HÜZÜNLÜ VEDA

1906 Kelimeler
Sukeynâ gözlerini açtığında seslerden ve ağır ilaç kokusundan hastanede olduğunu anlamıştı. Boğazını temizleyerek -Bakar mısınız? diye seslenince bir hemşire yanına gelerek -Buyrun Sukeynâ hanım. -Ne oldu bana neden burdayım? -Havalimanında bayılmışsınız. Buraya ambulansla getirildiniz. Vücudunuz bitkin düşmüş bir şişe serum taktık ve kanınız çok düşük çıktı bu yüzden de bir şişe kan nakli yaptık size. -Peki babam. O nerde. İyi mi? -Merak etmeyin o da burda. Yalnızca tansiyonu düşmüş. İlaç verdik şimdi iyi. Dışarıda sizi bekliyor. -Allah razı olsun. Babamı görebilir miyim? -Tabi çağırıyorum. Geçmiş olsun -Teşekkür ederim... demesiyle Sukeynâ'nın, hemşire yanından ayrılarak babasını çağırdı. -Kızım iyi misin? -Elhamdulillah iyiyim babacım. Sen nasılsın? -Ben iyiyim kızım çok şükür. Tansiyonum düşmüş biraz ilaç verdiler geçti. Sen beni düşünme. -Babacım ne zaman çıkacağız burdan. Ben babaaneme... -Serumların bitsin çıkacağız kızım. Merak etme kızım babaannenin son vedasına yetişeceğiz Allah'ın izniyle. -Tamam babacım... dedi gözyaşlarını tutarak. Babasının da gözleri dolunca kızına belli etmemek için alnından öpüp odadan çıktı... ******* Mirza'da taksiye binerek önce işyerine gitti. Mirza ile patronun ilişkileri, onların yıllar öncesinden Mirza ile Abdullah Beyin oğlu Ahmedin çok yakın okul arkadaşı olması ile başlamıştı... Mirza'yı da kendi evladından ayrı tutmayan Abdullah Bey, okul sıralarında onlara iş öğretmek için ara ara yanında çalıştırırken okul bitirmesiyle "Hiç iş aramaya kalkışma derhal yanıma geliyorsun" diyerek onu İnşaat Mühendisi olarak yanında işe almıştı. Etrafında "Baba Adamdır" diyerek nam salan Abdullah Bey çok yakında Allah'ın izniyle dede de olacaktı. Gelini Ahsennur hamileliğinin son günlerinde olunca Abdullah Bey oğlu Ahmeti geçici bir süreliğine işten kovarak, "Senin yeni işin gelinime yardımcı olmak" demişti... Mirza işyerine içinden kendi kendine konuşarak girdi... -Abdullah abi patronum baba adamdır yalnız bugün beni çiğ çiğ yiyecek. Adama haberde veremedim. Telefon... Telefonum nerde benim... diyerek üzerini arayıp bulunca telefonunun hâla kapalı olduğunu görünce kendi kendine kızarak -Akıl mı kaldı bende? Kendine gel Mirza kendine gel... dedi... Abdullah Bey sekreter hanıma birkaç not verirken Mirza'yı görünce kollarını açarak tatlı kızgınlıkla -Ooo paşam nerde kaldınız. Zahmet etmeseydiniz gelmekle. Sekreter hanımda gülmeye başlayınca Abdullah Bey ona sert bir bakış atarak yine Mirza'ya döndü... Mirza mahçupça -Abi ne desen haklısın ama baş başa konuşsak... -Niye oğlum buranın havasını mı beğenmedin? Peki buyrun odamıza geçelim. Önden geçin buyrun... Abdullah Beyi tanıyanlar onu çok iyi biliyorlardı ki o eğer böyle konuşuyorsa kesin çok sinirlenmiştir... Mirza içinden "Allah yardımcım olsun" diye duâ edip odaya girdi... Odaya Mirza girince Abdullah Beyde girip kapıyı çok sakin bir şekilde kapattı. "Kapıyı da böyle yavaş kapattıysa hazır ol Mirza sana patlayacak." demesiyle içinden Mirza'nın, lafını bitirmesiyle, patronu -Oğlum sen nerdesin?!! diye bağırarak sordu. O daha cevabını veremeden -Tamam hadi gidiyorsun niye o telefon kapalı, yanında süs eşyası tutulsun diye mi verildi? Ailene de söylememişsin. Oğlum Mehmet bile aradı beni haberin var mı senin? Yok tabi nerden olacak beyzadenin telefonu kapalı... dedi ve koltuğuna geçerek sinirle oturdu. Mirza eliyle alnına vurup içinden -Ah Mehmedim ah. Ben sana haber vermeyi unuttum. Kimbilir telefonda duran arkadaşının yanına kaç kere gittin sen... deyip, yüzünü patronuna döndürdü... -Abi müsaade verirsen anlatayım mı? -Size zahmet olacak ama buyrun... demesiyle tatlı kızgınlıkla, Mirza da dünden beri başından geçen olayları noktasına virgülüne kadar herşeyi anlattı. -... işte böyle oldu Abdullah abi. Şimdide işyerine geldim patronumdan azar işitiyorum. -Sana az bile bu azar daha dur. Oğlum madem gözaltına alınıyorsun ailene haber veremiyorsun anladık bana niye haber vermedin. Uçak yoksa araba ile atlar gelirdim... diye söyledi sakinlikle. -Biliyorum abim yapardın. Söyleyemedim işte kusuruma bakma. -Peki hanımkızımızın durumu nasıl şimdi? -Bilmiyorum abi. Babasını arayıp soramam da. -Haklısın oğlum. Doktor serumlar bittikten sonra çıkartabilirsiniz dediyse durumu iyidir Allah'ın izniyle. -İnşallah... dedi umut ederek... ve patronunun yüzüne bakınca düşünceli ifadesi ile karşılaştı. -Mirza oğlum. Hiç mi merak etmedin kızın yüzünü. Bir gece nezarette kalmışsınız, aynı taksi ile aynı uçakta yolculuk yapmışsınız. Havalimanında sağlık görevlisi peçesini açmışken niye yüzünü dönerek bakmadın? -O, yüzünü Allah'ın rızası için helâline saklamışken, benim ona bakmaya hakkım yoktu abi...  demesiyle düşüncelerinde yine yanılmayan Abdullah Bey tebessüm ederek -Aferin oğlum yiğidim. Helâl olsun sana. Yine beni yanıltmadın. Mirza başını öne eğerken patronu tekrar söze girdi. -Yiğit oğlan şimdi kalk bakalım önce Mehmeti ara. Santraldeki oğlana da yazık. Çocuğun kulağını kurutmuştur o şimdi. Sonra da aileni ara ben geldim diyerek. Seni arazi bakmaya gitti biliyorlar. Yalan da söylettin ya bana. Ne diyeyim oğlum sana. -Gerçi pek yalan da sayılmaz Askeriye de arazi üzerine kurulmuştur, emniyette, havalimanıda. -Osmanlı tokadıda arazi üzerine kurulacak şimdi. Mirza arazisinin üstüne. Fırlama çık dışarı hem suçlu hem güçlü... diye gülüp Mirza'yı odasından kovdu. Sekreter hanım Mirza'yı gülümserken görünce -Abi gülme seslerine bakılırsa Abdullah abinin elinden kurtulmuşsun. -Çok şükür. Hadi sana kolay gelsin. Ben işimin başına gideyim. -Sanada kolay gelsin abi... demesiyle sekreter hanım işine devam ederken, Mirza'da odasına geçti... Önce kardeşiyle konuşmak için Askerlik Şubesini aradı -İyi günler. Ben Mirza YİĞİTOĞLU Mehmet YİĞİTOĞLU ile görüşebilir miyim? -Hemen abi. Dünden beri başımın etini yedi abim aramadı mı diye? Hemen çağırıyorum. -Sağol kardeşim. Mehmet telaşlı sesiyle -Abi nerdesin sen Allah aşkına? Annemleri de aradım. Acaba unuttun mu diye? Arazideler yavrum daha gelmediler dedi. -Dur aslanım sakin ol. Anlatacağım. Abdullah abi annemler merak edince arazide demiş. Şimdi burdayım iyiyim. Kusuruma bakma aslanım... deyip yaşadıklarını fazla uzatmadan kısaca anlattı. -Anladım abim estağfirullah ne kusuru. İyisin ya ona şükür. Görevli askerin seslenmesiyle, Mehmet -Abi kapatmam lazım komutan çağırıyormuş herkesi. -Tamam aslanım. Allah'a emanet ol. Hâyırlı görevler. -Sağol abim sende Allah'a emanet ol... demesiyle kardeşinin, telefonu kapatıp pencere kenarına geçti... Biraz hava girsin diyerek pencereyi açınca, uçağın geçişini görünce düşüncelere daldı gitti... Abdullah Beyin içeri girdiğinin farkında bile değildi. Taki Abdullah Bey omzuna dokununca kendine geldi. -Oğlum nerelere daldın sen böyle sesleniyorum duymadın. Gül ile Güleri (Mirza'nın kız kardeşleri) inşaat işçisi olarak işe alalım mı diye takıldım duymadın. Nerelerdeysen gel artık buraya oğlum. -Kusuruma bakma abi dalmışım. -Farkındayım. Hadi gel öğle yemeği yiyelim ardından namazlarımızı kılarız toplanırsın biraz. -Tamam abi sağol... dedi... ve şirketten çıktılar... ******* Sukeynâ'nın serumları bittikten sonra hastane işlemlerini hallederek önce havalimanına gittiler. Kol çantasını üzerine koyarak ambulansla hastaneye getirmişlerdi o yüzden kalan çantasınıda alarak eve döndüler. Evin önünde aşırı kalabalık vardı. Akrabaları, sevenleri, dostları, komşuları bu acılı günlerinde onları yalnız bırakmayarak acılarına ortak olmaya gelmişlerdi... Erkekler bahçede hanımlar ise içeride toplanmışlardı. Sukeynâ içeri girdiğinde annesi ve ananesini görmesi ile ağlaması yeniden başladı. Ağlayarak sımsıkı annesine sarıldı önce, ananesi, kız arkadaşları ona sarılarak sakinleştirmeye çalışsalarda pek başarılı olamadılar.  Hastanede yıkanıp kefenlenmesinin ardından cenazeyi alıp camiye geçtiler... Hiç kolay olmamıştı Yağız Bey için annesini o taşın üzerine koymak ve şu anda yanında durmak... Cami imamı kardeşi gibi sevdiği arkadaşına sarılarak -Yağız... Kardeşim... Acını anlıyorum, kolay değil, bende yaşadım... Ama ne olur sağlam durmaya çalış hepimiz sana bir şey olacak diye korkuyoruz... -Önce iki evladımı verdim toprağa gardaşım, bir evladımdan hâlâ haberim yok öldü mü kaldı mı?... Şimdi de can yongam anamı veriyorum toprağa... Bu kalp iyi bile dayandı gardaş... İyi bile dayandı... diyerek annesinin tabutuna sarıldı... İmamda ordaki dostları da kimse bi şey söyleyemedi Yağız Beye... Ezan vaktinin gelmesiyle okunan ezanın ardından namazlar kılındı duâlar edildi... Ve sıra son göreve son namazın edâ edilmesine geldi... Erkekler cenaze namazı için musalla taşının önünde imamın önderliğinde saf tutarlarken, gözler bir yandan da Yağız Beyin üzerindeydi ona bi şey olacak korkusuyla... Hocaefendi helâllik aldıktan sonra cenaze namazını kıldırdı ve eller üstüne alınarak cenaze arabasına meftayı bindirdiler. Son helallik için evinin önüne getirilince tüm ağızlardan "helâl olsun" nidası döküldü... Hocaefendinin duâsının ardından arabalar kabristana doğru hareket etti... Sukeynâ önlerinde giden babaannesine bakarak içten içe onunla dertleşti -Hüzünlü veda vakti canım babaannem. Sen önden gittin Mevlamızın huzuruna bizler arkandan geleceğiz. Almak isteyen için her ölüm bir ibret her ölüm bir derstir aslında. Ölüm; akıllıya deliye bakmadan, gence yaşlıya bakmadan, şu veya bu bahaneye bakmadan vakit geldiğinde emanet yerine ulaşıyor. Öyleyse ey nefsim sen unuttun mu ölümü de gençliğine güvenerek hatırından çıkarmaya çalışıyorsun. İki abimi toprağa verdim bak şimdi babaannemi de toprağa veriyoruz, kardeşimden ise hâlâ haber yok öldü mü kaldı mı... Bizler daha neyimize güveniyoruz. Ey nefsim Her nefis ölümü tadacaktır diye buyurmuyor mu Allahu teala öyleyse bu gidiş nereye... Rabbim sen günahlarımızı, hatalarımızı affeyle. Bizleri sana layık kul, Habibin Muhammed Mustafa (sav)'e layık ümmet eyle, babaannemin de günahlarını affeyle... affeyle... affeyle ya Rabb... Oğlu olarak Yağız Bey annesini toprağa koyarken o görüntüye dayanamayan Sukeynâ abilerinin mezarının başına gitti, yanında ki kız arkadaşları da ona destek olmak için birlikte gittiler... Onlar dua edip yan tarafa geçerek Sukeynâ'yı abileriyle başbaşa bıraktılar. Sukeynâ duâ edip ortalarına oturarak onlarla dertleşti -Ben geldim... Kuzunuz geldi... Muhammed abim... Mustafa abim... Biliyor musunuz şu anda babam babaanemi toprağa koyuyor. Babaannem de sizlere kavuştu. Ben yine kavuşamadım sizinle. Sizi çok özledim sizleri çok özledim abilerim. Muhsini de bulamadık hâlâ. Hâlâ hiç bir iz yok abilerim. Denizden ne ölüsü çıktı ne dirisi. Ne de hâlâ bir haber. Hepimizin bir arada olduğu son piknik oldu o deniz bize. Denizde Muhsin kayboldu, 3 yıl önce sizleri toprağa verdim. Tek çocuk olmak hiç keyifli olmuyor abilerim. Sizleri çok özledim... Çoook... derken birinin elini omzunda hissedince dönüp baktı ki Muhammed abisinin eşi Hatice ablası idi... Hatice Sukeynâ'nın yanına eğilip birbirlerine sımsıkı sarıldılar ağlayarak... -Ben de çok özledim canım ben de -Ablammm... demesiyle Sukeynânın ikisi de bir süre konuşamadılar... Daha sonra Hatice kendini toparlayarak -Canım bak bakayım bana... deyip Sukeynâ'nın gözyaşlarını sildi... -Abilerin bizi böyle görüyor onların üzülmesini istemezsin demi... deyince, başını iki yana sallayarak -Hayır dedi Sukeynâ... O da ablasının gözyaşlarını silerek -Sende ağlama o zaman. demesiyle, Hatice yanan yüreğinden sessizce "Benim ağlamadığım bir gün var mı ki?" dese de, Sukeyna'ya -Bak bende ağlamıyorum. Hadi kalk bakalım... dedi... Kızların yanına geçerlerken Sukeynâ ablasına dönerek -Seni çok özledim ablacım. Nasılsın? -Ben de sizleri çok özledim canım. İyi olmaya, kendimi toparlamaya çalışıyorum. -Ablacım neden telefonlarımı açmıyorsun neden bize gelmiyorsun artık. -Dayanamıyorum güzelim. Annemi görmeye babamı görmeye dayanamıyorum. Muhammedimle geldiğim eve, Muhammedsiz görmeye dayanamıyorum. Buraya geliyorum. Muhammedimle dertleşip tekrar dönüyorum. Ayaklarım size gidemiyor. Nikahlarımız kıyılmışken düğünümüze bir hafta kala abinsiz kalmaya dayanamıyorum. Ne olur anla beni. -Anlıyorum ablacım. Bizler senin her daim yanındayız. Biliyorsun demi. Sen bize Muhammed abimin emanetisin. Onlar konuşurken Yağız Beyle birlikte bir kaç kişi de gelmişti, Muhammed ve Mustafa içinde dua etmek ve onları çağırmak için... Sesini duyuncaya kadar ikisi de farketmemişti... -Sen bizim kızımızsın yavrum. Evladımın en değerli emanetisin sen bize. -Babamm.. diyerek elini öpünce, o da -Kızımm.. diyerek Hatice'nin alnından öptü ve -Yavrum hani söz vermiştin bize hayatını kuracak mutlu olacaktın. Ölenle ölünmüyor yavrum. Benim oğlum toprağa girmişken kızım seni yaşayan ölü olarak görmek istemiyoruz. -Çok zor babam. Çok zor. Unutamıyorum Muhammedimi. Aklımda o varken, yüreğimde ona olan sevdam varken, parmağımda hâlâ yüzüklerimizi taşıyorken unutamıyorum... Unutmakta istemiyorum... -Kızımmm... -Biliyorum babacım ne diyeceğini... Ailemde akrabalarımda söylüyor... Onlara çok kızıyorum bazen beni anlamıyorlar diye... -Yavrum ailene kızma da küsme de sakın. Onlar senin hakkında doğru olanı söylüyorlar. Oğlum şu mezardan çıksa, konuşsa, oda senin evlenip mutlu olmanı isterdi. Çok mutlu ol yavrum. -Babammm... -Dualarımız her dâim seninle kızım. Bizler senin aileniz yavrum. Bu sen evlenincede değişmeyecek. Ne zaman dilersen ne zaman istersen bizler senin hep yanında olacağız yavrum. -Biliyorum babamm... İyi ki varsınız... Onlar konuşurlarken Hatice'nin ailesi de oraya geldi. Ailesi Yağız Beyle konuşarak baş sağlığı dileklerini iletti ve vedalaşarak ayrıldılar... Yağız Bey oğulları ile konuşup duâ ettikten sonra kızına sarılarak, orada olanlarla birlikle çıkışa doğru ilerlediler. Arabalara bineceklerken Sukeynâ güzel güllerim dediği ondört yaşlarında olan Lale ile Güler'inde ağladığını görünce onların yanlarına gidip sarılarak gözyaşlarını sildi. -Kıyamam ben size... Küçük yüreğinizle nelere şahit oldunuz... -Olur mu hiç öyle şey ablacım? Biz ne zaman istersek sen yanımızda oldun. Bu acılı gününde de bizde yanında olmak istedik... demesiyle Lâle'nin Gülerde başını sallayınca Sukeynâ bir kolunun altına Güleri bir kolunun altına Lâle'yi alarak onları başlarından öpüp -İyi ki varsınız... dedi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE