bc

BORDO +18

book_age18+
59
TAKİP ET
1K
OKU
revenge
dark
badboy
confident
mafia
gangster
drama
bxg
campus
mythology
musclebear
surrender
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Tür: Karanlık Romantik / Psikolojik Gerilim / Yetişkin Kurgu

Bu kitap yetişkin okuyucular içindir (+18). Eser; yoğun cinsellik, b**m/tahakküm ögeleri, çıplaklık, şiddet, argo, tütün ve alkol/madde kullanımı gibi hassas temalar barındırmaktadır. Okuyucunun bu unsurları dikkate alarak kitaba başlaması tavsiye edilir.

Unutmayın; Bordo’da kanıt yoksa günah da yoktur. Ama bu kitaba adım atıyorsanız, tüm günahları göze alıyorsunuz demektir.

Gündüzleri Hukuk Fakültesi’nin sıralarında adaleti dinleyen, geceleri ise adaleti kendi elleriyle yeniden yazan bir adam: Baybars Karaaslan. Şehrin en kuytu, en tehlikeli ve en elit sırlarını saklayan beş katlı bir yer altı imparatorluğunun; Bordo’nun tek hükümdarı. Kumarbazların, maskelerin ardına gizlenen burjuvazinin ve en karanlık arzuların satıldığı bu kurguda Baybars, kendi inşa ettiği cehennemin en üst katında, mutlak bir yalnızlıkla yaşamaktadır. Ta ki o kapıdan içeri, hayatı sadece renklerden ibaret sanan bir kız girene kadar.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Yedi Ölümcül Günah
Baybars Karaaslan Güneş gözlüğümü sol kenarından tutup saçlarımın arasına doğru ittim. Derse yetişmek için koridorda koşturan öğrencilere çarpmamaya çalışarak ana binanın ağır kapısını araladım ve arkamdakilerin suratına kapanmasına izin vererek hızla geçtim. Amfiye yöneldiğim sırada cebimdeki telefonun gürültülü titreşimi bacağıma yayıldı. Bakma gereksinimi bile duymadım. Kim olduğunu, ne isteyeceğini biliyordum. Ama şu an sırası değildi. Gündüz tarifesindeydim. ​"Günaydın Baybars." ​Her sabah duyduğum o cıvıl cıvıl sese, yine her sabah yaptığım gibi karşılık verdim: Yüzüne bile bakmadım. Sınıfın anaç ruhu Burcu, bu mesafeli tavrıma pek de alınmıyor gibiydi. Beni çözemediğini biliyordum ama içindeki o amansız iyilik meleği onu beni 'kazanmaya' çalışmaktan alıkoyamıyordu. Yarım ağız gülümsedim, önüme döndüm. Sabahları konuşmayı sevmezdim. Gerekmedikçe. "Can, Hakkı hocanın yazmamızı istediği raporu hatırlıyor musun?" Sınıfın en ön sırasında oturan çocuk bıkkın bir şekilde kafasını kaldırdı. Onun yeri hep orasıydı. Birkaç defa yerine oturmaya çalışan insanlarla nasıl kavga ettiğini duymuştum. Normalde sınıfın çalışkan çocuklarındandı demek isterdim ama tavırları çok da onu normal kategorisine sokmuyordu. Obsesif olduğundan yüzde yüz emindim, beni ilgilendirmezdi. "5 saatlik araştırma sonucu bitirdim. Ama söylüyorum notlarımı ya da raporlarımı kimseyle paylaşmam. Bak geçen gün Pelin de istedi. Hatta hocaya beni sırf not vermiyorum diye şikayet etmiş."Derin bir nefes alıp sözlerinin geri kalanını dinlemedim. Masaya doğru iki elimle eğildim ve "Halledersin sen." diye fısıldadım. Çantasına uzanıp mavi dosyasının içinden sayfaları çıkarttı ve bana uzattı. Pelin raporların kendisine değil de bana verilmesine bozulmuş gibi yanındaki Çisem'in koluna vurup bizi gösterdi. Üzgünüm kızlar ama güzellik her kapıyı açmazdı. "2. ders sonu getiririm." Kağıtları kolumun altına sıkıştırdım ve sırt çantamı elime alarak amfinin en arka sırasında boş olan yere doğru yürümeye başladım. "Söylüyorum sana o mesajı kesin atacak. Sadece sen kendini çok kaptırma yeterli." Aleyna kız arkadaşlarına dönmüş abartılı el hareketleriyle ilişki dersi verirken kızlar da dikkatli bir şekilde onu dinliyordu. Diğerlerine göre daha sessiz olan kafasını iki yana salladı. "Can yine bana bakıp duruyor. Delirmek üzereyim." Kızlar dikkatlerini Aleyna'dan çekip çocuğa bakmaya başladılar. "Geçen gün benden telefonumu istedi. Senin sosyal medyadaki fotoğraflarına bakmak için yalvardı." dedi koyu saçlı olan. Kız kafasını masaya gömdü. Arka sıralardan sınıfı gözlemlemek daha kolaydı. Evet çocuk bazı dersler gözlerini bile kırpmadan kıza bakıyordu. Umutsuz vakanın kelime anlamı bu çocuk olabilirdi. Eğer kız daha fazla rahatsız olursa belki müdahale edebilirdim. "Sen ne yaptın bayan ilişki koçu? Serhat ile birbirinize sabah selam vermediğinizi gördüm." Serpil manalı bakışlarla Aleyna'ya gözünü dikti. Serhat kelimesini sessizce söylemişti ama ben Can'dan aldığım kağıtları masaya koyarken onları izlediğim için dudaklarını okumuştum. "Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum. Geçen gece mesaj yazan kendisiydi. Ama bu sabah yüzüme bakmıyor. Ne alaka peki?" Kızlar gülüşmeye başladılar. Sanırım bu sık olan bir şeydi. Tekrar yakınmak için dudaklarını araladığında Serhat ve arkadaşları sınıfa girdiği için susmak zorunda kaldı. "Günaydın gençler." dedi Serhat ceketini askılığa asarken. Aleyna dışındaki kızlar selamına karşılık verdiler. "Bak bu takıma 1.5 üst oynadım. Bu ay ki bursun yarısını da bastım. Aynısını yap kuponun pişman olmazsın." Kafamı yana çevirdim. Sınıfın en arka sıralarında oturan benim gibi 3-5 kişi daha vardı. Onlardan biri olan Çetin genelde derslere gelmez, gelse bile alakası olmadan derste uyurdu. Boş zamanlarında ise kızlara sarkıntılık yapardı. Sınıftaki kızların ondan hiç hoşlanmadığının bilincinde miydi bilmiyorum ama çabuk vazgeçmediğine şahit olmuştum. "Tavsiye için teşekkürler." dedim ve daha fazla konuşmasını engellemek için önüme odaklanarak raporu kendi kağıtlarıma geçirmek için gömleğimin kollarını sıvadım. Telefonum tekrar çalmaya başladı. Sinirlenmeye başlıyordum. Derste de çalmasını önlemek için hızlıca telefonu elime aldım ve tamamen kapattım. Sınıfın içindeyken başka şey düşünmek istemiyordum. 3.sınıfı geçmem lazımdı. Borçlar hukuku hocası olan Zekeriya Hoca sınıfa her zamanki gibi "Borcu olan ödesin şakaya gelmez." diyerek girdi. Ön sırada her şeye gülen kız grubu tabi ki bu şakaya da milyonuncu kez gülmüştü. "Bugün hangi konudan devam ediyorduk birisi hemen hatırlatsın." "Hocam kira sözleşmesinde tarafların karşılıklı hak ve borçları konusundayız." Her zaman birisi bu görevi üstlenirdi her zaman. Derste dakikalar akıp giderken kulağım hoca da gözüm rapordaydı. Bu aralar okulu aksatmıştım. Raporu Hakkı hocanın dersine kadar yetiştirmeliydim. Uykusuzluk iyiden iyiye bastırsa da kendimi ders arasında kahve alacağımı söyleyerek kandırdım. "Haftaya birinin kira devri konusunda sunum yapmasını istiyorum. Artı beş puan için bu sunumu üstlenecek var mı?" Zekeriya Hoca'nın sorusuyla birlikte eller havaya kalktı. Ödevi yapmadıysam bu sunumu almak zorundaydım. Sol elim istemeye de olsa havaya kalktı. Topluluk önünde konuşmayı sevmezdim. "Arka sıralardaki siyah gömlekli beyefendi. Sunum senin." dedi Zekeriya Hoca. Öndekiler bana bakmak için döndüler. Kafamı hafifçe salladım. Önümdeki raporun imzasını da attıktan sonra kafeteryadan kahve almak için ayaklandım. "Baybars, akşama playstation yapalım mı?" Serhat'ın sorusuna cevap vermek için duraksadım. Akşam Bordo'da olmam gerekiyordu. Özel dans gecesini ekemezdim. "Hafta sonuna ne dersin? Cumartesi akşamı?" diye çevirdim soruyu. "İşten erken çıkarsam olur." İşte biz erkeklerin muhabbeti bu kadardı. Omzuna hafifçe tamam anlamında vurdum ve kahve almak için sınıftan çıktım. Etraf bir yerlere koşuşturmaya çalışan, muhabbet eden ya da en basit şekilde kaloriferin etrafında ısınmaya çalışan insanlarla doluydu. Bu tabloda ben hiçbir yere ait değildim. Kimsenin oturup uzun uzun sohbet etmek için durduracağı birisi değildim. Bu durumdan memnun olduğum söylenemezdi ama bu hayatta huyları değiştirmek zordu. Kantin görevlisine ne istediğimi söyleyip para üstü uzatırken elime tutuşturulan karton bardağı aldım ve kahve makinesinin önünde durdum. Kahvenin bardağa doluşu sanki dakikalar geçmişçesine yavaştı. O sırada gözüm kafeteryada oturan insanlara çarptı. Bizim sınıftan birkaç kız oturmuş kahkahalarla sohbet ederken yan tarafta da onlardan çok daha sakin şekilde sohbet eden erkek grubu vardı. Tam o anda, gözüm kafeteryanın en loş köşesindeki masaya kaydı. Elindeki kara kaleme ve önündeki boş resim kağıdına usul usul bakıyordu. Güzel Sanatlar binası hemen yanımızdaydı, oradan gelmiş olmalıydı. Gözlerim onun parmaklarındaki kömür karasına, saçlarının dağınıklığına takıldı. Yüzünde, çevresindeki gürültülü dünyayı tamamen yok sayan tuhaf, koruyucu bir kalkan vardı; sanki kulaklarında sadece kendisinin duyabildiği bir ritim çalıyordu. Çelimsiz duruşunun aksine, fırça tutmaktan nasırlaşmış parmaklarında sarsılmaz bir inat gizliydi. Birden, ani ve öfkeli bir hareketle önündeki kağıdı yırttı. Kağıdın yırtılma sesi kafeteryanın uğultusunda kayboldu ama bendeki yankısı büyüktü. Gözlerimi kıstım. Çabuk pes eden biri miydi, yoksa mükemmeliyetçi mi? Gözlerinde anlık beliren o hırçın, pes etmeyen parıltıyı gördüğümde cevabı anladım. O, zihnindeki kusursuz dünyayı bu fani kağıtlara sığdıramadığı için kendine kızan cinstendi. ​Peki bu neden benim ilgimi çekmişti? Belki de Bordo’nun o yapay, satılık ve maskeli güzelliklerinden sonra, üstü başı boya içinde olan bu kızın katıksız gerçekliği yüzüme sert bir tokat gibi çarptığı içindi. Kolundaki siyah lastik tokayla saçlarını hızlıca topuz yaptı, eşyalarını apar topar çantasına tıkıştırıp kafeteryadan çıktı. Giderken adımları aceleci ama dikti; sanki bir yere geç kalmış gibi değil de, bu kalabalığa daha fazla katlanmak istemiyormuş gibi bir havası vardı. Arkasında bıraktığı tek şey, masanın üzerindeki silgi tozlarıydı. ​"Kahveni alacak mısın artık, arkada bekliyoruz?" ​Yanımda beliren Pelin’in tiz sesi beni o tuhaf trans halinden çıkardı. "Kusura bakma prenses." dedim imalı bir sesle. Kahve bardağını kavrayıp hızla Eşya Hukuku dersinin yapılacağı amfiye doğru yürürken telefonumu tamamen açtım. Ekran anında ardı ardına gelen mesajlarla aydınlandı. "Bugün orada olacaksın değil mi?" "Lütfen Baybars. Sana ihtiyacımız var." "Akşam seni göremezsem büyük olay çıkacak. Haberin olsun." Telefonu açtığım gibi art arda gelen mesajlara yüzümü buruşturdum. Hande telefonu açmadığım için delirmiş olmalıydı. Bu akşam orda olmamın önemini ben de biliyordum. Uzun süredir Bordo'da gözükmüyordum. İnsanların düşüncelerini şimdiden duyabiliyordum. Kendimi göstermem lazımdı. Buna pek hevesli değilsem de eğer akşam gerçekten orada olmazsam Hande'nin olay çıkaracağından emindim. Hakkı hoca sınıfta oldukça disiplinli bir öğretmen olduğu için ders esnasında kimsenin telefonla oynaması ya da birbiriyle konuşması yasaktı. Sınıfın içinde ondan başkasının sesi duyulmuyordu. Blok ders sonunda ise herkes hocanın "Dağılabilirsiniz." lafıyla rahatlamış gibi nefes verdi. Tüm sınıf ayaklanıp paltolarını almaya yelteğinde bir süre durdum. Herkes çıktıktan sonra telefona sarılıp bilindik numarayı tuşladım. "Sonunda ulaşabildim sana beyefendi." telefonun diğer ucundaki kızın sesi sinirliydi ama birazdan sinirinin geçeceğinden emindim. "Nerede olduğumu biliyorsun. Açamazdım." "Evet ve hala anlam veremiyorum. Her neyse. Geliyorsun değil mi?" Gelmiyorum dersem neler olacağını biliyordum. "Geliyorum. Yarım saate oradayım." Arabamı okulun ücra bir köşesine park etmiştim. Etrafı kolaçan edip kimsenin kalmadığından emin olduktan sonra sınıfı terk ettim. Bordo benim evimdi. Labirent gibi yükselen ve dibe çöken her bir katı, aslında ruhumun farklı bir odasını temsil ediyordu. Şehirdeki diğer mekanların aksine, Bordo’da hayat dışarıdakinden çok farklı, keskin kurallarla akardı. Buranın değişmez, esnemez tek bir anayasası vardı: İçeride teknolojiye, telefonlara ve kayda dair hiçbir şeye yer yoktu. Kapıdan giren herkes, dış dünyayla bağını koparmak zorundaydı; çünkü iyi bilirdim ki kanıt yoksa, günah da yoktu. Giriş katı sıradanlar içindi. Her kesimden insanın sadece eğlenmek, ritme ve alkole kendini bırakmak için geldiği, iğne atsan yere düşmeyen o devasa dans pisti. İnsanlara sadece özgürce eğlenebilecekleri yapay bir alan sunardım. Onlara değerli hissettirirseniz size bağımlı olurlardı; bağımlılık ise mutlak gücü getirirdi. Gücü elimde kontrollü tutuyordum, beni sarhoş etmiyordu, aksine ayakta tutuyordu. ​Yukarı doğru tırmandıkça Bordo’nun rengi koyulaşmaya, basamaklar ağırlaşmaya başlardı. İkinci kat, şehrin bürokratlarının, iş insanlarının ve servetini nereye kusacağını bilmeyen elitlerin kumarhanesiydi. Burada dönen paralar bir günde hayatlar kurup, bir gecede imparatorluklar yıkabilirdi; masalarda sadece pullar değil, tapular, şirketler ve insan onuru el değiştirirdi. Kumar katıyla yukarıdaki cehennem arasındaki o köprü Maske Katıydı. Üçüncü kata adım atan herkes kapıda bir maske seçmek zorundaydı. Burada konuşmak yasaktı, sadece bakışlar ve gölgeler vardı. Şehrin en ünlü isimleri, birbirlerinin yüzünü görmeden, kim olduğunu bilmeden yan yana viski içer, fısıldaşır ve birbirini izlerdi. Statünün, unvanın, isminin hiçbir değerinin kalmadığı, herkesin sadece bir 'hiç' olduğu ara formdu burası; insanlar kim olduklarını unutmak için o maskelerin arkasına sığınırdı. Ve en üst kat... Dördüncü kat, yani kişinin en derin arzularının, en karanlık ve kirli yönlerinin ortaya çıktığı yerdi. Her türlü sapkınlığın, fantezinin tam bir gizlilik ve koruma kalkanı altında yürütüldüğü, sınırların tamamen yok olduğu bir vahşet bahçesi. Kendi karanlık yönümle bir dönem o katta tanışmıştım. O yönümü feda edip, bu katın kapılarını kendime kapatalı ve anahtarlarını Hande'ye teslim edeli uzun zaman oluyordu. Burası benim hem inşa ettiğim hem de nefret ettiğim krallığımdı. ​Fakat Bordo sadece yukarı doğru büyümezdi. Bir de merdivenlerin inmediği, asansör düğmelerinde yer almayan, personelin bile varlığından haberdar olmadığı en alt kat vardı: Sessizlik. Burası Bordo'nun kalbiydi, benim asıl sığınağımdı. İçerideki tüm o gürültünün, çığlıkların, müziklerin ve günahların altına gömülmüş, mutlak sessizliğin hüküm sürdüğü yer. Şimdilik oranın kapısı sadece bana açıktı. Arabaya binip kontağı çevirdim ve Bordo'nun bulunduğu sokağa doğru sürmeye başladım. Hız yapmayı severdim ama okulun güvenlikleri her yerdeydi ve hız yapmak için doğru saat değildi. Cebimden çıkardığım küçük alkol şişesini kafaya diktim. İçim bir anda yandığı için sertçe kafamı iki yana salladım. Biten şişeyi arka koltuğa fırlatıp müzik açmak için düğmeye bastım. Müzik listemin çoğunluğunu rap şarkıları oluşturuyordu. Direksiyonda tempo tutturmaya başladım. Rap şarkılarını bu kadar sevmemin sebebi kimseye yansıtmadığım acıların vücut bulmuş hali gibi olmalarıydı. Beni anlatıyor gibiydiler. Arabaya binen çoğu kız bu listeden çok hoşnut olmasa da kimse bana bu listeyi attıramazdı. Hande'nin bunun için uğraştığı günler aklıma gelince yüzümde tebessüm oluştu. Yaklaşık olarak 20 dakika sonra günlerdir görmediğim kulübümün önündeydim. Önümde dikili olan siyah apartmana baktım. Ne olursa olsun kendimi yine bulduğum yerdeydim. Buradan uzaklaşamazdım, burayı bırakamazdım. Laflarımdan emindim çünkü denemiştim. Kaçmayı çok düşünmüştüm. Derin bir nefes aldım. Sokağın içindeki diğer yapılara uymayan bu kulübün renkli neon tabelasındaki Bordo yazısının B harfi benim içeri girmemle birlikte aynı anda sönmüştü. Ben ise bunu aylar sonra bir gece vakti fark edecektim.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
1.8M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
714.8K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.5M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
953.0K
bc

A Warrior's Second Chance

read
343.6K
bc

Not just, the Beta

read
340.3K
bc

The Broken Wolf

read
1.1M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook