Kumarhane, her zamanki gibi loş ışıklar ve sigara dumanının ağır kokusuyla doluydu. İçeride pahalı parfümlerle alkolün keskin kokusu birbirine karışmıştı. Oyun masalarının etrafında toplanmış adamlar, ellerindeki kartları sıkıca kavrarken gözlerini rakiplerinden ayırmıyorlardı. Kimileri gülüyor, kimileri hırsla dişlerini sıkıyordu. Ama herkesin ortak bir noktası vardı—kazanmak istiyorlardı.
Bense sadece almak için buradaydım. Birisini istiyordum. Bir kadını…Ve ona giden yol babasından geçiyordu.
İhsan tam karşımda oturuyordu. Orta boylu, yaşı kemale ermiş ama hâlâ kaybedecek cesareti olan bir adam… Bugün de o cesareti fazla ileri götürmüştü. Önündeki çipler giderek azalıyor, eli titremeye başlıyordu. Kendi sonunu izleyen bir adamın bakışlarına sahiptı.
Önümüzde kartlar duruyordu. Poker… Şansa inanmazdım. Bu gece kazanacaktım.
Gözlerimi ona diktim ve kartlarıma hafifçe baktım. Yüzümde en ufak bir ifade yoktu. O ise dudaklarını yalayıp yutkundu. Belli ki stres beynini kemirmeye başlamıştı.
“Devam mı, İhsan Bey?” diye sordum soğuk bir sesle.
Adam mendilini çıkarıp alnındaki terleri sildi. Parmağındaki altın yüzük ışığın altında parladı. Gözleri çiplerdeydi, kalan son parasıyla bir hamle yapmaya çalışıyordu.
“Devam,” dedi boğuk bir sesle.
Gülümsedim, hatta neredeyse acıdım. Neredeyse.
Kartları açtım. Renkli bir sıralı. Rakipsiz.
İhsan’ın gözleri büyüdü. Soluğu kesildi, ağzını açıp kapadı ama tek bir kelime edemedi. Titreyen elleriyle kartlarını masaya bıraktı. Kaybetmişti. Hem de her şeyini.
Masadaki sessizlik ağırlaştı. İzleyenler bile nefeslerini tutmuştu.
“Sanırım artık oyunun sonuna geldik,” dedim sakin ama tehditkâr bir sesle.
İhsan başını iki yana salladı, neye uğradığını anlamıyormuş gibiydi. “Ben… Benim param…”
Masaya eğildim, gözlerimi gözlerine diktim. “Senin artık hiçbir şeyin yok, İhsan Bey.”
Adamın yüzü bembeyaz oldu. Avuçları ter içinde, gözleri panik doluydu. Kaybetmişti. Ama asıl kabusu daha yeni başlıyordu.
Alnındaki teri silmek için titreyen ellerini yüzüne götürdü. Gözleri çaresizce bana baktı.
“Akgün… Yalvarırım, yapma,” diye fısıldadı. Sesi titrek, kırılgan… Ama umurumda değildi.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülse bile yüzümdeki soğuk ifade değişmezdi. Sandalyeme yaslandım, kartları elimde yavaşça çevirirken gözlerimi ondan ayırmadan konuştum.
“Üst üste dört kez kaybettin, İhsan.” Sesim, buz gibi bir kesinlikle çıktı. “Bunu bile bile devam ettin. Şimdi bedelini ödeyeceksin.”
Adam yutkundu, gözleri çaresizlikle etrafına bakındı. Kimse ona yardım etmeyecekti. Burada herkes kendi cebini düşünürdü.
Sonunda iç çekerek başını eğdi, teslimiyetin kokusu havaya yayıldı. “Ne istiyorsan… Onu yapacaksın.”
Sinsice gülümsedim. Sağ elimi ceketimin cebine attım, parmaklarım arasında vesikalık bir fotoğraf hissettiğimde yavaşça çıkardım. Fotoğrafı masanın ortasına koydum ve işaret parmağımla İhsan’a doğru ittirdim.
Adamın gözleri fotoğrafa takıldığında irkildi. Yüzüne yayılan dehşet ifadesini izlemek keyif vericiydi.
“Bunu istiyorum,” dedim sakin ve tehditkâr bir tonda.
Gözleri kocaman açıldı, titreyen parmaklarıyla fotoğrafı aldı. Kahverengi saçlar… Yeşil gözler… Masum bir yüz.
İhsan başını hızla iki yana salladı. “Bu… Bu ne demek?” dedi, sesi fısıltıdan halliceydi.
Yavaşça öne eğildim, gözlerimi onunkilere kilitledim. “Senden istediğim şey kızını bana satman.”
Adam nefesi kesilmiş gibi birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra boğuk bir sesle, inanamaz bir halde konuştu: “Benim kızım o…”
Gülümsedim, ama bu bir rahatlama gülümsemesi değildi. Bir zaferin ilanıydı.
“Evet. Ya bütün paranı yatırıp kızınla devam edeceksin ya da kızını bana vereceksin,” dedim usulca. Son cümlemi daha da sert bir tonla ekledim. “Yani bir bakıma satışa koyacaksın. Ben de seni bağışlayacağım bu gece ve bu oyunu hiç oynamamış sayacağız.”
“Akgün…”
“Kızını istiyorum.” Ses tonum netti.