bc

Şarkta Açan Çiçek

book_age18+
0
TAKİP ET
1K
OKU
HE
fated
opposites attract
friends to lovers
heir/heiress
sweet
bxg
serious
kicking
campus
pack
small town
seductive
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Genç öğretmen Elif, idealizmi ve umutlarıyla Türkiye’nin doğusunda küçük bir köye atanır. Ancak onu bekleyen yalnızca yeni bir okul değildir; sert doğa koşulları, alışık olmadığı gelenekler ve kabullenilmesi zor bir hayat vardır.Köyün tüm yükü ise, babasının ölümünden sonra ağalık sorumluluğu omuzlarına kalan Mirza’nın üzerindedir. Güçlü, sert ve mesafeli görünen Mirza için hayat, mücadeleden ibarettir.İlk karşılaşmaları çatışmayla başlar. İkisi de birbirine tahammül edemez. Ama bazen en güçlü duvarlar, en beklenmedik kalpler için yıkılır.Bozkırın ortasında, inat, gurur ve kırgınlıkla başlayan hikâye; zamanla tutkulu, yavaş ve yakıcı bir aşka dönüşür.Çünkü bazı çiçekler en sert toprakta açar…

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
BÖLÜM 1 — UZAK BİR BAŞLANGIÇ
Otobüs virajı dönerken Elif, bu yolun onu sadece başka bir şehre değil, bambaşka bir hayata götürdüğünü hissetti. Camın ardından uzanan sarı bozkır, yer yer karla kaplı dağ sırtları ve rüzgârın savurduğu toprak… İstanbul’daki kalabalık hayatından ne kadar uzağa geldiğini sessizce hatırlatıyordu. Bozkırın rengi ikindi güneşinde kül sarısına dönüyor, dağların eteklerinde yalnız başına duran ceviz ağaçları birer nöbetçi gibi sıralanıyordu. Elif’in gözleri bu sessiz manzaraya takılıp kaldı. On beş saattir yoldaydı. Üzerindeki gri hırka, otobüsün klima havasıyla iyice soğumuş, ellerinin uçları morarmıştı. Elindeki telefon çekmiyor, kulaklığındaki müzik çoktan bitmişti. Otobüsün içindeki herkes ya uykuya dalmış ya da yola teslim olmuştu. Oysa Elif’in zihni susmuyordu. Yeni mezun bir öğretmendi. Sınıf öğretmenliğini birincilikle bitirmiş, atama günü heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştı. Hayalini kurduğu mesleğe başlamanın heyecanını taşıması gerekirken içinde garip bir tedirginlik vardı. Çünkü atandığı yer, haritada adını zor bulduğu küçük bir doğu kasabası değil, onun da ötesinde bir köydü. Şark göreviydi ve zorunluydu. Annesi uğurlarken ağlamıştı. Harem Otogarı’nın o soğuk, kalabalık peronunda Elif’in ellerini tutmuş, avuçlarının içini defalarca okşamıştı. “Tek başına nasıl yapacaksın kızım?” diye sormuştu. “Yemek yapmayı bile bilmiyorsun sen.” Elif gülümsemişti. “Öğrenirim anne.” “Ya hasta olursan? Ya bir şey olursa?” Elif o an annesinin gözlerindeki korkuyu görmezden gelmişti. Kendi korkusunu da. “Öğretmenlik biraz da cesaret işi anne,” demişti. Ama şimdi, karanlığın içinde uzayan yola bakarken cesaretinin nerede bittiğini bilmiyordu. — Otobüs kasabanın girişine geldiğinde saat akşamüstü beşi geçiyordu. Şoför arkasına dönüp seslendi: “Karacalı İlçesi! İnecek var mı?” Elif telaşla ayağa kalktı. Baş üstü bölmesinden valizini indirirken neredeyse dengesini kaybedecekti. Kalbi hızla çarpıyordu. Otobüsten indiği anda yüzüne çarpan kuru ve keskin soğuk nefesini kesti. Bu, İstanbul’un rutubetli soğuğuna benzemiyordu; bozkırın ortasında, dağlardan süzülüp gelen temiz ama acımasız bir ayazdı. Şalını biraz daha sıkı sardı. Kırmızı yün şalı, mezuniyetinde arkadaşlarının ona hediye ettiği tek hatıraydı. Yalnız olduğunu o an iliklerine kadar hissetti. Otobüs uzaklaşırken arkasında bıraktığı toz bulutu kısa sürede rüzgârın içinde kayboldu. Elif, yol kenarında tek başına kalakaldı. Etrafına baktı; küçük bir durak, bir bakkal, iki kahvehane ve derin bir sessizlik… Durağın kenarındaki paslı tabelada “Karacalı İlçesi” yazıyor, altında el yazısıyla eklenmiş bir not vardı: “Yukarıkaracalı Köyü: 12 km”. On iki kilometre. Telefonunun ekranına baktı. Çekmiyordu. “Harika…” diye mırıldandı kendi kendine. Nefesi buğulanıp kayboldu cam gibi soğuk havada. Bakkalın önünde oturan yaşlı adama yaklaştı. “Minibüs var mı amca? Yukarıkaracalı'ya?” Adam başını kaldırdı, Elif’i tepeden tırnağa süzdü. Sonra omuz silkti. “Günde bir kere gelir kızım, o da sabah yedi buçukta geçti. Yarın gel.” Elif’in içine bir sıkıntı çöktü. “Başka araç?” “Taksi yok. İlçede tek taksi var, o da Ağa’nın emrinde. Onu da çağırmaya kimse cesaret edemez.” Ağa. Elif bu kelimenin ağırlığını o an tam olarak anlamadı. Sadece başka çaresi olmadığını biliyordu. “Teşekkür ederim,” dedi. Valizinin sapını düzeltti. “Demek yürüyeceğim…” — İlk yarım saat kolaydı. Asfalt düzdü, güneş hâlâ tepedeydi. Elif adımlarını saydı, içinden şarkılar mırıldandı. Valizinin tekerlekleri asfaltta uğulduyor, yankılanıyordu. Ama asfalt bitince yol toprakla buluştu. Taşlı, engebeli, bozuk bir yoldu bu. Valiz bir taşa takıldı, neredeyse devrilecekti. Elif valizi kaldırıp iki tekerlek üzerinde götürmeye çalıştı. Beş dakika sonra kolu değiştirdi. On dakika sonra durup nefeslendi. Rüzgâr yüzünü kesiyor, güneş yavaşça eğilmeye başlıyordu. Bozkırın sarısı yerini turuncuya, sonra pembeye bırakıyordu. Uzakta bir kartal süzülüyor, kanatları güneşte parlıyordu. Elif bir an durup izledi. “Özgürlük böyle bir şey mi?” diye düşündü. Cevabını bilmiyordu. Yol boyunca karşılaştığı birkaç kişiye köyü sordu. Yaşlı bir kadın elindeki odun demetini bırakıp parmağıyla ileriyi gösterdi. “Sora sora Bağdat bulunur,” dedi Elif kendi kendine, dudaklarında zoraki bir gülümseme. Ama Bağdat çok uzaktı. Ayakları ağrımaya başlamıştı. Botlarının içinde nasırları zonkluyordu. Sol omzu sırt çantasının ağırlığından uyuşmuştu. Yutkundu, boğazı kuruydu. Su şişesini çıkardı, bir yudum aldı. Su soğuktu, dişlerine batıyordu. Tam o sırada arkasından güçlü bir motor sesi duyuldu. Önce uzaktan gelen derin bir homurtu, sonra giderek yaklaşan tok bir gürleme. Elif içgüdüsel olarak kenara çekildi. Yolun tozlu banketine sığındı. Siyah, iri bir arazi aracı yanından hızla geçti. Camlar simsiyahtı, kaputunda güneş parlıyordu. Araç birkaç metre ileride yavaşladı. Ve durdu. Elif’in kalbi sıkıştı. Bu kadar ıssız bir yerde, yabancı bir araç… İçine sebepsiz bir tedirginlik doldu. Annesinin sözleri aklına geldi: “Dikkat et kızım oralarda.” Adımlarını hızlandırdı. Başını çevirmeden yürümeye devam etti. Valizi taşlara takılıyor, tekerlekler acı bir ses çıkarıyordu. Aracın camı ağır ağır indi. Derin, tok ve buyurgan bir erkek sesi duyuldu. “Nereye böyle bayan?” Elif’in adımları bir an duraksadı. İçinde biriken stres, yorgunluk, annesinden ayrılığın hüznü, on iki kilometrelik yol, susuzluk, soğuk… hepsi o tek kelimede patladı. Araca doğru dönmeden cevap verdi. “Bayan değil, hanımefendi.” Sesi sakindi ama keskindi. Bıçak gibi. Ardından kısa bir duraksamayla ekledi: “Ve sizi hiç ilgilendirmez.” Arabanın içinde kısa bir sessizlik oldu. Elif yürümeye devam etti. Kalbinin deli gibi çarptığını hissediyordu. Ne yaptığını sorgulamıyordu, sorgulayamıyordu. Sadece devam etti. Sonra adam konuştu. Bu kez sesinde hafif bir alay, belki de takdir vardı. “Demek yeni gelen bayan öğretmen sizsiniz.” “Bayan” kelimesini özellikle vurgulamıştı. Üstelik cümle soru değil, tespitti. Elif bu kez durdu. Yavaşça arkasını döndü. Aracın camından sarkan adama baktı. Uzun boyluydu, bunu oturur pozisyonundan bile anlamak mümkündü. Siyah saçları hafif dalgalı, sakalının gölgesi yüzüne ciddi bir ifade veriyordu. Gözleri… Gözleri koyu renkti, belki ela, belki kahverengi. Ama ne renk olduğundan önemlisi, bakışlarıydı. Kendinden emin, sabit, sorgulayan. Üzerinde koyu gri bir palto, yakası hafif kalkık. Direksiyondaki elleri iri ve bakımlıydı. Adam camdan dışarı doğru hafif eğildi. “Gideceğiniz yere daha üç kilometre var. İsterseniz bırakalım. Hava kararıyor, soğuk artacak.” Bu kez sesinde alay yoktu. Sadece bir tespit, belki de teklif. Elif bir an tereddüt etti. Üç kilometre. Yorgun bacaklar, uyuşan eller, ağrıyan omuz. Ama sonra annesinin sesi: “Dikkat et kızım oralarda.” “İstemem,” dedi. “Sağ olun. Kalsın.” Sesi kararlıydı. Adam hafifçe başını eğdi. “Hay hay.” Arabanın camı yavaşça kapandı. Motor homurdandı, araç hızlandı. Toz bulutu kaldırdı, sonra uzaklaştı. Birkaç saniye içinde siyah nokta, bozkırın ortasında kayboldu. Elif derin bir nefes aldı. “İlk günden bu kadar talihsizlik biraz fazla ama…” Yürüdü. — Gün batarken soğuk daha sert hissettirdi. Rüzgâr yön değiştirmiş, kuzeyden esmeye başlamıştı. Elif’in kulakları zonkluyor, parmak uçları morarıyordu. Valizinin tekeri bir taşa takıldı, sonra bir daha, bir daha. Sonra tekerleklerden biri kırıldı. Elif valizi yerde sürüklemeye başladı. On metre sonra kolu da kırıldı. Öylece kalakaldı yolun ortasında. Etraf zifiri karanlıktı. Uzakta birkaç ışık, belki köy, belki yalnız bir ev. Valizini iki eliyle kavradı, kucakladı. Yürüdü. Nefes alışverişi hızlandı. Gözleri doldu. “Ağlama,” dedi kendi kendine. “Sakın ağlama.” Ağladı. — Yaklaşık iki saat sonra, yorgunluktan omuzları düşmüş, elleri sıyrılmış halde köy girişine ulaştı. Küçük, sessiz bir yerdi burası. Kerpiç evler, dar sokaklar, tek tük yanan lambalar. Havada odun kokusu, toprak kokusu, uzaktan gelen çocuk sesleri… Elif ilk gördüğü çocuğa yaklaştı. “Okul nerede?” Çocuk parmağıyla ileriyi gösterdi. Köyün biraz dışında, yalnız başına duran küçük bir binaydı burası. Bahçe duvarı alçaktı, demir kapı paslanmıştı. Elif kapıyı iteledi, açıldı. Bahçede salıncak vardı. Lastikten yapılmış, iki çam ağacının arasına asılmış. Rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Okulun kapısı kilitliydi. Pencereden içeri göz attı. Tek sınıf, eski sıralar, tahtanın üzerinde yarım kalmış bir yazı: “Hoş geldin…” Elif bir an kapının önünde kalakaldı. “Şimdi ne yapacağım?” — Muhtarın evi köyün ortasındaydı. Bahçe kapısı aralıktı, bacadan tüten duman ince ince yükseliyordu. Kapıyı çaldı. Altmışlı yaşlarında, beyaz saçlı, güler yüzlü bir adam açtı. Üzerinde yelek, elinde çay bardağı. “Buyur kızım?” “Ben yeni öğretmenim. Okul kapalıydı, sizi bulmamı söylediler.” Adamın yüzü aydınlandı. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar derinleşti. “Hoş gelmişsin öğretmen hanım! Gel gel, içeri gel. Üşümüşsün sen.” Elif içeri davet edildi. Sobanın sıcaklığı kemiklerine işledi, ellerine kan yürüdü. Muhtar çekmeceden iki anahtar çıkardı, avucuna bıraktı. “Bunlar okulun ve lojmanın anahtarı. Senden önceki kızcağız bir dönem dayanabildi. Kış gelince dayanamadı, çekip gitti.” Başını iki yana salladı. “Yalnızlık zor gelmişti ona. Buralar insanı yalnızlığıyla imtihan eder öğretmen hanım.” Bir an durdu. “İnşallah sen kalırsın da yavrularımız okur.” Elif yorgun ama kararlı bir gülümsemeyle anahtarları avucuna sıktı. “Kalırım muhtar amca. Merak etmeyin.” — Köyün çıkışındaki lojman, beklediğinin aksine yeni ve bakımlıydı. İki katlı, beyaz boyalı, önünde küçük bir bahçe. Kapıyı açtı. İçerisi temizdi. Düzenli. Duvarlar badanalı, pencereler yıkanmış. Küçük bir mutfak, tek yatak odası, sobalı bir salon. Elif valizini yere bıraktı. Sobanın yanına çömeldi, kapağını açtı. İçinde birkaç odun, eski gazete kağıtları. Bir kibrit buldu. Çaktı. Alev, odunları yaladı, büyüdü. Elif ellerini sobaya uzattı. Isındı. Pencereye yürüdü. Dışarıda gece çökmüştü. Uzaktan köpek havlamaları duyuluyor, rüzgâr bacada uğulduyordu. Ay bulutların arkasından süzülüp çıktı. Elif ayı izledi. Yatağın kenarına oturdu. Yorgunluk bir anda çöktü üzerine. Sobanın çıtırtısı, rüzgârın uğultusu, kendi nefesi… “İşte,” dedi fısıltıyla. “Yeni hayatım başladı.” Ama bilmediği şey şuydu: Bu köyde onu bekleyen en büyük sınav ne yalnızlık olacaktı… ne zorluklar… Çünkü bu, daha sadece başlangıçtı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

AŞKLA BERDEL

read
92.5K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
552.0K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.2K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.7K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
41.2K
bc

HÜKÜM

read
231.4K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
37.0K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook