4. Bölüm – KARIM

1599 Kelimeler
Şanlıurfa sınır tabelası geride kalalı yarım saat olmuştu. Arabanın içinde hâkim olan sessizlik, motorun uğultusundan başka bir şey barındırmıyordu. Yol boyunca her iki taraf da susmuş, düşüncelere dalmıştı. Miray, yan koltukta ellerini kucağında kenetlemiş, başını ara sıra cama yaslıyordu. Gözleri dışarıdaki boş bozkır manzarasına takılı kalsa da aklı başka yerdeydi. “Şimdi neyle karşılaşacağım? Kimlerle tanışacağım? Ailesi nasıl bakacak bana, beni kabul edecekler mi? Töre denen şey önümüze ne zorluklar çıkaracak?” Endişeler, zihnini bir ağ gibi sarmıştı. Ama içten içe de biliyordu: ‘Cesur asla onu yalnız bırakmaz, koruyup kollardı.’ Bu düşünce, kalbinin derinliklerinde küçücük de olsa bir güven duygusu yaratıyordu. Derin bir nefes aldı. Camdan kendine yansıyan suretine baktı, dudaklarını ısırdı. Fakat o sırada kalbi hızlandı. Kaşlarını çatıp aynaya odaklandı, gözleri arkadaki araçlara takıldı. Birden irkildi. “Cesur…” dedi, sesinde belli belirsiz bir korku titreşimi vardı. Direksiyonun başındaki Cesur başını çevirmeden, ama sakince yanıt verdi: “Efendim?” Miray telaşla parmağını dikiz aynasına uzattı: “Cesur… sanki birileri bizi takip ediyor.” Arkasındaki arabalara tekrar tekrar bakıyordu. Siyah camlı koyu jeepler, mesafeyi hiç açmadan onları izliyordu. Cesur’un dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Aslında beş dakikadır farkındaydı. Ama Miray’ın düşüncelere dalmış hâlini görünce söylemeye gerek duymamıştı. Yine de onu daha fazla telaşlandırmak istemedi. Derin bir nefes aldı, sesi olabildiğince sakindi: “Biliyorum. Merak etme… Onlar benim akrabalarım ve korumalar.” Miray’ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bir Cesur’a birde arkasındaki onlarca arabaya şaşkınlıkla dönüp baktı, ağzı hafif aralık kaldı. Sonra kendini tutamayıp içinden geleni söyledi: “Yuhhh! Ne kadar kalabalık ailen varmış böyle? Demek aşiretler gerçekten bu kadar kalabalık oluyormuş…” Cesur başını hafif yana eğdi, gülümsemeden edemedi. Miray ise biraz düşündükten sonra yüzünde muzip bir ifade belirdi. Sesini alaycı bir ciddiyetle çıkardı: “Cesur… hani sen ağa çocuğusun ya… Cesur gülümseyerek “Eeeeee” dedi. Miray tekrar konuşmaya başladı: “Bende senin karınım ya… ailen artık gelinleri olduğum için bana kilom kadar altın takar mı?” Söylediği sözün ardında hafif bir gülümseme vardı. Şaka yapıyordu. Ama Cesur, direksiyonu çevirdiği anda kahkaha atmaktan kendini alamadı. “Ucuza gittin be öğretmen hanım.” dedi kahkahalar arasında. Miray şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Nasıl yani?!” Cesur, yan gözle ona bakıp gülümseyerek yanıtladı: “Senin en fazla… elli beş kilon vardır. Biraz daha kilo alsaydın gelmeden önce.” Miray’ın ağzı bir karış açık kaldı. “Ne? Elli beş kilo mu?! Elli beş kilo az mı yani?” Cesur omuz silkerek gayet ciddiymiş gibi konuştu: “Az tabii.” Miray ellerini havaya kaldırdı, abartılı bir mimikle: “Ya pes! Elli beş kilo altının yanından benim öğretmen maaşım geçemez! Ben o kadar altını kim bilir kaç yılda biriktiririm…” Sonra elini sallayarak gülmeye başladı: “Yani, bana baktıklarında ‘yazık ya, sadece elli beş kilo altın etti’ mi diyecekler?!” Cesur bu kez kahkahasını tutamadı, gözleri kısıldı. “Emin ol Miray, sana elli beş kilo altın takarlarsa bizimkilere hakaret sayılır. Daha fazlasını bekle.” Miray’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, ağzı açık kalmıştı. Bir an sonra kahkaha attı. “Yok artık! Sen kesin abartıyorsun. Böyle şey mi olur?” Cesur, kahkahasının ardından direksiyona döndü. Dudaklarının kenarında hâlâ sıcak bir gülümseme vardı. “Olur Miray… hem de fazlasıyla olur.” Miray, kahkaha ile korku arasında bir yerdeydi. İçinden “Eğer dediği doğruysa… ben bu aileye nasıl ayak uyduracağım?” diye geçiriyordu. Ama sesini çıkarmadı. Bunun yerine, göz ucuyla Cesur’a bakıp kıkırdamaya devam etti. O yol, endişe ve kahkaha arasında uzadı gitti. —————————— Cesur’un arabası Şanlıurfa’nın dar sokaklarına çoktan girmişti. Yol daraldıkça, Miray’ın gözleri büyüyordu. Etraflarına bakıyor, taş işçiliğiyle yapılmış konakların görkemine hayran kalıyordu. İki katlı, kocaman avluları olan, kapıları koca birer kale gibi duran evler… Her köşe başında tarih kokusu vardı. Miray camdan sarkar gibi etrafı izlerken fark etmeden tebessüm etti. “Ne kadar güzel bir yer…” diye fısıldadı kendi kendine. Cesur, göz ucuyla ona baktı. Direksiyondaki elleri istemsizce sıkıldı. Onun hayranlığını izlerken içi acıyla dolmuştu. Çünkü biliyordu: Miray’ın gördüğü güzelliğin ardında, yıllarca kendisini boğan zincirler vardı. “İnşallah bu kızı cehennemin ortasında koruyabilirim… Umarım Miray. Ama sana yemin ederim, seni kendimden bile koruyacağım. Ne derlerse desinler, sana karşı uzanan bir tek lafa bile izin vermeyeceğim…” Kendi kendine söz veriyordu. Direksiyonun derisini sıkarak, dişlerini kenetledi. O sırada araba, büyük konağın bulunduğu sokağa girdi. Cesur’un boğazı düğümlendi. Gözlerinin önüne, 14 yaşında, arkasına bakmadan bu evden kaçtığı gün geldi. O gün, özgürlüğe koştuğunu sanmıştı. Ama şimdi… kendi ayaklarıyla geri dönüyordu. Hem de yanında masumiyetin ta kendisi olan Miray’la. Tam bu düşünceler beyninde çarpışırken dışarıda birden davul zurna sesleri yükseldi. Tokmakların sesi sokakları inletti. Arkadaki araçlar aynı anda kornalara bastı. Silah sesleri yankılandı. Ortalık bir anda düğün alayına dönmüştü. Miray irkildi, şaşkın gözlerle etrafına bakarken fısıldadı: “Ne oluyor… Savaşamı geldik…?” Cesur gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır beklediği an, ama hiç hazır olmadığı bir kabus başlamıştı. Biliyordu böyle olacağını. Çünkü tam 15 sene sonra, ilk kez adım atıyordu bu eve. Konağın önüne vardıklarında arabayı ağır ağır durdurdu. Dışarıdaki kalabalık taş duvarların önünde birikmişti. Kadınlar rengârenk şalvarlarıyla ellerini ağızlarına götürüp zılgıt çekiyor, çocuklar etrafta koşuşturuyordu. Davullar gümbürdüyor, sokak bir bayram yerine dönüyordu. Ama kalabalık, arabadan çıkacak kişiyi görmek için sus pus olmuştu. Meraklı gözler, tek bir noktaya kilitlenmişti. Cesur, direksiyonun başında bir an kıpırdamadan oturdu. Sonra başını Miray’a çevirdi. Gözleri ciddiyetle doluydu. “Arabadan inince… elimi sakın bırakma. Yanımdan ayrılma.” Miray’ın kalbi hızla atmaya başladı. Dudaklarını ısırdı ama başını kararlı bir şekilde salladı. Cesur derin bir nefes daha aldı. Sesini kısarak, ama gözlerinin içine bakarak devam etti: “Unutma Miray… biz birbirimize deli gibi aşığız.” Bir anlık bir sessizlik oldu. Miray’ın kalbinde, o sözler yankılandı. İçinde garip bir güç buldu. Cesur’a gözlerini dikip, başıyla onayladı. “Anladım.” dedi kısık ama net bir sesle. İkisi de aynı anda kapı kollarına uzandı. Ve arabadan aynı saniyede indiler. İnmeleriyle birlikte, davul zurna sesi, tiz zılgıt sesleri artarak devam etti. Havayı dolduran sevinç çığlıkları arasında kadınlar ellerini havaya kaldırıp alkışlarken, gençler coşkuyla bağırıyordu. Ama tam o sırada, kalabalığın gözü Miray’a takıldı. Sadelik içinde zarif, beyaz elbisesiyle arabadan indiğinde bir anda ortalık sessizleşti. Herkes elindeki kırmızı cüzdana baktı. Zurna sustu, davullar sustu. Zılgıtların yerini şaşkın fısıltılar aldı. Cesur bunu bekliyordu. Emin adımlarla arabanın etrafından dolaştı. Hiç tereddüt etmeden Miray’ın yanına geçti, elini sıkıca tuttu. Avucundaki sıcaklıkla adeta bir güç buldu. Kalabalık hâlâ donmuş gibiydi. Cesur, Miray’ı yanına çekerek konağın yüksek ahşap kapısına doğru yürüdü. O birkaç adım, yılların yükünü taşıyordu. Kapının demir tokmağı, sanki geçmişin bütün acılarını simgeliyordu. Ama Cesur’un ayakları, kapıya vardığında ağırlaştı. Bir adım daha atamıyordu. Nefesi daraldı, alnında soğuk bir ter damladı. Tam o anda, Miray başını ona çevirdi. Cesur’un titreyen ellerini sıkıca kavradı. Dudaklarında kararlı bir tebessüm belirdi. “Ben buradayım Cesur. Her zaman yanındayım.” Cesur, gözlerini onun gözlerinde kilitledi. İçinde yıllardır hissetmediği bir minnet dalgası yükseldi. Derinlerde bir şey kırıldı, ama aynı anda bir şey inşa olmaya başladı. Ama biliyordu: Bu kapının ardında onları bekleyen şey, büyük bir savaş. Cesur’un ayakları ağırdı ama artık geri dönüş yoktu. Derin bir nefes aldı, Miray’ın elini daha da sıkıca kavradı ve ilk adımı attı. Miray da, kalbinin deli gibi çarpmasına rağmen onun yanından ayrılmadı, elini bırakmadı. Konağın devasa ahşap kapısı gıcırdayarak açıldığında içerideki kalabalığın sesi uğultu gibi dışarı taştı. Avluda neredeyse yüzlerce kişi vardı. Kadınlı erkekli, çocuklu yaşlısı… Babası, annesi, kardeşleri, amcaları, dayıları, halaları, teyzeleri, yengeleri, gelinler, kuzenler herkes birikmiş, yıllar sonra geri dönen Cesur’u görmek için sabırsızlanıyordu. Cesur’un annesi, gözyaşlarını tutamayan ilk kişiydi. Bembeyaz başörtüsünün altından süzülen yaşları gizlemeye çalışmadı. Yanında duran Cesur’un kız kardeşi de aynı şekilde ağlıyordu. Sanki yıllardır kaybolmuş bir parça geri dönmüştü. “Cesur… oğlum… nihayet geldin…” diye mırıldandı annesi, ellerini göğe kaldırarak dua eder gibi. Ama Cesur, kalabalığın ortasında adım attığında bir şey oldu. Onu gören herkesin yüzündeki sevinç dolu tebessümler dondu, dudaklarda asılı kaldı. Çünkü Cesur’un yanında bir kadın vardı. Hem de elini sıkı sıkıya tutuyordu. Kalabalığın uğultusu bir anda kesildi. Herkesin bakışları Miray’a kaydı. Kimi merakla, kimi öfkeyle, kimi şaşkınlıkla bakıyordu. Miray başını eğdi ama elini Cesur’un elinden ayırmadı. İçinde korku vardı ama daha baskın olan duygu, Cesur’a olan güveniydi. İşte o anda, kalabalığı yaran bir adım sesi duyuldu. Konağın ortasında, heybetli duruşuyla Cesur’un babası öne çıktı. Omuzları dik, bakışları sertti. Aşiretin onca yıl boyunca başında duran adam, oğluna yıllar sonra ilk kez bakıyordu. “Oğlum…” dedi tok bir sesle. Kalabalık saygıyla sessizliğe gömüldü. Sonra gözleri Miray’a kaydı. “Oğlum… kimdir bu yanındaki?” Avluda buz gibi bir sessizlik oldu. Kuş cıvıltısı bile duyulmuyordu artık. Herkes nefesini tutmuş, Cesur’un vereceği cevabı bekliyordu. Cesur’un göğsü inip kalkıyordu. Derin bir nefes aldı. Bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki, tam o sırada konağın üst katından yankılanan kalın bir ses duyuldu. Herkes başını yukarı kaldırdı. Kahya öne çıktı, sesi yankılandı: “Cesur bey’im… ağam seni bekliyor!” O an, Cesur’un bakışları yukarıya çevrildi. Gözleri karardı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Miray’ın elini bırakmadı. Başını kaldırıp kahyaya seslendi: “Tamam! Geliyoruz.” Ama kahya tereddütle ekledi: “Beyim… sadece seni bekliyor…” Kalabalık arasında mırıltılar başladı. “Yanındaki kim?” O an Cesur’un sabrı taştı. Boğazındaki düğümü öfke parçaladı. Sesini yükseltti, kalabalığı inletti. “Karımla geliyorum, kahya!” O an avluda kıyamet koptu. Şaşkınlıkla açılan gözler, birbirine fısıldaşan dudaklar, titreyen bakışlar… Kimse böyle bir söz beklemiyordu. Cesur, ilk kez herkesin önünde “karım” diyerek Miray’ı sahiplenmişti. Miray’ın kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Cesur’un tok ve sahiplenici sesi kulaklarında yankılanıyordu. Tek bir kelime, bütün korkularını silmişti: Karım. Aşiretin kadınları elleriyle ağızlarını kapattı, kimileri şaşkınlıkla Miray’ı süzdü. Erkekler arasında gerilimli bakışmalar oldu. Cesur’un babası bile şaşkınlıkla oğluna baktı. Ama Miray’ın kulaklarında sadece o kelime yankılanıyordu. “Beyim…” Gözlerini Cesur’a kaldırdı. Ve o an içinde tek bir cümle yankılandı: “Gerçekten ağaymış…”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE