliyordu, bu sis beyaz bir örtü gibi ağaçların dallarını sarıyor, toprağın nemli kokusunu taşıyordu havaya. Sis, eski efsanelerin ruhlarıymış gibi, sessizce dolaşıyordu ormanda; yaprakların arasından sızıyor, köklerin derinliklerine iniyordu. Uzakta, çok uzakta, bir notanın hayaleti hâlâ zihninde titreşiyordu. O tiz ses, piyanonun tuşlarından yükselen, mağaranın taş duvarlarından yankılanan o melodiydi. Çatlağın içinden sızan ışık gibi, Lysander'ın ölümsüz zihnindeki karanlık köşeleri aydınlatıyordu. Bu ses, yüzyılların katılığını sarsmıştı; vampir bedeni, duygusuz bir kabuk gibiydi normalde, ama şimdi içinde bir çatlak oluşmuştu. Bu çatlak, tehlikeliydi; çünkü vampirler için duygu, bir zehirdi – yavaş yavaş içlerini kemiren, otoritelerini eriten bir zehir. Elini pencerenin soğuk taşına koydu, parmakları taşın pürüzlü yüzeyini hissederek. Taş sertti, değişmezdi, tıpkı kalenin kendisi gibi. Yüzyıllardır olduğu gibi, bu kale Transilvanya'nın en derin ormanlarında gizlenmiş, gotik kuleleri göğe uzanan, karanlık bir anıt gibi duruyordu. Duvarları kara bazalt taşlarından örülmüş, yosunlar ve sarmaşıklarla kaplı, rüzgârın ve yağmurun yıllarca aşındırdığı yarıklarla dolu. Kale, Lysander'ın doğduğu – ya da dönüştürüldüğü – yer değildi sadece; o, bir imparatorluktu. İçinde sayısız oda, gizli geçitler, zindanlar vardı; her köşesi kanlı tarihle doluydu. Lysander, bu taşların altında o ilk ısırığı hatırlıyordu: Efendisinin keskin dişleri boynuna battığında duyduğu acıyı, kanının çekilişini, ardından gelen sonsuz karanlığı ve uyanışı. O uyanış, güç vermişti ama ruhunu almıştı. Şimdi, o taşlar bile ona yabancı geliyordu, çünkü kendisi değişmişti. İçinde bir şey yer değiştirmişti – o müzik, o yabancı melodi, klanın demir gibi kurallarını sorgulatıyordu. Vampirler duygusuz olmalıydı; sadece avlanmalı, hükmetmeli, hayatta kalmalı. Ama o nota, bir soru sormuştu: Ya daha fazlası varsa? Ya vampirlik, sadece sonsuz bir lanet değilse? Klanın en yaşlı üyelerinden biri salona geri döndü, adımları sessiz ve hayaletimsi. Bu vampir, Eldric'ti; gri saçları omuzlarına dökülen, cildi soluk ve buruşuk, gözleri derin kırmızı bir parıltıyla dolu bir figür. Yüzyıllar önce bir soylu lorduydu, İngiltere'nin sisli vadilerinde yaşamıştı, ama dönüşüm onu bir gölgeye çevirmişti – ölümsüz ama yorgun bir gölge. Salon, devasa bir mekândı: Yüksek tavanlı, kemerli pencereleri karanlık ormana bakan, duvarlarında eski kılıçlar, kalkanlar ve solmuş portreler asılı. Ortasında büyük bir şömine yanıyordu, alevler odanın köşelerini dans eden gölgelerle dolduruyor, taş zemini kızıl bir ışıltıyla kaplıyordu. Hava, eski ahşap ve küf kokuyordu; salon, klanın toplantı yeriydi, kararların alındığı, cezaların verildiği bir mahkeme gibi. Eldric, Lysander'ın önünde durdu, hafifçe eğilerek saygısını gösterdi, pelerini hafifçe hışırdadı. “Emirlerinizi bekliyoruz,” dedi alçak bir sesle, sesi rüzgârın kuru yapraklar arasında fısıldaması gibi eski ve kırılgan. Klanın diğer üyeleri dışarıda bekliyordu; hepsi sadık, hepsi korkuyla bağlı. Lysander cevap vermedi hemen, gözleri hâlâ ormandaydı, o karanlık denize bakıyordu. Orman, kalenin etrafını saran bir kalkan gibiydi: Kara çamlar göğe uzanıyor, meşe ağaçlarının dalları birbirine dolanmış, kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş. Gece yaratıkları burada hüküm sürerdi; kurtların ulumaları, baykuşların ötüşleri, tilkilerin gizli adımları. Ama şimdi, şafak öncesi sessizlik hâkimdi, sanki orman da dinliyordu. Bir lider için en tehlikeli şey düşmandan çok fikirdi – fikir, bir virüs gibi bulaşıcıydı, damarlara sızar, zihinleri ele geçirirdi. Bir geri adım, bir diz çöküş, bir tek kelime: seçim. Bu kelime, klanın damarlarına sızarsa, otorite yavaş yavaş çözülürdü, tıpkı bir kaledeki taşların erimesi gibi. Lysander, yüz yıl önceki isyanı hatırlıyordu: Bir genç vampir, insan duygularını özlemişti, aşkı, neşeyi. Sonuç? Kanlı bir temizlik, zindanlarda çığlıklar, küller. Ama şimdi, o müzik... O, sadece bir ses değildi; bir davetiyeydi, duyguya, değişime, belki de özgürlüğe. Lysander'ın elleri yumruk oldu, tırnakları avuçlarını deliyordu ama kan akmıyordu – vampirler için kan, değerliydi. O, klanın lideriydi; bin yıllık bir geleneğin bekçisi, efendisi. Ama içindeki o titreşim, onu rahatsız ediyordu, bir fırtına gibi büyüyor, zihnini bulandırıyordu. “Onları izleyin,” dedi sonunda, sesi sakindi ama bu sakinlikte gizli bir fırtına vardı, kelimeler odada yankılandı. Gözleri, ormandaki bir noktaya sabitlenmişti – mağaranın gizlendiği yere, o lanetli yere. “Saldırmayın. Henüz değil.” Emir, kesin ve soğuktu; Eldric bir an Lysander'ın yüzünü inceledi, o gözlerde nadir görülen bir kararsızlığı mı fark etmişti? Ama sorgulamadı, vampir hiyerarşisinde sorgu, ölümdü. Yaşlı vampir başını eğdi ve kayboldu, gölgelerin arasında eriyerek, adımları sessizce uzaklaştı. Mağarada ise hava değişmişti, sanki müzikle birlikte bir ruh uyanmıştı. Şafak yaklaştıkça vampirler geri çekilmek zorundaydı, gün ışığı onların en büyük düşmanıydı. Mağara, ormanın derinliklerinde, kayalık bir tepenin altında gizlenmişti; girişi sarmaşıklar ve yosunlarla örtülü, içi nemli, serin ve karanlık. Duvarlarında su damlaları sızıyor, yer yer parıldayan kristaller mağarayı bir mücevher gibi süslüyordu. Hava, toprak ve küf kokuyordu; mağara, yüzyıllardır terk edilmiş bir maden gibiydi ama şimdi hayat doluydu. İçeride, eski bir piyano duruyordu – Aurora'nın getirdiği, tozlu ama hâlâ zarif bir enstrüman, tuşları fildişi, kasası cilalı maun. Aurora son notayı çaldığında mağaranın içinde yumuşak bir titreşim kaldı, o nota duvarlarda yankılandı, taşları titretti, sanki mağaranın kendisi nefes alıyordu. Genç vampir, adı Adrian olduğunu söylemişti, piyanonun başında durmuştu, gözleri tuşlara sabitlenmişti. Adrian, yirmi yaşında dönüştürülmüş bir gençti; sarı saçları omuzlarına dökülüyor, soluk teni ay ışığında parlıyor, gözlerinde hâlâ insanlık kalıntıları yanıp sönüyordu. Dönüşümünden beri duyguları bastırmıştı, klanın öğretileriyle; ama bu müzik, bir kapıyı aralamıştı, içindeki buzları eritmişti. “Ben… bunu hissettim,” dedi fısıldayarak, sesi titriyor, elleri tuşlara hafifçe dokunuyordu, sanki korkuyordu kırılacakmış gibi. “Uzun zamandır hiçbir şey hissetmiyordum.” Hatırlıyordu: Dönüşüm gecesi, köyündeki o korkunç gece, ailesini kaybettiği an, kan ve çığlıklar. Sonra, sonsuz bir boşluk, duygusuz bir varlık. Vampirlik, ona güç vermişti – hız, kuvvet, ölümsüzlük – ama ruhunu almıştı, onu bir makineye çevirmişti. Şimdi, bu melodi, o boşluğu dolduruyordu; sıcak bir anı gibi, bir gözyaşı gibi, bir kalp atışı gibi. Gözleri nemlendi, vampirler ağlamazdı ama o, neredeyse ağlıyordu. Aurora hafifçe gülümsedi, gülümsemesi mağarayı aydınlattı, yeşil gözleri parıldadı. Aurora, grubun lideriydi; uzun siyah saçları beline kadar iniyor, zarif bir elbise giymiş, hareketleri bir dansçı gibi akıcı. Yüzyıllar önce bir müzisyenmiş, Viyana'nın salonlarında piyano çalarmış, ama dönüşüm onu değiştirmemişti – müzik, onun özüydü, silahıydı. “Hissetmek zayıflık değil,” dedi yumuşak ama güçlü bir sesle. “Yönünü seçmek için pusuladır.” Sesi, mağarada yankılandı, diğer vampirleri etkiledi, sanki bir büyü gibi. O, biliyordu: Vampirler, duyguları gömmüştü çünkü korkuyorlardı – güneşten, avcılardan, ama en çok kendilerinden, içlerindeki insandan. Ama müzik, o korkuyu eritiyordu, kalpleri yeniden attırıyordu. Viktor mağaranın girişinde nöbet tutuyordu ama yüzündeki sert ifade yumuşamıştı, kaşları hafifçe kalkmıştı. Viktor, iri yapılı bir vampirdi; geniş omuzları, kaslı kolları, kısa kesilmiş saçları, çenesinde eski bir yara izi – bir avcı kılıcından kalan. Savaşçıydı; Lysander'ın klanında büyümüş, sayısız savaşa katılmış, ama bir ihanet yüzünden kaçmıştı, yalnız bir kurt gibi dolaşmıştı ormanlarda. Yüzündeki yumuşama, nadir görülen bir şeydi; normalde ifadesi taş gibiydi. Yabancı vampir kendini tanıttı: Mikhail, yaşlı görünümüne rağmen çevik ve akıllı biriydi; gri ceketi tozlu, botları aşınmış, gözlerinde yüzyılların yorgunluğu. “Yüzyıllardır klansız dolaştım,” dedi, sesi derin ve hüzünlü. “Avrupa'yı baştan başa gezdim: Fransa'nın şatolarında kaldım, Rusya'nın buzlu steplerinde yürüdüm, İtalya'nın güneşli vadilerinde gizlendim. Her grupta aynı şeyi gördüm: Güç için duyguyu gömmek, hayatta kalmak için geçmişi silmek.” Anlattıkça, elleri titriyordu hafifçe; hatırlıyordu sevgilisini kaybettiği o geceyi, duyguları yüzünden işkence gördüğü anları. Sonra, yalnızlık – sonsuz, soğuk bir yalnızlık. “Belki bu kez farklıdır,” dedi Mikhail, gözleri Aurora'ya çevrildi, umutla parıldadı. “Belki bu kez müzik kılıçtan keskindir.” Kelimeler, mağarada bir umut kıvılcımı yaktı; müzik, savaşmadan kazanabilirdi, kalpleri fethederek, zihinleri değiştirerek. Aurora ayağa kalktı, hareketi zarifti, elbisesi mağaranın pürüzlü zemininde hafifçe sürükleniyordu, kumaşı mağaranın nemli havasında dalgalanıyordu. “Farklı olması için bir şey yapmamız gerekecek,” dedi, sesi kararlı ve ilham verici. “Sadece çalmak yetmez.” Gözleri parıldıyordu, kararlılık doluydu; o, planlıyordu: Müzik, bir silah olmalıydı, değişimin aracı, bir devrimin marşı. Zihninde notalar dönüyordu, bir senfoni gibi – duyguların senfonisi. Viktor ona baktı, gözlerinde bir soru vardı, kaşları çatılmıştı hafifçe. “Ne yapmayı planlıyorsun?” Sesi derin, temkinliydi; o, riskleri biliyordu, Lysander'ın öfkesini, klanın demir yumruğunu. Hatırlıyordu: Lysander'la olan kavgaları, ihanet gecesini, kaçışını. Aurora’nın gözleri kararlıydı, yeşil irisleri ateş gibi yanıyordu. “Kaleye gideceğim.” Kelimeler, mağarada asılı kaldı, sessizliği deldi; bu, cesaretti – ya da delilik, bir intihar görevi gibi. Mağarada kısa bir sessizlik oldu, hava ağırlaştı. Adrian gerildi, vücudu kaskatı kesildi, gözleri genişledi, nefesi hızlandı. “Bu delilik,” dedi, sesi titreyerek. “Lysander seni susturur.” Korkusu belliydi; Lysander'ın efsanesi, genç vampirleri titreten bir hikâyeydi – işkenceler, zindanlarda yavaş ölümler, idamlar ateşle veya güneşle. Adrian, duymuştu hikayeleri: Lysander'ın öfkesi, bir fırtına gibiydi, her şeyi yok ederdi. “Belki,” dedi Aurora sakinlikle, sesi bir nehir gibi akıcı. “Ama susturmak için dinlemesi gerekecek.” Gülümsedi, bu gülümseme mağarayı aydınlattı, karanlığı dağıttı; o, inanıyordu: Müzik, duvarları aşardı, kalpleri eritirdi, değişimi getirirdi. Viktor bir an düşündü, gözleri yere indi, geçmişini hatırladı: Lysander'la olan kavgalar, ihanetler, kaybettiği yoldaşlar. Sonra başını salladı, kararlı bir şekilde. “O zaman yalnız gitmeyeceksin.” Kararı kesinleşti; sadakati Aurora'ya geçti, yeni bir yola adım attı. Şafak söktüğünde hepsi mağaranın derinliklerine çekildi, gün ışığı vampir tenine zehirdi – yakar, deriyi kavurur, küle çevirirdi. Mağaranın derinleri, karanlık ve güvenliydi: Yer altında labirent gibi odalar, yarasalar tavanda uçuşuyor, su damlaları ritim tutuyordu, bir metronom gibi. Gün boyunca sessizlik hâkimdi, sadece damlaların sesi duyuluyordu. Dışarıda kuşlar ötüyor, orman gündüzün sıradan ritmine dönüyordu: Güneş dallar arasından sızıyor, altın ışıklar yapraklara vuruyor, çiçekler açıyor, kelebekler uçuşuyor, hayvanlar koşuşturuyordu – geyikler otluyor, tavşanlar gizleniyor, kuşlar yuvalarına dönüyordu. Ama toprağın altında yeni bir şey filizleniyordu, bir fikir, bir umut, bir tohum gibi büyüyor. Adrian, uyurken rüyalar gördü – müzik dolu rüyalar, piyanolar, senfoniler, duygular. Mikhail, geçmişini düşündü, yalnız günlerini, şimdi bulduğu aileyi. Viktor, planı gözden geçirdi, riskleri hesapladı, silahlarını hazırladı. Aurora, piyanosunu hayal etti, tuşlarını, notalarını, kaleye götüreceği melodiyi. Gece yeniden çöktüğünde dört figür mağaradan çıktı, karanlık örtüyü sıyırarak. Gece, yıldızlarla doluydu; gök kubbe bir elmas tarlası gibi parıldıyordu, Samanyolu bir nehir gibi akıyordu. Ay, tam ve parlak, ormanı gümüşe boyuyordu, her yaprağı, her dalı aydınlatıyordu. Orman bu kez sessiz değildi; sanki beklentiyle doluydu, rüzgâr hafifti, yaprakları hışırdatıyor, dallar arasında fısıldıyordu sırlar. Ay büyüktü, gökte bir lamba gibi asılı, yollarını aydınlatıyordu. Dört figür: Aurora önde, zarif adımlarla yürüyor, elbisesi rüzgârda dalgalanıyordu; Viktor yanında, tetikte, gözleri etrafı tarıyordu; Adrian arkasında, heyecanlı, adımları hızlı; Mikhail sessizce takip ederek, deneyimli bir gölge gibi. Orman yolu, dar ve kıvrımlıydı: Kökler yerden çıkmış, yollarını kesiyor, dallar üzerlerine eğiliyordu, sarmaşıklar ayaklarına dolanıyordu. Her adım, eski düzene karşı atılmış bir adımdı, bir isyanın parçası. Adrian’ın kalbi hızlı atıyordu – vampirler için nadir bir his, ama o hissediyordu, kanı damarlarında fırtına gibi dolaşıyordu. İlk kez bir kararı kendi vermişti, bu his korkutucuydu ama canlıydı, hayat doluydu. Hatırlıyordu: Dönüşüm öncesi hayatı, köydeki özgürlüğü, arkadaşlarını, kahkahaları. Şimdi, yeniden hissediyordu, bir insan gibi. Yol boyunca konuşmadılar, sessizlik bir kalkan gibiydi. Orman, tehlikelerle doluydu: Kurtlar uluyordu uzakta, avcılar gizlenebilirdi, ama en çok Lysander'ın casusları – gölgelerde bekleyen vampirler. Rüzgâr, dalları sallıyor, ay ışığı uzun gölgeler yaratıyordu, her gölge bir tehdit gibi. Bir baykuş öttü, sanki uyarır gibi, kanatları hışırdadı. Aurora, piyanosunu düşünüyordu – kaleye götürmemişti, ama müzik zihnindeydi, notalar kulaklarında çalıyordu. Viktor, silahını kontrol etti; gizli bir hançer, gümüş uçlu, zehirli. Mikhail, yıldızlara baktı, umutla, geleceği hayal etti. Adrian, adımlarını saydı, korkusunu yenmeye çalışarak, her adımda güçleniyordu. Kalenin kapıları önünde durduklarında nöbetçiler onları gördü, meşaleler ellerinde. Kale, heybetliydi: Yüksek duvarlar taş ve demirden, demir kapılar devasa, kulelerde meşaleler yanıyor, alevler geceyi yırtıyordu. Nöbetçiler, siyah pelerinli vampirlerdi; gözleri kırmızı parıldıyor, elleri silahlarda – kılıçlar, oklar. Fısıltılar yayıldı: “Yabancılar,” “İsyan,” “Aurora,” sesler rüzgârla taşındı. İçeride bir hareketlenme başladı, salonlar doldu, vampirler toplandı, merak ve öfke karışımı. Lysander büyük salonun ortasında bekliyordu, salon daha da görkemliydi geceleri: Şömine alevleri duvarları kızıl boyuyor, portreler sanki canlanıyordu, gözleri takip ediyordu. Lysander, tahtında oturuyordu – oymalı bir koltuk, altın işlemeli, pelerini kırmızı. Yüzü soluk, gözleri keskin, bir kartal gibi. Dört figür içeri alındı, kapılar gıcırdayarak açıldı. Salon sessizdi, sadece adımların yankısı duyuluyordu, taş zeminde tıkırtılar. Lysander ayağa kalktı, yavaşça, gözleri Aurora'ya dikildi, bir merak kıvılcımıyla. “Geldin,” dedi, sesi soğuktu ama içinde bir merak vardı, belki de bir meydan okuma. Aurora öne çıktı, adımları emin. “Dinle,” dedi, ve zihninde müzik başladı – ama bu kez, sözlerle. Anlattı: Duyguların gücü, değişimin gerekliliği, vampirliğin lanetini kaldırmanın yolu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE